Osmanlı Ekonomisi

İnsan

 Osmanlılarda halk yöneten ve yönetilenler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Osmanlılarda halka reaya (yönetilen) denirdi.  İnsanlar, uğraşlarına göre şehirlerde, kasabalarda ve köylerde yaşarlardı. Bu insanlar ekonomik faaliyetleri karşılığında devlete vergi verirlerdi.

Osmanlı Devleti’nde nüfus sayımı yapılmamıştı. Ancak ülke topraklarının ve üzerinde yaşayan insanların kaydedildiği tahrir defterleri, Osmanlı nüfusu hakkında bilgiler vermektedir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında kıtlık, salgın hastalık ve savaşlar gibi nedenlerden Anadolu’daki genel nüfus azdı. Osmanlı Devleti zamanla güç kazanıp, yeni yerler fethettikçe ve ülke genlinde güvenliğin sağlanmış olmasına paralel olarak nüfus artmıştır.

Toprak

Osmanlılarda ekilebilen toprakların çoğu devletin malıydı. Devlete ait olan bu topraklara miri arazi denirdi.  Bu toprakların kullanma hakkı ise reayaya bırakan devlet, her ailenin geçimini sağlayacak toprağa sahip olmasına dikkat etmiştir. Bu uygulama Osmanlı’da sosyal devlet anlayışının uygulandığına kanıttır.

Tımar sistemi içinde köylülere dağıtılan bu topraklara çift denirdi. Toprağı kullanma hakkı çiftçilere aitti. Çiftçiler toprağın kullanma hakkını çocuklarına miras olarak bırakabilirdi.  Ancak bu toprakları satamaz, vakfedemez devredemezdi. Toprağın sahibinin devlet olması büyük hanedanların ortaya çıkmasını, Avrupa’daki feodalite denen sistemin Osmanlı’da görülmesini engellemiştir.

Miri Arazi (Devlet Arazisi)

Osmanlı topraklarının büyük çoğunluğunu mülkiyeti devlete ait olan topraklar oluşturmuştur. Fetihlerle alınan bu toprakların üzerinde üretim yapma işi ise halka devredilmiştir. Halk bu topraklarda tarım yapar, vergisini verirdi.

Miri Arazinin Bölümleri

Dirlik Arazi

Miri arazinin en önemli bölümü dirlik olarak ayrılmıştır. Gelirleri devlet memurları ve savaşlarda fayda sağlamış kişilere verilmiştir. Has, zeamet ve tımar olarak üçe ayrılmıştır.

Has: Yıllık geliri yüz bin akçeden fazla olan dirliklerdi. Padişah, hanedan üyeleri, divan üyeleri, beylerbeyi ve sancakbeyi gibi üst düzey yöneticilere verilirdi.

Zeamet: Yıllık geliri yirmi bin ile yüz bin akçe arasında değişen dirliklerdi. Kadı, subaşı, alaybeyi, divan kâtipleri, kale dizdarları gibi orta dereceli devlet memurlarına verilirdi.

Tımar: Yıllık geliri üç bin ile yirmi bin akçe arasında değişen dirliklerdi. Alt dereceden devlet memurları ile savaşta yararlılık gösteren askerlere verilirdi.

Mukataa Arazi

Geliri doğrudan devlet hazinesine ait olan bu toprakların geliri iltizam yoluyla toplanmıştır.

Malikâne Arazi

Üstün hizmetleri karşılığı devlet memurlarına verilen arazilerdir.

Paşmaklık Arazi

Geliri padişahın kızlarına, eşlerine ve annelerine bırakılan arazilerdir.

Ocaklık Arazi

Geliri kale muhafızlarına ve tersane giderlerine ayrılan topraklardır.

Yurtluk Arazi

Geliri sınır boylarında güvenliği sağlayan askerlere verilen arazilerdir.

Vakıf Arazi

Geliri hayır kurumlarına bırakılan arazidir. Devlet vakıf araziden vergi almazdı.

Metruk Arazi

Devlete ait olup kamunun, yararlanması için terk edilen arazilerdir. Yollar, namazgâhlar, Pazar, panayır yerleri vb. yerler.

Mevat Arazi

Vasfından dolayı hiç kimsenin mülkiyetinde olmayan topraklardır. Bataklık, çoraklık vb alanlar.

Mülk Arazi

Mülkiyeti kişilere ait topraklardır. Fetih öncesi bölge halkına ait olan topraklar fetihten sonra yine kendilerine bırakılmıştır.

Öşri Toprak

Mülkiyeti Müslümanlara ait topraklardır.  Bu toprakların sahipleri arazi vergisi olarak çift resmi, ürün vergisi olarak da öşür öderdi.

Haraci Toprak

Mülkiyeti gayrimüslimlere ait topraklardır. Bu toprakların sahipleri arazi vergisi olarak ispenç ürün vergisi olarak da haraç öderdi.

Tarım

 Osmanlı Devleti’nin ekonominin temeli tarıma dayanıyordu. Vergilerin çoğunluğu tarımsal faaliyetlerden alınmaktaydı. Devlet tarafından ekilip biçilmesi için toprak verilen köylü, kullanım hakkına sahip olduğu bu toprakları ekip biçerek kendi geçimini sağlar, öldüğünde ise toprakları çocuklarına geçerdi. Köylü; toprağı satamaz, vakfedemez ve devredemezdi.

Miri arazilerde devletin, tımar sahibinin ve köylünün birbirlerine karşı sorumlulukları vardı:

Köylünün sorumlulukları;

  • Toprağı habersiz terk etmemek.
  • Sebepsiz olarak üç yıl üst üste ekmemek.
  • Ürettiği ürünün vergisini sipahiye ödemek.

