TÜRK-İSLAM BİLGİNLERİ

 

 
 

TÜRK İSLAM BİLGİNLERİ

 
 
Türk İslam Bilginleri
 
  • Abdülhamid İbn Türk: İslam dünyasında ilk cebir kitapla­rından birinin yazarıdır. Harezmî döneminde yaşayan Abdülhamit İbn Türk'ün özellikle ikinci dereceden denklemler üzerindeki çalışmaları çok önemlidir.
  • Harezmî (780 - 850): Matematik astronomi ve coğrafya ile ilgili yaptığı çalışmaları ile tanınır. Matematikte sıfır rakamı ilk kez Harezmî tarafından kullanılmıştır.
  • Farabi (870 - 950): Matematik, fizik, astronomi ile ilgili çalışmalar yapmıştır. Aristo'nun fikirlerini en iyi açıkladığı için "ikinci öğretmen", unvanıyla tanınmıştır. İslâm Felse­fesini kurmuştur. Türk - İslam devletlerinde pozitif bilimlerin temelleri Farabi tarafından atılmıştır. Farabi'nin birçok eseri tercüme yoluyla Avrupa' da yüzyıllarca üniversitelerde temel eser olarak okutulmuştur. Eseri, İshaü'l-ulum (bilimlerin sınıflandırması)
  • İbni Sina (982 -1037): Büyük bir filozof ve tıp bilginidir. Tıp, mantık, fizik ve din felsefesi sahasında 220 civarında eser yazmıştır. "Tıp Kanunu" adlı eseri meşhurdur. Hekimlik konusunda kendisine batıda "Tıbbın hükümdarı" denilmiş­tir. Batı dünyasında "Avicenna" ismi ile bilinir.
  • El-Birûni (973 -1051): Türk - İslam dünyasının en büyük bilginlerinden biridir. Çok çeşitli alanlarda araştırmalar yapmıştır (Matematik, Coğrafya, Eczacılık vb). Enlem ve boylam hesaplarını yapmıştır. Matematikte önemli problem­lerle uğraşmış ve çözümler getirmiştir.
  • El Razi (1149 -1210): Kimyagerdir. Sülfürik asidi bulmuş­tur.
  • Uluğ Bey (1394 -1449): Astronomi bilginidir (heyet cetveli ile yıldızların fihristini yapmıştır). Aynı zamanda önemli bir devlet adamıdır. Timur'un torunudur.
  • İbn-i Rüşt (1126 -1198): Felsefe, tıp ve astronomi üzerinde çalışmıştır. Pozitif bilime çok önem vermiş, Rönesans'ın doğmasında etkili olmuştur. Skolastik düşünceyi sarsmıştır.
  • İmam Gazali (1058 - 1112): İslâm filozofudur. Melikşah zamanda yaşamış, Nizamiye medresesinde ders vermiştir.
  • Ömer Hayyam: Matematik, astronomi, edebiyat alanında eserler ortaya koymuştur. Celali takvimini hazırlamıştır. Edebiyat alanında Rubaileri ile ünlüdür.


Türk Töresi ve Kadın

 çalışma, Yrd.Doç.Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ’ün International Journal of Social Science’ta yayınlanan “Tarihî Süreç İçerisinde Türk Toplumunda ve Devletlerinde Kadının Yeri Ve Önemi”* başlıklı makalenin özeti niteliğindedir. Özetteki atıflar, anılan makalede yapılan atıflardır.)

İslam öncesi Türklere ait bilgiler, M.Ö. 4000-4500 yıl gerilere kadar ulaşmaktadır. Bu köklü bilgiler arasında kadının temel nitelikleri; “annelik” ve “kahramanlık”(1) olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk mitolojisinde kadın, gayet yüksek bir mevkide tasvir edilmektedir. Yaradılış Destanına göre kadın, kâinatın yaratılışına sebep olan ilham kaynağı olarak görülmüştür.(5)

Kadın; at binme, silah kullanma ve savaşabilme gücü ile de değerlendirilmektedir. Yine tarih kaynaklarında Türklerin kutsal ve önem verdikleri haklara, “ana hakkı” dedikleri ve bunu da “Tanrı Hakkı” ile eşit tuttuklarını göstermektedir (2). Türkler, annelik vasfına verdikleri önemden dolayı içinde yaşadıkları ve doğup–büyüdükleri toprağa “Ana-vatan” demişlerdir. Hukuki kurallar olarak en öncelik verdiğimiz temel yasalarımıza da “Ana-yasa” diyoruz. Çağlar geçmesine rağmen annelik vasfı ile Türk kadınları; Türklerin en değer verdiği şeylere isimlerini vermeye devam etmektedirler.
Tek eşlilik, Türk ailesinin vazgeçilmez bir özelliğidir. Her ne kadar istisnaları olsa da, Türklerde tarih boyunca evlilik ve aile çok önemli görüldüğünden dolayı bu kurum sağlam temeller üzerine oturtulmuştur. Evlilikler, annenin izni olmadan gerçekleşmemekte ve onun fikrine göre hareket edilmektedir. Bu durum zamanla değişmeye başlamıştır. Değişen şartlar ve törenin değerini kaybetmesiyle beraber kadınlar ve anneler, ikinci plana atılmaya başlamış ve erkek egemen bir kültür inşa edilmek istenmiştir.