Tımar sahibi sipahinin sorumlulukları;

  • Köylünün güvenliğini ve düzenini sağlamak.
  • Üretim araçlarının temininde, ihtiyaçlarının karşılanmasında köylüye yardım etmek.
  • Kanunlara göre yeterli miktarda Cebelü adı verilen atlı asker yetiştirmek.

Devletin sorumlulukları;

  • Halkın huzur ve güvenini sağlamak.
  • Asayişi ve adaleti tesis etmek.

Hayvancılık

Osmanlı Devleti’nde ekonominin bir diğer unsuru da hayvancılıktı. Hayvancılıktan et ve süt gibi temel gıdaların karşılanmasının yanı sıra, ulaşım, taşımacılık ve dokumacılık alanlarında da faydalanılmıştır. Ayrıca balıkçılık ve arıcılık da gelişmiştir.

Osmanlı Devleti’nde, özellikle konargöçerler halk hayvancılıkla uğraşmıştır. Konargöçerler   (yörük) özellikle küçükbaş hayvancılık ile uğraşırlardı. Devlet hayvancılıkla uğraşanlardan adetiağnam adı verilen vergi alırdı.

Bu dönemde hayvancılık faaliyetleri en çok, Balıkesir, Manisa, Aydın ve Bursa çevresinde yapılmaktaydı.

Konargöçerlerin dışında köylüler de hayvan besliyordu. Osmanlılarda hayvancılık, devlet tarafından her dönemde desteklenmişti. Hayvancılığın gelişmesi sonucu Bursa’da ipek, Selanik’te çuha, Bulgaristan’da aba, Ankara’da tiftik üretim merkezleri olarak ün kazandı.

Ticaret

İç Ticaret

Osmanlı Devleti doğudan ve batıdan gelen ticaret yollarının kesiştiği bir bölgede kurulmuştu. Bu nedenle Osmanlılar, kuruluş yıllarından itibaren, ticaretin gelişmesi için önlemler almış, çalışmalar yapmışlardır.

Osmanlılar ticareti geliştirmek amacıyla;

  • Ticari faaliyetleri teşvik etmişlerdir. Bu amaçla, ticaret eşyalarından alınan vergiler, düşük tutulmuştur.
  • Osmanlı Devleti içinde, Osmanlı vatandaşlarının yanı sıra, yabancı ülkelerin tüccarların da ticaret yapabilme izinleri vardır.
  • Ticaret yolları üzerindeki menzillerarasında at, katır ve deve kervanlarının sefer yapmaları için gerekli imkânları sağlamışlardır.
  • Ticaret yolları üzerinde yolcuların dinlenebilmeleri ve ihtiyaçlarını karşılamak için kervansaraylarkurmuşlardır.
  • Ana yollar ve geçitler derbentçi adı verilen güvenlik güçlerinin gözetimi altında tutulmuştur.
  • Şehirlere gelen malların sistematik bir şekilde dağıtılması için, bedesten, çarşı ve kapan hanları kurulmuştur. Şehirlere gelen mallar buralarda toplanır ve satışa sunulurdu.

Bedesten Osmanlı Devletinde mücevher, kumaş vb. eşyalarının alım satımının yapıldığı kapalı çarşılardır. İlk bedesten, Orhan Bey zamanında Bursa’da, ikincisi ise Mehmet Çelebi zamanında yine Bursa’da İpek Hanı adıyla yaptırılmıştır.

Kapan hanları, her biri tek cins ticaret mallarının toptan satışı ya da dağıtımının yapıldığı kapalı pazar yerleridir. Kapan hanları, toplayıp dağıtımının yapıldığı malların adını alırlar. Örneğin, satılan mal un ise, un kapanı, yağ ise yağ kapanı vb.

Şehirlerdeki esnaflar ve tüccarlar, Ahiliğin birer kolu olan lonca teşkilatlarına bağlıydılar. Hirfet adı verilen kunduracı, demirci, duvarcı, marangoz gibi pek çok meslek grubuna ayrılan esnaflar ayrı ayrı loncaya kayıtlı olur, loncasının koruması ve denetimi altında bulunurdu.

Dükkân açma hakkına gedik denirdi. Gediğe sahip olmak için çıraklık, kalfalık yapıp loncadan ustalık belgesini almak gerekirdi.

Şehirlerde kapalı Pazar yerlerinden başka açık pazarlar da vardı. Belirli günlerde kurulan bu pazarlarda her türlü malın alım ve satımı yapılırdı. Bu pazar yerleri de satılan malın adıyla anılırdı. Örneğin; saman pazarı, odun pazarı, at pazarı, balık pazarı gibi. Çarşı ve Pazar yerleri, muhtesip ve eminlerin denetimi altındaydı.Muhtesip ve eminler çarşı ve pazarda satılan malların kalitesini ve fiyatını denetlerdi.

Dış Ticaret

Osmanlı Devleti’nin, Anadolu’da egemenlik alanını genişletmesi, egemen olduğu topraklarda güvenliği sağlaması ve liman şehirlerini ele geçirmesi, XIV. yüzyılın sonlarından itibaren dış ticaretin gelişmesini sağlamıştır. Yıldırım Bayezid döneminde Erzincan’a kadar olan toprakların alınması sonucu, İran ipek kervanları, Trabzon yolu yerine Bursa yolunu tercih etmişlerdir.

Bu dönemde, Hint ve Arap mallarının Anadolu’ya giriş limanları olan Antalya ve Alanya alınması, tüccarların güven içinde Bursa’ya ulaşmaları sağlamıştır.

Osmanlı Devleti’nde iç ve dış ticaretin gelişmesi, işsizliğinin azalmasını, üretimin artmasını, refah seviyesinin yükselmesini sağlamıştır.



Atatürk ve Müzik

Atatürk Ve Müzik 1

Atatürk Ve Müzik 1

A. YENİ MÜZİK KURUMLARIMIZIN AÇILMASINDA ATATÜRK’ÜN ÖNDERLİĞİ

Atatürk, her türlü yenilik ve ilerlemede öncü olma görevini üstlenen bir liderdi.Atatürk, yeni müzik kurumlarımızın açılmasında da öncülük etmeyi sürdürmüştür. Onun sayesinde Osmanlı zamanından kalma mevcut müzik aletlerini iyileştirmiş,modernleştirmiş ve gelişmiştir. Bunların yanı sıra, kapatılan kurumların yerine çağdaş uygarlık seviyesine uygun ve ulusal müzik anlayışımıza yakışır yeni müzik kurumları açılmıştır.

 

Atatürk’ün önderliğinde,müzik alanında yapılan çalışmalardan bazıları şunlardır;

  • Ankara’da ‘’Musiki Muallim Mektebi ‘’kuruldu (1924).
  • ’’Mızıka-i Hümayun’’ Ankara’ya taşınarak ‘’Riyaset –i Musiki heyeti ‘’adını aldı(1924)
  • İstanbul Belediye Konservatuvarı kuruldu(1926).
  • Ankara Devlet Konsevatuvarı kuruldu(1936).
  • Gazi Terbiye Enstitüsü Müzik Bölümü kuruldu(1937)
  • Ankara’da Askeri Müzik Okulu öğretime açıldı(1938)

Bu kurumlar, Atatürk’ün düşünceleri ve direktifleri doğrultusunda günümüze kadar gelişerek gelmiştir.’ün düşünceleri ve direktifleri doğrultusunda günümüze kadar gelişerek gelmiştir.Günümüzde çağdaş Türk müziğinin temeli olan bu kuruma, çeşitli senfoni orkestraları konservatuvarlar, üniversitelerin bünyesinde açılan müzik bölümleri, operalar, güzel sanatlar fakülteleri ve liseleri eklenmiştir.

 

B. MÜZİK SANATCILARININ ATATÜRK’ÜN MÜZİK GÖRÜŞLERİ DOĞRULTUSUNDA YETİŞTİRİLMESİ

Atatürk döneminde, çağdaş Türk müziğinin geliştirilmesi için; ‘’Türk beşleri’’ diye adlandırılan kişilerden oluşan ve müziğimizin bugünkü çağdaş seviyeye ulaşmasında büyük emeği geçen sanatçılardan Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar, Ahmet Adnan Saygun, Necil kazım Akses Devlet bursu ile müzik eğitimi için yurt dışına gönderilmişlerdir.

 

Ankara’da Musiki Muallim Mektebinin kurulmasından sonra Avrupa’ya başka öğrenciler de gönderilmeye başlandı.Mektebinin kurulmasından sonra Avrupa’ya başka öğrenciler de gönderilmeye başlandı.Mektebinin kurulmasından sonra Avrupa’ya başka öğrenciler de gönderilmeye başlandı. Avrupa’daki eğitimini tamamlayan genç sanatçılar, yurda döndükten sonra hem çağdaş anlamda müzik eserleri bestelemiş hem de çeşitli müzik okullarında öğretmenlik yapmışlardır.

 

1934 yılın da’’ Milli Musiki ve Temsil Akademisi Kuruluş Kanunu’’ çıkarıldı. ‘’Müzik İnkılabı’’nın pıroğramını yapmak için bir kurul oluştuldu. Bu konu için Avrupa’dan getiri,len uzmanlar çalıçmalara abşladılar. Ankara devlet konservatuvarından çağdaş besteci ve yorumcular yetiştirildi. dersimiz. com Ayrıca Paul Hindemith (Paul Hindemit) ve Bela Bartok gibi büyük müzik adamları da Türkiye’de araştırma ve incelemeler yapmış ve müzik alanında kendilerinden yararlanılmıştır.

 

Atatürk’ün sağlığıbda başlatılan müziğimizin geliştirilmesine yönelik çalışmalara ölümünden sonra da devam edilmiştir.

 

1948 yılında, üstün yetenekli çocukların yurt dışına öğrenim görmeleri için özel bir yasa çıkarıldı. Bu yasa doğrultusunda yurt dışına ilk gönderilen sanatçılar, Piyanist İdil Biret ve Kemancı Suna kandır.

 

C. ATATÜRK’ÜN MÜZİK GÖRÜŞMELERİNİ ÇÖZÜMLEYİŞ VE YORUMLAYIŞ

Toplumlardaki değişiklikler ve yenilikler, kendini önce müzikte göstermektir. Bunu fark eden Atatürk, müziğe gereken önemi vermiş ve bu alanda büyük atılımlaer gerçekleştirilmiştir. Atatürk, güzel sanatlar içinden müziğe verdiği önemi, konuşmalarında da dile gelmiştir. Bu konuşmalarının birinde ‘’ bir ulusun musiki eğitiminde önem verilmezse, o ulusu ilerletmenin mümkün olmayacağını ‘’görüşünü belirtmiştir. ‘’diyerek rmüzik konusun da biliçli olarak hareket ettiğini vurgulamıştır.