Orta Asya Türk devletlerinin hepsinde (İskitler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar) kadın, önemli hak ve yetkilere sahip bulunmaktadır. Örneğin İskitlerde, her kadının İskit erkekleri gibi savaşçı ve asker olarak yetiştirilmesi geleneği vardı. Bundan dolayıdır ki İskitli göçebe kadınlar, her savaşta erkekleriyle birlikte çarpışıyorlardı.(3)

Hunlar döneminden itibaren kadın-erkek ayrımı yapılmadığı ve kadınlar, erkeğin tamamlayıcısı olarak kabul edildiği bilinmektedir. Hatta öyle ki; kağanın emirnameleri sadece “Hakan buyuruyor ki” ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi. Yabancı devletlerin elçileri, sadece hakanın huzuruna çıkmazlardı. Elçilerin kabulü esnasında hatunun da hakanla beraber olması gerekirdi.(4) Yine Göktürklerde ve Uygurlarda kağanın karısı hatun, devlet işlerinde kocasıyla birlikte söz sahibidir. Emirnameler, yalnız Kağan namına değil, Kağan ve Hatun namına ortaklaşa imza edilmektedir. Aile içinde de kadın yüksek bir mevkie sahiptir.(7)

Eski Türklerde evin sahibi kadındır. Bundan dolayı ev kadını için söylenen en yaygın söz; “evci” idi. Göktürkler bu anlamda kadın için “eş” sözcüğünü kullanırken, Osmanlılar “evdeş”, Çağatay Türkleri de “evlik” diyorlardı. Bu sözlerden başka Türkler zevce için eskiden “Eşi, İşler, Yotuz, Egmiş” gibi daha çok unvan olan kelimeleri kullanıyorlardı. Anadolu’da ise kadın, “Başa, Baş Yoldaşı, Bike, Ev Şenliği” gibi kelimelerle anılmaktadır. Kırgızlarda ise evin gerçek sahibesi baş kadın için kullandıkları “Bay Biçe, Bay Beçe” sözü kullanılmıştır.(6)

Kadına kutsallık katan töreye göre; dövülmesi, horlanması veya itilip kakılması mümkün değildir ki zaten Türk kültüründe ve destanlarında böyle bir durum göze çarpmamaktadır. Türk destanlarında kadın, daima erkeğinin yanındadır. Onların güç ve ilham kaynağıdır. Kahramanının yanında savaşan kadın motifi, Dede Korkut hikâyelerinde de mevcuttur Dede Korkut hikâyelerinden biri olan “Deli Dumrul” hikâyesinde Dumrul, canının yerine can bulma çabasına girince, bunu eşinden bulmuş, eşi ona hiç çekinmeden “canını vereceğini” söylemiştir. Ayrıca Türk kültüründe destan kahramanları, iyi ata binen, iyi kılıç kullanan, iyi savaşan kadınlarla evlenmek istemektedir. Nitekim Dede Korkut hikâyelerinden olan Bamsı Beyrek hikâyesinde yer alan “Banu Çiçek”, bunun en güzel örneklerden biridir.(8)

İslâmi dönem Türk toplumlarında ve devletlerinde de kadın, sosyal hayatta da sahip olduğu haklarını korumuş ve devam ettirmiştir.(10) Türk kadınının tarihten getirdiği bu geniş yetki, pek önemli yer ve statü, Türklerin İslamiyet’i benimsemelerinden sonra diğer Müslüman devletleri de etkilemiş ve İslam-Arap devletlerinin alışık olmadığı bazı olaylar yaşanmıştır. İşte bu ilginç olaylardan biri de bazı Türk kadınlarının, bir Arap-İslam devleti olan Abbasi devleti yönetiminde söz sahibi olmalarıdır. Bu kadınlara örnek olarak, Abbasilerin 7. Halifesi Memun’un annesi Meracil Hatun verilebilir. Meracil Hatun, Halife’ye hediye edilen cariye iken, doğurduğu erkek çocuğu Memun’un Halife olmasından sonra sarayda etkili olmuş ve onunla birlikte Türk kadınlarının Abbasi sarayındaki faaliyetleri başlamıştır.(14)