 

Atatürk, müzikle ilgili düşüncelerini ‘’müzik hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir.’’sözü ile belirtmiştir. O, müziğin toplum hayatında çok önemli bir yeri olduğunu ise ‘’Hayatta müziklazım değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzikileilgiliolmayan varlık insan değildir. Eğer söz konusu olan hayat insan hayatı ise, müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat saten mevcut olmaz.’’ Sözleri ilebelirtmiştir.

 

Atatürk; ‘’Her milletin kendisine özgü gelenek ,kendine göre ,milliği özellikleri vardır. Hiçbir millet aynen giğerbirmilletin taklitçisi olmamalıdır... Milliği müziğimizi, modern teknik içinde yükseltme çalışmalarına,daha çok emek verilecektir. Dünyanın her türlü ilminden,buluşundan,gelişmesinden istifade edelim,lakin unutmayalım, asıl temeli kendi çizdiğimizden çıkarmak mecburiyetindeğiz’’sözleriile ulusal müziğin özünü koruyarak geliştirilmesini vurgulamıştır.

 

Atatürk’ün yaptığı türkmüzik inkilabını kısaca; ‘’Türk müziğini kendisine özgü geleneksel yapısı içinde,uslüp ve biçim özelliği değiştirilmeden geliştirilmesi ve çağdaş bir yapıya kavuşturulması’’ sözleri ile ulusal müziğin özünü koruyarak geliştirilmesini vurgulamıştır.

 

Atatürk’ün yaptığı Türk müzik inkilabınınn kısaca; ‘’türk müziğinin kendisine özgü geleneksel yapısı içinde, uslüp ve biçim özelliği değiştirilmeden geliştirilmesi ve çağdaş bir yapıya kavuşturulması’’ diye özetleyebiliriz.

 

Türkiye’miz müzik alanında dünyadaki saygın ülkeler arasında yer almaktadır. Ülkemizin müzikalanında bu kadar ilerlemesinin en büyük nedeni, Atatük’ün belirlediği müzik ilkeleri doğrultusunda Cumhuriyet Döneminde başlatılan çalışmaların günümüze kadar aynı hızla devam etmesidir.

 

Ç. ATATÜRK’ÜN BELİRLEDİĞİ MÜZİK İLKELERİ DOĞRULTUSUNDA YAPILAN ÇALIŞMALAR VE SAĞLANAN GELİŞMELER

Atatürk’ün müzikle ilgili görüşlerini hayata geçirmesinde uyulması gereken temel düşünceler, onun belirlediği müzik ilkelerine dayanmaktadır.

 

Türk müziği, türk müzik inkılabından sonra her yönüyle bir atılım içine girmiştirn. Ulusallıktan çağdaşlığa çağdaşlıktan evrenselliğe ilkesiyle yapılan çalışmalar sonucu, müziğimizde büyük gelişmeler sağlanmıştır. Müzikile ilgili gelişmeler doğrultusunda amaçları gerçekleştirmek için çeşitli müzik kurum ve kuruşları açılmış,burada eğitim gören nöğrenciler, Atatürk’ün belirlediği ilkeler doğrultusunda yetiştirilmiştir. Bu çalışmalar, devam ederek günümüze kadar gelmiştir.

 

Atatürk’ün belirlediği müzik ilkeleri doğrultusunda yapılan çalışmaları ve sağlanan gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz.

  • Türk halk ezgileri derlenmiş, notaya alınmış ve yayımlanmıştır.
  • Bu eserleri seslendirmek ve yorumlamak için orkestıralar ve korolar kurulmuştur.
  • Müziğimizde yeni bir kavram olan çok seslilik kullanılmaya başlanmıştır.
  • Halk ezgilerinin, batı tekniği ile çok seslendirme çalışmaları yapılmıştır.
  • Aynı ezgilerimiz, çağdaş tekniklerle işlenerek özgün eserler bestelenmiştir.
  • İlk türk operası olan “Özsoy Operası “Ahmet Adnan Saygun tarafından bestelenip sahneye koyulmuştur.
  • Türkçe operalar sahneye konulmuştur.
  • Geleneksel Türk halk müziği,geleneksel Türk sanat müziği ve çağdaş çok sesli Türk müziği alanlarında değerli sanatçılar ve öğretmenler yetiştirilmiştir.
  • Çeşitli üniverstelere bağlı fakültelerde müzik bölümleri açılmıştır.
  • Çeşitli müzik guruplarımız yurt dışında düzenlenen festivallere katılarak büyük başarılar elde etmişlerdir.
  • Ülkemizde, uluslar arası özelliğe sahip bir çok müzik festivali düzenlenmektedir.


Kazım Karabekir 'in Bilinmeyen Yönleri

 

1. Doğu Cephesi'ne geldiği ilk günden itibaren çalışmalara başladı.

Doğu Cephesi'ne geldiği ilk günden itibaren çalışmalara başladı.

Kazım Karabekir Doğu Cephesi'ne geldiği ilk günden itibaren sosyal, kültürel ve eğitim anlamında çalışmalar yapmaya başladı. En çok üzerinde durduğu konu ise savaşlarda ailelerini kaybeden binlerce yetim ve öksüz çocuğun tekrar hayata kazandırılmasıydı.

2. İlk adım 1919 yılında.

İlk adım 1919 yılında.

Kazım Karabekir Erzurum'a geçerken Bayburt'ta yol üstünde karşılaştığı kimsesiz çocukların Erzurum'a nakledilmesi emrini vermişti. Böylece bu büyük projenin ilk adımı atılmış oldu. Bu projenin esas önemli olan kısmı ise Erzurum'da gerçekleşecekti.

3. 50 bine yakın bakıma muhtaç çocuk.

50 bine yakın bakıma muhtaç çocuk.

Kazım Karabekir Doğu Cephesi'ne geldiği ilk günlerde yaptığı çalışmalarla 50 bine yakın bakıma muhtaç çocuk olduğunu rapor etmişti. Bu çocuklar sokaklarda, ağaç kovuklarında, mağaralarda, ağaç yaprakları ve ot yiyerek hayatta kalmaya çalışan sersefil halde çocuklardı.

4. Sadece Erzurum civarında 6 bin çocuk.

Sadece Erzurum civarında 6 bin çocuk.

4 bini erkek 2 bini kız olmak üzere sadeceErzurum civarında 6 bin yetim ve öksüz çocuk Kazım Karabekir tarafından sokaklardan ya da bakamayacak durumda olan akrabalarının yanından toplatılmıştı ve bu çocuklara temsili olarak Gürbüz Çocuklar Ordusu ismi verildi.

5. Hem askeri eğitim hem zanaat eğitimi.

Hem askeri eğitim hem zanaat eğitimi.

Bu çocuklara kayak dersi de dahil olmak üzere verilen askeri eğitimlerin yanı sıra birçok alanda zanaat eğitimi de verildi.

 

 

6. Kazım Karabekir 'Çocuk Davam' dediği konudaki ciddiyetini göstermek ve Mustafa Kemal'in desteğini alabilmek için çocukların bir kısmını Ankara'ya götürdü.

Kazım Karabekir 'Çocuk Davam' dediği konudaki ciddiyetini göstermek ve Mustafa Kemal'in desteğini alabilmek için çocukların bir kısmını Ankara'ya götürdü.

Tarihçi Cemal Kutay Atatürk'ün bu çocuklardan çok etkilendiğini söyleyerek şunları belirtiyor: “Atatürk, Kırklareli Milletvekili Dr. Fuat Umay’ı bizzat bu çocukların eğitimi ve sağlığıyla ilgilenmesi için görevlendirdi. Latife Hanım ise bu çocuklarla ilgilenmeyi ulvi bir görev kabul etti; eğitimleri ve bakımlarıyla bizzat ilgilendi. Karabekir Paşa, bu çocuklarıAnkara’ya Paşa’nın huzuruna getirirken amacı, tüm ülkedeki yetimlere ve kimsesiz çocuklara dikkat çekerek onların eğitimini sağlayacak okullar kurdurtmaktı. Amacına ulaştı. Onun kurduğu sanayi mektepleri şimdiki meslek lisesi."

7. Sadece Türk değil Ermeni çocuklar da koruma altına alındı.

Sadece Türk değil Ermeni çocuklar da koruma altına alındı.

Koruma altına alınan 6 bin çocuğun arasında sadece Türk çocukları yoktu. Kimsesiz kalmış Ermeni çocukları da koruma altına alınmıştı. Hatta bazı yetenekli Ermeni çocukları Türk ailelerin çocuklarıymış gibi gösterilerek askeri okullarda öğrenim gördü iddiaları ortaya atıldı.

8. "Paşanın en yüce yönü"

"Paşanın en yüce yönü"

Prof. Dr. Mete Tunçay konuyla ilgili şöyle diyor: "I. Dünya Savaşı sonrası doğuda yetim çocukları toplayan Kazım Karabekir Paşa onlara üniforma giydirerek çeşitli mesleklerde yetiştirdi. Çocuk sevgisi paşanın karakterinin en yüce yanıydı. Hatta, çocukları toplayan askerler, ‘Paşam bazı çocukların Türk mü Ermeni mi olduğunu anlayamıyoruz. Bazıları da Ermeni çocuklar, onları ne yapalım’ diye sormuşlar. Paşa, ‘Hepsini alın’ diye emir veriyor. Paşa, bu nedenle daha sonra, ‘Ermeni Çocukları Türkleştirdi’ şeklinde eleştirildi. O çocuklar, Karabekir Çocuğu olarak biliniyor. Askerliğimi yaparken bizzat şahit oldum, bazı milliyetçi kesimler, Karabekir’in asker çocuklarını Ermeni olarak nitelendiriyor ve ordunun Türk yapısını bozduğunu iddia ediyordu."

9. "Irkçı bir hareket değil"

"Irkçı bir hareket değil"

Dönemin tanığı tarihçi Cemal Kutay ise şu açıklamayı yapıyor: "Din ve milliyet farkı gözetmeden tüm yetimleri topladı ve Türk üniforması giydirdi. Kızlı erkekli tüm yetimleri aydın, bilgili, ülkesini seven birer vatan evladı olarak yetiştirdi. Onlar sadece orduda yer almadılar, müspet meslek sahibi olmaları için meslek okulları açtı."

10. "Beşeri tarafı ağır basan bir askerdi"

"Beşeri tarafı ağır basan bir askerdi"

Sözlerine devam eden Cemal Kutay: "Beşeri tarafı ağır basan bir askerdi. Dört bin çocuğa babalık eden, o çocuklar için heyecanlanıp gözleri yaşaran bir asker. Bu konuda da en büyük destekçisi ona her zaman çok güvenen Mustafa Kemal Atatürk’tü. 1908-1919 yılları arasında 10 yıl boyunca üç büyük savaş gören ülkemizde, Anadolu adeta yoksullar ve yetimler memleketi olmuştu. Sokakta nerdeyse erkek kalmamıştı. Karabekir Paşa, kurduğu okullarda yetişen çocuklardan en az iki kişinin köylere giderek aynı ruhu taşıması ve diğer köylüleri de eğitmesini istemişti. Köy enstitülerinin fikir temelini o oluşturmuştu." diyor.

11. Ancak bir çok kesime göre bu ırkçı ve asimile edici bir politika.

Ancak bir çok kesime göre bu ırkçı ve asimile edici bir politika.