İlk Müslüman Türk devletleri hanedanlarına mensup kadınlar, özellikle siyasî ve idarî hayattaki ağırlıklarını muhafaza etmiş ve zaman zaman gereğini ifa etmişlerdir. Selçuklularda hatunlardan bazıları sarayda sultanın yanında değil, geçici veya devamlı olarak başka bir şehirdeki sarayda kalırdı. Sultanla birlikte otursun veya oturmasın hatunun emrinde küçük çaplı idarî ve askerî teşkilat, özel bir hazine, özel bir vezir ve diğer görevliler bulunmaktaydı.(9)

Osmanlı döneminde kadının durumuna bakıldığında da, aileyi oluşturan en önemli unsurlardan biri kadındır.(11) Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde kadınlar, sosyal hayatın içerisinde erkeklerle birlikte daha etkin bir görüntü çizmişlerdir. Kadının ailede anne olarak yeri her zaman ön planda ve tartışılmaz bir mevkide olmuştur. Kuruluş döneminde konar-göçer bir kültüre sahip Tük toplumunda büyük bir fonksiyona sahip olan kadın yaylaya gidiş ve dönüşlerdeki tüm düzenlemeler ona aittir.(12)

Kuruluş döneminin en önemli teşkilatlarından biri Bacıyan-ı Rum teşkilatıdır ki bu teşkilat içerisine dâhil olan kadınlar, iskân faaliyetlerinde de bulunmuşlardır. Bu amaçla Ahiler gibi çeşitli zaviyeler açmışlardır. Ö. L. Barkan, Kolonizatör Türk Dervişlerinde Bâcıyân-ı Rûm mensubu kadınların da zaviye tesis ettiklerini ve bu suretle iskân ve kolonizasyon faaliyetlerine katıldıklarını belirtmiştir. Kanuni devrine ait Defterî Hakanî kayıtlarında, 718 No’lu Menteşe defterinde yer alan 63, 74, 32 ve 81 nolu belgelerde, “Kız Bacı”, Sakarî Hatun”, “Hacı Fatma Zaviyeleri” gibi hatun zaviye şeyhlerinden örnekler verilmektedir.( 13 )

Türk tarihinde ve kültüründe Türk kadını, yukarıda özetlendiği gibi; hem toplum hem de devlet içerisinde bir değere sahiptir. Kadınlar doğrudan toplum içerisinde faal bir şekilde hayatını devam ettirmektedirler. Günümüz Türk toplumunda zaman zaman görülen kadına karşı şiddet olayları, kadınla erkeğin tıpkı bir elmanın yarısı gibi birbirini tamamlayan parçası olduğunun şuuruna varmamış insanlar tarafından yapılan münferit olaylar olarak değerlendirilmelidir. Türk insanı, geçmişini yeniden öğrendiğinde veya gelenek-göreneklerine sahip çıktığında, Türk kadını da tarihte olduğu gibi layık olduğu yeri bulacaktır.

Geçmişten günümüze kadar kadınlar, kimi zaman toplum içerisinde yüceltilmiş kimi zaman da istismar edilmiştir. Günümüz dünyasında ise kadın, maalesef cehaletin ve tüketim ekonomisinin hedefi haline getirilerek reklam ve eğlence aracı durumuna getirilmiştir. Yine günümüzde zaman zaman karşılaştığımız üzere, kadınla erkek birbirlerinin rakipleri gibi karşı karşıya getirilmeye çalışılmaktadır. Hâlbuki kadın ve erkek, birbirlerinin rakibi değil, tamamlayıcılarıdır. İnsan soyunun devamı, onların birlikte yaşadıkları aile kurumuna bağlıdır. Temelleri sağlam aile kurumları ise, eğitimli ve itibarlı kadınlar üzerinde yükselir.

Muhammed IŞIK



Atatürk ve Öğretmenler

Atatürk, eğitimin, öğretimin yayılmasından, yaygınlaşmasından yanaydı. 1928 yılında Arap harflerinin kaldırılıp yerine bugün kullanmakta olduğumuz Türk harflerinin kabulü tüm yurtta sevinç yarattı. Halkın yeni harfleri kısa sürede öğrenip daha çok yurttaşın okur - yazar olmasını sağlamak amacıyla yoğun bir çalışma başladı. Okuma - yazmayı yaygınlaştırmak için okul çağı dışındaki yurttaşlara okuma - yazma öğreten okullar açıldı. Bunlara Millet Mektepleri adı verildi.

 

Atatürk, Ulus Okulları dediğimiz Millet Mektepleri'nde yazı tahtasının başına geçerek dersler verdi. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata'ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk'ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

 

Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye'nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk "Ulusları kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir." Sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir.