Her ne kadar kimsesiz çocuklara sahip çıkılıp onları hayata entegre etme gibi bir amacı olsa da bu uygulama birçok kesime göre bir asimilasyon politikası olarak nitelendiriliyor. Ermeni çocuklarının kimliklerinin kaybettirilip Türk olarak yetiştirilmesi ve asimile edilmesi kabul edilemez ve hiç de masum olmayan bir politika olarak değerlendiriliyor.

12. "Gürbüz Çocuklar Ordusu'nda Ermeniler yoktu"

"Gürbüz Çocuklar Ordusu'nda Ermeniler yoktu"

Birkaç sene evvel Hürriyet Gazetesi'yle bir röportaj gerçekleştiren Kazım Karabekir'in kızı Timsal Karabekir ise şu açıklamalarda bulundu: "Kazım Karabekir için bu çocukların hangi ırktan olduğu değil 'evlat' olmaları önemliydi. Bununla birlikte bugünleri görerek Ermeni çocukları asla Türkler'in arasına katmamıştır. Gürbüz Çocuklar Ordusu'na alınan çocukların secereleri bellidir."

 

13. "Ermeni çocukları Trabzon'a gönderildi"

"Ermeni çocukları Trabzon'a gönderildi"

Sözlerine devam eden Timsal Karabekir: "Ermeni çocuklar da sokaklara terk edilmiş, onlara da sahip çıkılmıştır. Onlar, Trabzon'da ABD tarafından açılan yetiştirme yurduna gönderilmiştir. Trabzon'da en iyi şekilde bakılan yaklaşık 5 bin Ermeni çocuk da Kazım Karabekir'i bir baba olarak görmüştür. Ermeni çocukların yaptığı ve altına 'Yetimler babası, Kahraman Kazım Karabekir Paşa Hazretleri... Trabzon Ermeni yetimleri tarafından, 9 Eylül 1919' yazarak kendisine gönderdiği karakalem resim bugün müzemizde sergilenmektedir. Bu resim belki de yalanlara en güzel cevap niteliğindedir."

14. Eğitim olanakları neredeyse kusursuz.

Eğitim olanakları neredeyse kusursuz.

Yine Hürriyet Gazetesi'ne verdiği röportajın devamında Timsal Karabekir şu sözleri dile getiriyor: "İnanması gerçekten güç ama o günün koşullarında sinemacılık, şimendifer, buhar makinesi tamiri, sıhhiyecilik eğitimleri dahi veriliyordu. Hatta çocuklar küçük kaplı ameliyat yapabilecek duruma gelmişti. Orduya potin, kıyafet dikerek de yarar sağlıyorlardı. Bugün bile yaygın olmayan spor dallarında eğitim alıyorlardı."

15. Son nefesine kadar sokak çocukları için çalıştı.

Son nefesine kadar sokak çocukları için çalıştı.

Timsal Karabekir'in 2000 yılında Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan sözleri ise şöyle: “Babamın üç kızı ve yanı sıra binlerce çocuğu vardı. Son nefesine kadar onlarla yazıştı, dertlerine, sevinçlerine ortak oldu. Milletvekilliği sırasında, sokak çocukları ile ilgili kanunu meclisten geçirmeye çalışırken kalp krizi geçirerek yaşama veda etti. Onun çocuklarla ilgili çalışması, bugün yaşadığımız çocuk sorunlarını çözecek nitelikte."



Millet Mekteplerinin Önemi

MİLLET MEKTEPLERİ

Millet mektepleri, yeni Türk harflerinin kabulünden sonra, halka okuma yazma öğretmek amacıyla kurulan okullar (1928).

1927’de açılan halk dershaneleri, hiç okuyamamış ya da istediği öğretim düze­yine erişememiş olanları, bir cumhuriyet yurttaşının bilmesi gereken temel yurttaş­lık bilgileriyle donatmak, ulusal kültür ve ülküyü yurt çapında güçlendirmek ama­cını taşıyordu.

3 Kasım 1928’de yürürlü­ğe giren yasayla yeni Türk harflerinin ka­bulünden sonra halk dershaneleri, Türk abecesinin hızla öğretilmesi için Maarif Vekâleti’nin 21 Kasım 1928 tarihli yönetmeli­ği ile “Millet Mektepleri” adıyla yeniden örgütlendi ve geniş bir halk eğitimi hare­keti başlatıldı. Gazi Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), “Başöğretmen” kimliğiyle kara tahta başında halka okuma yazma öğret­tiği gibi, tüm milletvekillerini, devlet görev­lilerini ve öğretmenleri bu yolda seferber etti.

Millet mektepleri, 16-45 yaş arasında binlerce kadın ve erkeği çatısı altında top­ladı. İki dönem olarak örgütlendirilen bu okulların her iki dönemi de dörder ay sü­reliydi. Birinci dönemde daha çok okuma yazma öğretimi üzerinde duruluyor, ikin­ci dönemde ise aritmetik, sağlık bilgisi, yurt bilgisi derslerine ağırlık veriliyordu. Bu okulları bitirenlere Atatürk tarafından bir Anayasa metni armağan ediliyordu.

Bu seferberlik ruhunun verdiği coşku ve ye­ni harflerin sağladığı kolaylıkla ilk beş yılda bir buçuk milyon kişiye okuma yazma öğretildi. Besleyici yayımlardan yoksun te­mel eğitim görmüşlerin zamanla okurya­zarlıklarını yitirebilecekleri düşüncesiyle, 1930’da Halk okuma odaları açıldı. 1936’da okuma odalarının sayısı 500’e yükseldi. Bu gelişme, giderek yavaşladı; 1950-1951 öğretim yılında okuma yazma öğretilenlerin sayısı 1.424’e düştü.

Millet mektepleri uygulaması 1953-1954 ders yılında yeniden ele alınarak Halk Dershane­leri adı altında örgütlendirildi. Bu kurslar­dan diploma alanların sayısı 1950’li yıllar­da 10.000 – 15.000 arasında değişti ve etkinlik yığınsal bir nitelik alamadı. Halk eğitimi örgütü kurulduktan (1960) sonra, 1960-1961’de 78.901’e yükselen okurya­zarlık belgesi alanların sayısı, 1965 -1966’da 25.021’e düştü.

İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (1968-1972) tüm kamu kuruluşları ve gönüllü derneklerin işbirli­ği ile beş milyon kişiye okuma yazma öğ­retilmesi öngörüldü. Buna karşılık 1968 -1970 arası ancak 917.000 kişiye okuma yazma öğretilebildi. 1981’de yeni ve bü­yük bir kampanya ile okuryazarlık oranını yükseltme girişiminde bulunuldu ve tüm ülkede 55 000 kursta 1.200.000 dolayın­da kişiye okuma yazma öğretildi.

Bu uy­gulamalar, günümüzde, Halk eğitim merkezleri tarafından A ve B adlı iki aşamalı kurslar halinde yürütülmektedir. A aşamasında okuma yazma öğretimi yapılmakta, B aşamasında ise ilkokul dü­zeyinde temel eğitim verilmektedir.

kaynak:Büyük Larousse Ansiklopedisi-Milliyet Yayınları



Osmanli Devletinde Okuryazarlık OraniOranıOraniOranı

Yalnızca erkekleri kapsayan ve bazı sancak ve illerin dışarıda bırakıldığı ilk sayım, 1831 yılında II. Mahmut döneminde yapılmıştır. Bunu bu yüzden modern anlamda bir sayım olarak kabul etmemek gerekir. II. Mahmut bu sayımı yeniçeri ocağı yerine yeni kurduğu Nizam-ı Cedid ocağına asker kaydetmek amacıyla, erkek nüfus kaynağını belirlemek için yaptırmıştı.

1844 sayımına göre Osmanlı Devleti nüfusu 35 milyondur ve bunun da 21 milyonu müslümandır.

Bu nüfusun ne kadarı okuryazardır, soru bu.

1897 yılındaki Osmanlı Devletinin ilk istatistik yıllığına göre bazı verileri derlemek olanaklıdır:

  1. 1897 yılında sayımı yapılan ve tahmin edilen toplam nüfus 32.206.854 kişidir. Yaklaşık olarak bunların 12 milyonu Anadolu illerinde yaşamaktadır. (Bu rakam 1923’te Anadolu’da bulunan 12,4 milyon nüfusla tutarlıdır.)
  2. Sayılan nüfus 19.050.307 kişi olup, bu sayının 14.111.945 kişisi müslüman (7.499.798 kişi erkek ve 6.612.147 kişi kadın) ve 4.938.362 kişisi gayrımüslümdür (2.604.224 kişi erkek ve 2.334.138 kişi kadın). Buna göre müslüman nüfusun oranı, %74,08’dir.
  3. Müslüman nüfus ve diğer ulusların dağılımı aşağıdaki gibi verilmiştir:
    • İslam                               14 111 945  (%74.08)
    • Rum                                  2 569 912 (% 13.49)
    • Ermeni                             1 042 374 (%5,47)
    • Bulgar                                  830 189 (%4,36)
    • Katolik                                 120 479 (%0,63)
    • Yahudi                                  215 425 (%1,13)
    • Protestan                              44 360 (%0,23)
    • Latin                                        22 335 (%0,12)
    • Maruni                                     32 416 (%0,17)
    • Keldani                                      5 768 (%0,03)
    • Süryani                                     35 554 (%0,19)
    • Kıpti-i gayri müslim             19 550 (%0,10)

1897 istatistiklerine göre eğitim durumuyla ilgili veriler aşağıdaki gibi özetlenebilir.

Okulların sayısı:

  Okul türü

Toplam

Müslüman Gayrimüslim

Yabancı

1 Yüksek okul

11

11

2 Lise

189

56 70

63

3 Ortaokul

1.187

426 687

74

4 İlkokul

34.843

28.615 5.982

246

  Toplam

36.230

29.108 6.739

383

Aynı istatistik yıllığına göre öğrencilerle ilgili veriler aşağıda verilmiştir:

Okul türü

Okul sayısı

Toplam öğrenci Müslüman öğrenci

Gayrimüslim öğrenci

Lise

55

5.419 4.892

527

Ortaokul

412

31.469 27.207

4.262

İlkokul

28.594

848.943 848.943

Gayrimüslimler

6.739

404.168

404.168

Yabancılar

383

31.541

31.541

Genel toplam

38.230

1.331.243 894.070

437.173

Genel toplam sayıları içinde lise üstü eğitim kurumlarında okuyan öğrenciler de vardır. Gayrimüslim ve yabancıların kendi ilkokulları olduğu için müslüman öğrencilerin devam ettiği ilkokullarda bulunan öğrenciler içinde gösterilmemiştir.