 

Atatürk'ün 100. Doğum yıldönümü 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı. Dünyada en kutsal görev olarak bilinen bu mesleğin sıcak ve içten bir yaklaşımla "Öğretmen Günü"nün kabulü, öğretmenlik mesleğinin yüceliğini simgeleyen bir doğuş olmakla kalmamış çocuklarımızın hayallerini süsleyen meslekler sınıfına sokmuştur.

 

Yüce Önder Atatürk, "Benim asıl anlatılacak yanım, öğretmenliğimdir. Topluma, milletime ben öğretmenlik yapabiliyorsam, beni onunla anlatın. Yoksa kazandığım, yaptığım öteki işlerle beni anlatmanız pek önemli değildir." sözleriyle, savaş alanlarında en güçlü düşman ordularına karşı zaferlerden, bir ulusu yok olmaktan kurtarışıyla dünyanın takdirini kazanmış ününden değil de öğretmenlik yanının anlatılmasını istemekle, öğretmenin toplumları yücelten bir varlık olduğunu vurgulamıştır.

 

Öğretmen; yapıcı ve yaratıcıdır. İnsan haklarına saygılıdır. Öğretmen özverili, çevreye güven ve inanç veren, içi insan sevgisiyle dolu bir kişidir. Atatürk; "Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır." demekle öğretmene yüklediği sorumluluğu ve değeri anlatmıştır.

 

Eğitimin, ulusları yücelten faktör olduğunun bilincinde olan öğretmenler, Başöğretmenin direktifleri doğrultusunda, görevlerini fedakarca yapmışlar ve yapmaktadırlar.

 

Atatürk'ün öğretmene verdiği değer ve güvene layık olarak hizmetlerini sürdürmekte olan öğretmenler, emanet edilen gençliği Atatürkçülük'le dopdolu olarak yetiştirmektedirler. Yurdumuzu yüceltmenin, çağdaş uygarlık seviyesine gelmemiz için tek çıkar yolun, Atatürk ilke ve inkılaplarına sımsıkı bağlı kalınarak O'nun yolunu izlemek olduğunu, hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır.



Osmanlı Ekonomisi

İnsan

 Osmanlılarda halk yöneten ve yönetilenler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Osmanlılarda halka reaya (yönetilen) denirdi.  İnsanlar, uğraşlarına göre şehirlerde, kasabalarda ve köylerde yaşarlardı. Bu insanlar ekonomik faaliyetleri karşılığında devlete vergi verirlerdi.

Osmanlı Devleti’nde nüfus sayımı yapılmamıştı. Ancak ülke topraklarının ve üzerinde yaşayan insanların kaydedildiği tahrir defterleri, Osmanlı nüfusu hakkında bilgiler vermektedir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında kıtlık, salgın hastalık ve savaşlar gibi nedenlerden Anadolu’daki genel nüfus azdı. Osmanlı Devleti zamanla güç kazanıp, yeni yerler fethettikçe ve ülke genlinde güvenliğin sağlanmış olmasına paralel olarak nüfus artmıştır.

Toprak

Osmanlılarda ekilebilen toprakların çoğu devletin malıydı. Devlete ait olan bu topraklara miri arazi denirdi.  Bu toprakların kullanma hakkı ise reayaya bırakan devlet, her ailenin geçimini sağlayacak toprağa sahip olmasına dikkat etmiştir. Bu uygulama Osmanlı’da sosyal devlet anlayışının uygulandığına kanıttır.

Tımar sistemi içinde köylülere dağıtılan bu topraklara çift denirdi. Toprağı kullanma hakkı çiftçilere aitti. Çiftçiler toprağın kullanma hakkını çocuklarına miras olarak bırakabilirdi.  Ancak bu toprakları satamaz, vakfedemez devredemezdi. Toprağın sahibinin devlet olması büyük hanedanların ortaya çıkmasını, Avrupa’daki feodalite denen sistemin Osmanlı’da görülmesini engellemiştir.

Miri Arazi (Devlet Arazisi)

Osmanlı topraklarının büyük çoğunluğunu mülkiyeti devlete ait olan topraklar oluşturmuştur. Fetihlerle alınan bu toprakların üzerinde üretim yapma işi ise halka devredilmiştir. Halk bu topraklarda tarım yapar, vergisini verirdi.

Miri Arazinin Bölümleri

Dirlik Arazi

Miri arazinin en önemli bölümü dirlik olarak ayrılmıştır. Gelirleri devlet memurları ve savaşlarda fayda sağlamış kişilere verilmiştir. Has, zeamet ve tımar olarak üçe ayrılmıştır.

Has: Yıllık geliri yüz bin akçeden fazla olan dirliklerdi. Padişah, hanedan üyeleri, divan üyeleri, beylerbeyi ve sancakbeyi gibi üst düzey yöneticilere verilirdi.

Zeamet: Yıllık geliri yirmi bin ile yüz bin akçe arasında değişen dirliklerdi. Kadı, subaşı, alaybeyi, divan kâtipleri, kale dizdarları gibi orta dereceli devlet memurlarına verilirdi.

Tımar: Yıllık geliri üç bin ile yirmi bin akçe arasında değişen dirliklerdi. Alt dereceden devlet memurları ile savaşta yararlılık gösteren askerlere verilirdi.

Mukataa Arazi

Geliri doğrudan devlet hazinesine ait olan bu toprakların geliri iltizam yoluyla toplanmıştır.

Malikâne Arazi

Üstün hizmetleri karşılığı devlet memurlarına verilen arazilerdir.

Paşmaklık Arazi

Geliri padişahın kızlarına, eşlerine ve annelerine bırakılan arazilerdir.

Ocaklık Arazi

Geliri kale muhafızlarına ve tersane giderlerine ayrılan topraklardır.

Yurtluk Arazi

Geliri sınır boylarında güvenliği sağlayan askerlere verilen arazilerdir.

Vakıf Arazi

Geliri hayır kurumlarına bırakılan arazidir. Devlet vakıf araziden vergi almazdı.

Metruk Arazi

Devlete ait olup kamunun, yararlanması için terk edilen arazilerdir. Yollar, namazgâhlar, Pazar, panayır yerleri vb. yerler.

Mevat Arazi

Vasfından dolayı hiç kimsenin mülkiyetinde olmayan topraklardır. Bataklık, çoraklık vb alanlar.

Mülk Arazi

Mülkiyeti kişilere ait topraklardır. Fetih öncesi bölge halkına ait olan topraklar fetihten sonra yine kendilerine bırakılmıştır.

Öşri Toprak

Mülkiyeti Müslümanlara ait topraklardır.  Bu toprakların sahipleri arazi vergisi olarak çift resmi, ürün vergisi olarak da öşür öderdi.

Haraci Toprak

Mülkiyeti gayrimüslimlere ait topraklardır. Bu toprakların sahipleri arazi vergisi olarak ispenç ürün vergisi olarak da haraç öderdi.

Tarım

 Osmanlı Devleti’nin ekonominin temeli tarıma dayanıyordu. Vergilerin çoğunluğu tarımsal faaliyetlerden alınmaktaydı. Devlet tarafından ekilip biçilmesi için toprak verilen köylü, kullanım hakkına sahip olduğu bu toprakları ekip biçerek kendi geçimini sağlar, öldüğünde ise toprakları çocuklarına geçerdi. Köylü; toprağı satamaz, vakfedemez ve devredemezdi.

Miri arazilerde devletin, tımar sahibinin ve köylünün birbirlerine karşı sorumlulukları vardı:

Köylünün sorumlulukları;

  • Toprağı habersiz terk etmemek.
  • Sebepsiz olarak üç yıl üst üste ekmemek.
  • Ürettiği ürünün vergisini sipahiye ödemek.

Tımar sahibi sipahinin sorumlulukları;

  • Köylünün güvenliğini ve düzenini sağlamak.
  • Üretim araçlarının temininde, ihtiyaçlarının karşılanmasında köylüye yardım etmek.
  • Kanunlara göre yeterli miktarda Cebelü adı verilen atlı asker yetiştirmek.

Devletin sorumlulukları;

  • Halkın huzur ve güvenini sağlamak.
  • Asayişi ve adaleti tesis etmek.

Hayvancılık

Osmanlı Devleti’nde ekonominin bir diğer unsuru da hayvancılıktı. Hayvancılıktan et ve süt gibi temel gıdaların karşılanmasının yanı sıra, ulaşım, taşımacılık ve dokumacılık alanlarında da faydalanılmıştır. Ayrıca balıkçılık ve arıcılık da gelişmiştir.

Osmanlı Devleti’nde, özellikle konargöçerler halk hayvancılıkla uğraşmıştır. Konargöçerler   (yörük) özellikle küçükbaş hayvancılık ile uğraşırlardı. Devlet hayvancılıkla uğraşanlardan adetiağnam adı verilen vergi alırdı.

Bu dönemde hayvancılık faaliyetleri en çok, Balıkesir, Manisa, Aydın ve Bursa çevresinde yapılmaktaydı.

Konargöçerlerin dışında köylüler de hayvan besliyordu. Osmanlılarda hayvancılık, devlet tarafından her dönemde desteklenmişti. Hayvancılığın gelişmesi sonucu Bursa’da ipek, Selanik’te çuha, Bulgaristan’da aba, Ankara’da tiftik üretim merkezleri olarak ün kazandı.