  1. Toplam öğrenci sayısı 1.331.243 kişi olup, bunun 848.943 kişisi ilkokul öğrencisidir.
  2. 6.739 (gayrimüslim okulu) ve 383 (yabancı okul) okulda okuyan gayrimüslim öğrenci sayısı, sırasıyla 404.168 ve 31.541 olmak üzere toplam 435.709 kişidir.
  3. İlkokulda okuyan müslüman öğrenci sayısı 848.943’tür.
  4. Her ne kadar sayılan nüfusun %74,08’i müslüman olsa da ilkokuldaki toplam öğrencilerin sayısı -848.943 müslüman, 404.168 gayrimüslim ve 31.541 yabancı olmak üzere- toplamda 1.284.652 kişidir. İlkokul öğrencileri arasındaki müslüman öğrenci oranı %66,08’dir.

Okuryazarlık oranları Avrupa’da şöyledir: Hollanda(%81), Almanya (%80), İngiltere (%76), Fransa (%69), İspanya (%30).

Osmanlı Devletinde okuryazarlık oranıyla ilgili bir kaç görüş  vardır.

Birinci görüş, Osmanlı Devletinde okuryazarlık oranının yüksek olduğunu ve hatta harf devrimiyle bir gecede tüm halkın okuma yazma bilmeme durumunda kaldığını belirtmektedir. Hatta bununla ilgili çok hoş (!), bir çıkarsama da vardır: İstatistik bilimine göre, eğer toplumda okuryazarlıkla ilgili bir veri yoksa, çok iyi bilinen ‘çan’ eğrisine göre okuryazar oranının en az %50 olması gerektiği bilimsel olarak doğrudur. Ancak bu çıkarsama ters bir durum da yaratmaktadır. Şöyle ki, her hangi bir üniversitede öğrenciler arasındaki okuryazarlık oranını öğrenmek/bulmak için, öğrenciler arasında okuryazarlıkla ilgili bir sayım yapılmadığından, aynı çan eğrisi mantığını kullanarak, üniversite öğrencilerinin yarısının (%50) okuryazar olmadığını söyleyebiliriz.

İkinci görüşü ise şöyle özetlemek olanaklıdır: Osmanlı Devletinde öğretimin zorunlu olması ilk kez II. Mahmut’un 1824 yılındaki fermanıyla başladı ancak gerek altyapı gerekse öğretmen eksiklikleri nedeniyle uygulanamadı. Daha sonra öğretmen okulları açıldı (1848); 1848 ve 1869 yıllarındaki yeni yasa ve tüzüklerle altı yıllık ilkokul öğretimi zorunlu duruma getirildi. 1897 İstatistik Yıllığına göre 848.943 ilkokul öğrencisi varsa, 1869-1897 yılları arasında (28 yılda ya da yaklaşık 5 ilkokul öğretim döngüsü) 4.244.715 kişi ilkokulu bitirmiş ve okuryazar demektir. Gene 1897 yıllığına göre toplam nüfus 32.206.854 olduğuna göre okuryazar oranı %13,18 demektir. (Bunun, tüm altyapı ve öğretmenlerin 1869’da hazır olduğu ve her döngüde aynı sayıda öğrenci olduğu varsayımları nedeniyle, aşırı iyimser bir tahmin olduğunu söylemek sanırım gerekmez.)

Cumhuriyet döneminde yapılan ilk sayıma göre (28 Ekim 1927) toplam nüfus 13.648.720 kişiydi; okuryazarlık oranı ise %10,5’tir.

Yukarıdaki veriler (1927 yılında %10,5 ve 1897’de en çok %13,18) ışığında, Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda okuryazarlık oranının yaklaşık %6 dolaylarında olduğunu söylemek abartı olmaz sanıyorum çünkü Cumhuriyet kurulduktan sonra  Trablusgarp, Balkan, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dönemleri bitmiş ve 4-5 yıllık bir barış dönemi gelmiştir. Çocuklar okula gitmeye başlamıştır. (%6 okuryazarlık oranını Turgut Özakman %2,5 olarak vermektedir.)

1935’te yapılan ikinci nüfus sayımına göre nüfus 16.158.018 kişiydi. 1935 yılında altı ve daha yukarıdaki yaşlardaki nüfus ise 12.862.754 kişi olup, okuma yazma bilen kişi sayısı 2.475.649 kişiydi. Buna göre 1935 yılında okuma-yazma bilen oranı %19,25’tir. Buna göre okuma yazma bilenlerin sayısı 1,4 milyon kişiden 2,475 milyon kişiye arttı; artış oranı yaklaşık %77’dir.

2000 yılı sayımına göre altı ve yukarıdaki yaşlardaki kişilerin sayısı 59.859.243 olup, nüfusun 52.259.381 kişisi okuma-yazma biliyordu. Buna göre 2000 yılında okuma-yazma oranı %87,32’dir.

Özetle söylemek gerekirse harf devriminden sonraki 71 yılda okuma-yazma oranı %87,32’ye çıkmış demektir. Yalnızca harf devrimin yapıldığı yılı temel alırsak, okuryazarlık oranının 71 yılda %19,25’ten %87,32’e artması azımsanacak bir başarı değildir.

Bunun yeterli olduğunu söylemiyorum ancak Osmanlı döneminde ilk basımevinin kurulduğu yıl olan 1729, Tanzimat Fermanının yayınlandığı yıl olan 1839 ve ilköğretimin zorunlu olduğu 1848 ve 1869 yıllarını göz önünde bulundurarak, 1897’e kadar olan yaklaşık elli yıllık dönemde okuryazarlık oranının en çok %13,18 olmasının olumsuz bir resim ortaya koyduğunu belirtiyorum.

Türlü kaynaklarda  okuryazarlık oranının Cumhuriyet kurulduğu yıllarda %6 ve harf devrimi yapıldığı yılda %10,5 olarak belirtilmesi, bu nedenle hem gerçekçi hem de tutarlıdır.

talib_spt01-2l