Ticaret

İç Ticaret

Osmanlı Devleti doğudan ve batıdan gelen ticaret yollarının kesiştiği bir bölgede kurulmuştu. Bu nedenle Osmanlılar, kuruluş yıllarından itibaren, ticaretin gelişmesi için önlemler almış, çalışmalar yapmışlardır.

Osmanlılar ticareti geliştirmek amacıyla;

  • Ticari faaliyetleri teşvik etmişlerdir. Bu amaçla, ticaret eşyalarından alınan vergiler, düşük tutulmuştur.
  • Osmanlı Devleti içinde, Osmanlı vatandaşlarının yanı sıra, yabancı ülkelerin tüccarların da ticaret yapabilme izinleri vardır.
  • Ticaret yolları üzerindeki menzillerarasında at, katır ve deve kervanlarının sefer yapmaları için gerekli imkânları sağlamışlardır.
  • Ticaret yolları üzerinde yolcuların dinlenebilmeleri ve ihtiyaçlarını karşılamak için kervansaraylarkurmuşlardır.
  • Ana yollar ve geçitler derbentçi adı verilen güvenlik güçlerinin gözetimi altında tutulmuştur.
  • Şehirlere gelen malların sistematik bir şekilde dağıtılması için, bedesten, çarşı ve kapan hanları kurulmuştur. Şehirlere gelen mallar buralarda toplanır ve satışa sunulurdu.

Bedesten Osmanlı Devletinde mücevher, kumaş vb. eşyalarının alım satımının yapıldığı kapalı çarşılardır. İlk bedesten, Orhan Bey zamanında Bursa’da, ikincisi ise Mehmet Çelebi zamanında yine Bursa’da İpek Hanı adıyla yaptırılmıştır.

Kapan hanları, her biri tek cins ticaret mallarının toptan satışı ya da dağıtımının yapıldığı kapalı pazar yerleridir. Kapan hanları, toplayıp dağıtımının yapıldığı malların adını alırlar. Örneğin, satılan mal un ise, un kapanı, yağ ise yağ kapanı vb.

Şehirlerdeki esnaflar ve tüccarlar, Ahiliğin birer kolu olan lonca teşkilatlarına bağlıydılar. Hirfet adı verilen kunduracı, demirci, duvarcı, marangoz gibi pek çok meslek grubuna ayrılan esnaflar ayrı ayrı loncaya kayıtlı olur, loncasının koruması ve denetimi altında bulunurdu.

Dükkân açma hakkına gedik denirdi. Gediğe sahip olmak için çıraklık, kalfalık yapıp loncadan ustalık belgesini almak gerekirdi.

Şehirlerde kapalı Pazar yerlerinden başka açık pazarlar da vardı. Belirli günlerde kurulan bu pazarlarda her türlü malın alım ve satımı yapılırdı. Bu pazar yerleri de satılan malın adıyla anılırdı. Örneğin; saman pazarı, odun pazarı, at pazarı, balık pazarı gibi. Çarşı ve Pazar yerleri, muhtesip ve eminlerin denetimi altındaydı.Muhtesip ve eminler çarşı ve pazarda satılan malların kalitesini ve fiyatını denetlerdi.

Dış Ticaret

Osmanlı Devleti’nin, Anadolu’da egemenlik alanını genişletmesi, egemen olduğu topraklarda güvenliği sağlaması ve liman şehirlerini ele geçirmesi, XIV. yüzyılın sonlarından itibaren dış ticaretin gelişmesini sağlamıştır. Yıldırım Bayezid döneminde Erzincan’a kadar olan toprakların alınması sonucu, İran ipek kervanları, Trabzon yolu yerine Bursa yolunu tercih etmişlerdir.

Bu dönemde, Hint ve Arap mallarının Anadolu’ya giriş limanları olan Antalya ve Alanya alınması, tüccarların güven içinde Bursa’ya ulaşmaları sağlamıştır.

Osmanlı Devleti’nde iç ve dış ticaretin gelişmesi, işsizliğinin azalmasını, üretimin artmasını, refah seviyesinin yükselmesini sağlamıştır.



Atatürk ve Müzik

Atatürk Ve Müzik 1

Atatürk Ve Müzik 1

A. YENİ MÜZİK KURUMLARIMIZIN AÇILMASINDA ATATÜRK’ÜN ÖNDERLİĞİ

Atatürk, her türlü yenilik ve ilerlemede öncü olma görevini üstlenen bir liderdi.Atatürk, yeni müzik kurumlarımızın açılmasında da öncülük etmeyi sürdürmüştür. Onun sayesinde Osmanlı zamanından kalma mevcut müzik aletlerini iyileştirmiş,modernleştirmiş ve gelişmiştir. Bunların yanı sıra, kapatılan kurumların yerine çağdaş uygarlık seviyesine uygun ve ulusal müzik anlayışımıza yakışır yeni müzik kurumları açılmıştır.

 

Atatürk’ün önderliğinde,müzik alanında yapılan çalışmalardan bazıları şunlardır;

  • Ankara’da ‘’Musiki Muallim Mektebi ‘’kuruldu (1924).
  • ’’Mızıka-i Hümayun’’ Ankara’ya taşınarak ‘’Riyaset –i Musiki heyeti ‘’adını aldı(1924)
  • İstanbul Belediye Konservatuvarı kuruldu(1926).
  • Ankara Devlet Konsevatuvarı kuruldu(1936).
  • Gazi Terbiye Enstitüsü Müzik Bölümü kuruldu(1937)
  • Ankara’da Askeri Müzik Okulu öğretime açıldı(1938)

Bu kurumlar, Atatürk’ün düşünceleri ve direktifleri doğrultusunda günümüze kadar gelişerek gelmiştir.’ün düşünceleri ve direktifleri doğrultusunda günümüze kadar gelişerek gelmiştir.Günümüzde çağdaş Türk müziğinin temeli olan bu kuruma, çeşitli senfoni orkestraları konservatuvarlar, üniversitelerin bünyesinde açılan müzik bölümleri, operalar, güzel sanatlar fakülteleri ve liseleri eklenmiştir.

 

B. MÜZİK SANATCILARININ ATATÜRK’ÜN MÜZİK GÖRÜŞLERİ DOĞRULTUSUNDA YETİŞTİRİLMESİ

Atatürk döneminde, çağdaş Türk müziğinin geliştirilmesi için; ‘’Türk beşleri’’ diye adlandırılan kişilerden oluşan ve müziğimizin bugünkü çağdaş seviyeye ulaşmasında büyük emeği geçen sanatçılardan Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar, Ahmet Adnan Saygun, Necil kazım Akses Devlet bursu ile müzik eğitimi için yurt dışına gönderilmişlerdir.

 

Ankara’da Musiki Muallim Mektebinin kurulmasından sonra Avrupa’ya başka öğrenciler de gönderilmeye başlandı.Mektebinin kurulmasından sonra Avrupa’ya başka öğrenciler de gönderilmeye başlandı.Mektebinin kurulmasından sonra Avrupa’ya başka öğrenciler de gönderilmeye başlandı. Avrupa’daki eğitimini tamamlayan genç sanatçılar, yurda döndükten sonra hem çağdaş anlamda müzik eserleri bestelemiş hem de çeşitli müzik okullarında öğretmenlik yapmışlardır.

 

1934 yılın da’’ Milli Musiki ve Temsil Akademisi Kuruluş Kanunu’’ çıkarıldı. ‘’Müzik İnkılabı’’nın pıroğramını yapmak için bir kurul oluştuldu. Bu konu için Avrupa’dan getiri,len uzmanlar çalıçmalara abşladılar. Ankara devlet konservatuvarından çağdaş besteci ve yorumcular yetiştirildi. dersimiz. com Ayrıca Paul Hindemith (Paul Hindemit) ve Bela Bartok gibi büyük müzik adamları da Türkiye’de araştırma ve incelemeler yapmış ve müzik alanında kendilerinden yararlanılmıştır.

 

Atatürk’ün sağlığıbda başlatılan müziğimizin geliştirilmesine yönelik çalışmalara ölümünden sonra da devam edilmiştir.

 

1948 yılında, üstün yetenekli çocukların yurt dışına öğrenim görmeleri için özel bir yasa çıkarıldı. Bu yasa doğrultusunda yurt dışına ilk gönderilen sanatçılar, Piyanist İdil Biret ve Kemancı Suna kandır.

 

C. ATATÜRK’ÜN MÜZİK GÖRÜŞMELERİNİ ÇÖZÜMLEYİŞ VE YORUMLAYIŞ

Toplumlardaki değişiklikler ve yenilikler, kendini önce müzikte göstermektir. Bunu fark eden Atatürk, müziğe gereken önemi vermiş ve bu alanda büyük atılımlaer gerçekleştirilmiştir. Atatürk, güzel sanatlar içinden müziğe verdiği önemi, konuşmalarında da dile gelmiştir. Bu konuşmalarının birinde ‘’ bir ulusun musiki eğitiminde önem verilmezse, o ulusu ilerletmenin mümkün olmayacağını ‘’görüşünü belirtmiştir. ‘’diyerek rmüzik konusun da biliçli olarak hareket ettiğini vurgulamıştır.

 

Atatürk, müzikle ilgili düşüncelerini ‘’müzik hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir.’’sözü ile belirtmiştir. O, müziğin toplum hayatında çok önemli bir yeri olduğunu ise ‘’Hayatta müziklazım değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzikileilgiliolmayan varlık insan değildir. Eğer söz konusu olan hayat insan hayatı ise, müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat saten mevcut olmaz.’’ Sözleri ilebelirtmiştir.

 

Atatürk; ‘’Her milletin kendisine özgü gelenek ,kendine göre ,milliği özellikleri vardır. Hiçbir millet aynen giğerbirmilletin taklitçisi olmamalıdır... Milliği müziğimizi, modern teknik içinde yükseltme çalışmalarına,daha çok emek verilecektir. Dünyanın her türlü ilminden,buluşundan,gelişmesinden istifade edelim,lakin unutmayalım, asıl temeli kendi çizdiğimizden çıkarmak mecburiyetindeğiz’’sözleriile ulusal müziğin özünü koruyarak geliştirilmesini vurgulamıştır.

 

Atatürk’ün yaptığı türkmüzik inkilabını kısaca; ‘’Türk müziğini kendisine özgü geleneksel yapısı içinde,uslüp ve biçim özelliği değiştirilmeden geliştirilmesi ve çağdaş bir yapıya kavuşturulması’’ sözleri ile ulusal müziğin özünü koruyarak geliştirilmesini vurgulamıştır.

 

Atatürk’ün yaptığı Türk müzik inkilabınınn kısaca; ‘’türk müziğinin kendisine özgü geleneksel yapısı içinde, uslüp ve biçim özelliği değiştirilmeden geliştirilmesi ve çağdaş bir yapıya kavuşturulması’’ diye özetleyebiliriz.

 

Türkiye’miz müzik alanında dünyadaki saygın ülkeler arasında yer almaktadır. Ülkemizin müzikalanında bu kadar ilerlemesinin en büyük nedeni, Atatük’ün belirlediği müzik ilkeleri doğrultusunda Cumhuriyet Döneminde başlatılan çalışmaların günümüze kadar aynı hızla devam etmesidir.

 

Ç. ATATÜRK’ÜN BELİRLEDİĞİ MÜZİK İLKELERİ DOĞRULTUSUNDA YAPILAN ÇALIŞMALAR VE SAĞLANAN GELİŞMELER

Atatürk’ün müzikle ilgili görüşlerini hayata geçirmesinde uyulması gereken temel düşünceler, onun belirlediği müzik ilkelerine dayanmaktadır.

 

Türk müziği, türk müzik inkılabından sonra her yönüyle bir atılım içine girmiştirn. Ulusallıktan çağdaşlığa çağdaşlıktan evrenselliğe ilkesiyle yapılan çalışmalar sonucu, müziğimizde büyük gelişmeler sağlanmıştır. Müzikile ilgili gelişmeler doğrultusunda amaçları gerçekleştirmek için çeşitli müzik kurum ve kuruşları açılmış,burada eğitim gören nöğrenciler, Atatürk’ün belirlediği ilkeler doğrultusunda yetiştirilmiştir. Bu çalışmalar, devam ederek günümüze kadar gelmiştir.

 

Atatürk’ün belirlediği müzik ilkeleri doğrultusunda yapılan çalışmaları ve sağlanan gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz.

  • Türk halk ezgileri derlenmiş, notaya alınmış ve yayımlanmıştır.
  • Bu eserleri seslendirmek ve yorumlamak için orkestıralar ve korolar kurulmuştur.
  • Müziğimizde yeni bir kavram olan çok seslilik kullanılmaya başlanmıştır.
  • Halk ezgilerinin, batı tekniği ile çok seslendirme çalışmaları yapılmıştır.
  • Aynı ezgilerimiz, çağdaş tekniklerle işlenerek özgün eserler bestelenmiştir.
  • İlk türk operası olan “Özsoy Operası “Ahmet Adnan Saygun tarafından bestelenip sahneye koyulmuştur.
  • Türkçe operalar sahneye konulmuştur.
  • Geleneksel Türk halk müziği,geleneksel Türk sanat müziği ve çağdaş çok sesli Türk müziği alanlarında değerli sanatçılar ve öğretmenler yetiştirilmiştir.
  • Çeşitli üniverstelere bağlı fakültelerde müzik bölümleri açılmıştır.
  • Çeşitli müzik guruplarımız yurt dışında düzenlenen festivallere katılarak büyük başarılar elde etmişlerdir.
  • Ülkemizde, uluslar arası özelliğe sahip bir çok müzik festivali düzenlenmektedir.