ENVER PAŞA

Enver Paşa Konuşuyor!

Milli Mücadelenin mühim simalarından Ali Fuat (Cebesoy) Paşa (yandaki resim), 1920 yılı sonlarında Garp Cephesi kumandanlığından alınmış ve o yılın 21 Kasım günü Moskova büyükelçiliğine tayin edilmiştir. Ali Fuat Paşa bu vazifede iken, İttihat ve Terakki başındaki firari "üç beyinsiz"den Enver ve Cemal Paşalarla Moskova'da bir görüşme yapmış ve I. Cihan Savaşı'nın mühim bazı meselelerinin iç yüzünü bu iki ittihatçıdan sorup öğrenmiştir. Ki, Ali Fuat Cebesoy'un bu mevzuda anlattıkları, İttihat ve Terakki'nin bu iki meşhur sergerdesinin şahsiyetlerini, daha doğrusu beyinsizliklerini tesbite kafidir!.. Diyor ki, Ali Fuat Paşa hatıratında:
1921 senesinde Moskova'da büyükelçi sıfatıyla bulunurken Enver ve Cemal Paşalarla konuştum. Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı ve başkumandan vekili olan Enver Paşa, Türk harbini başından sonuna kadar en geniş bir salahiyetle idare etmişti. Cemal Paşa'ya gelince, Bahriye Nazırlığını muhafaza etmekle beraber bilfiil Sina cephesinde IV. Ordu Kumandanı olarak bulunmuştu. Meşhur Kanal yürüyüşü onun eseriydi.
Bir akşam her ikisini de yemeğe davet etmiş, yemekten sonra kahvelerimizi içerken Enver Paşa'ya sormuştum:
-Paşam, cüretimi af buyurun, Harb-i Umumi'deki Türk harbinin bizce gizli kalmış bazı mühim noktalarını aydınlatır mısınız?
Böyle bir suale intizar etmiyormuş gibi bir hali vardı, ellerini ovuşturdu;
-Bunları yazmayı çok isterdim. İnşallah bir gün memlekete dönmek kısmet olursa, benim için bir borç olan bu vazifeyi yerine getirmeye çalışacağım.
Maksadımı anlamamış gibi davranıyordu. Israr ettim:
-Bu vazifeyi yine etraflı bir şekilde yaparsınız Paşa'm; öğrenmek istediğim hususlar o kadar geniş olmayacaktır.
Durakladı sonra,
-Peki yalnız bir şartım var. Siz sormak istediğiniz sualleri hazırlarsınız, böyle daha iyi olur, hafızamı kolay işletmek imkanını verirsiniz.
-Ne zaman emredersiniz?
-Bir maniniz yoksa, mesela yarın akşam.
Cemal Paşa da söze karıştı:
-Belki benim söyleyeceklerim de bulunur.
Ertesi akşam tekrar buluştuk, hazırlığım tamamdı. İlk sualim şu oldu:
-Paşa Hazretleri, ben de kabul ediyorum ki, Avrupa merkezi devletleri ile ittifak etmemiz o günlerin şartlarına göre zaruri idi. Fakat, harbin yıllarca uzama ihtimali düşünülerek, harbe girmemiz mümkün olduğu kadar tehir edilemez miydi?
Enver Paşa, bu suali pek kısa bir şekilde cevaplandırdı. Teferruata girmekten çekiniyordu. Dedi ki:
-Alman devletinin kudret-i askeriyyesini yakından biliyordum. Harbin çabuk biteceğini tahmin etmiştim. Tedbirlerimi buna göre almıştım.
-Harbin başlamasından iki ay sonra Marn Meydan Muharebesi'nde Alman kudret-i askeriyyesinin daha fazla ileri gidemeyeceği anlaşılmış olduğuna göre, harbin uzayacağına hükmedemez miydiniz?
-Marn'dan sonra Rusya'ya karşı kazanılan muzafferiyetlerden Alman kudret-i askeriyesinin devam edeceğine bir defa daha kani olmuştum.
Sözü Şarıkamış'a getirdim:
-Alman askeri kudretinin devam edeceğine inandığınız bir sırada ve kara kışın en hüküm sürdüğü aylarda alelacele Sarıkamış taarruzuna neden lüzum görmüştünüz?.. Bu harekatı daha sonralara bırakmak acaba mümkün olamaz mıydı?..
Eski Başkumandan vekilinin gözleri dumanlanmıştı. On binlerce vatan evladının mahvına sebep olan bu felaketli taarruzun bütün mesuliyeti onun üzerinde toplanıyordu. Sağ elinin parmakları ile kır düşmüş saçlarını kararlaştırdı:
-Almanlar netice verecek kat'i meydan muharebelerine doğru yürürken, bizleri ataletle ithama başlamışlardı. Bu sebeple, Sarıkamış taarruzu, tamamen askeri bir lüzum üzerine yapılmıştır.
Devam edelim Ali Fuat Paşa'nın anlattıklarını okumaya... Paşa, Mısır Seferi'ne temasla soruyor:
-İngilizler, Avrupa harp mıntıkalarına Asya'dan takviye göndermeden evvel imparatorluk yollarını ve Hindistan'ı müdafaa etmek için Basra Körfezi'nde ve Süveyş Kanalı'ndabir ileri hareket maksadıyla hazırlanırken çok noksan vasıta, teçhizat ve az bir kuvvetle uzun menzil yollarını aylarca yürüdükten sonra Mısır'ın fethini nasıl düşünebilirdiniz?
Enver Paşa, eski Bahriye Nazırı ve IV. Ordu Kumandanı'nın yüzüne baktı:
-Mısır'ın ve Arabistan'ın salahiyetli ricali, "İngilizlerin devam edecek olan hazırlıkları tamamlanmadan evvel eğer siz süratle tedarik edebileceğiniz kuvvet ve vasıtalarla Süveyş Kanalı önünde görünecek olursanız, Mısır halkının İngilizleri arkadan vuracağına ve bütün hazırlıkları bozabileceğine inanabilirsiniz. Bundan başka, İslam aleminde Mısır'ın kurtarılmasının ne kadar büyük bir intibah uyandıracağını düşünebilirsiniz" dediler. Ben de, bütün bu ihtimalleri göz önünde bulundurarak, az bir riskle Süveyş Kanalı'na birinci taarruzu yaptırdım.
Cemal Paşa'ya döndü:
-Öyle değil mi Paşa'm?
Paşa, kader arkadaşının sözlerini tasdik etti. Şimdi söz sırası onundu. Bana,
-Baalbek mülakatını hatırlıyor musunuz?
Diye sordu.
Aradan sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen bu mülakatı bütün teferruatıyla hatırlıyordum. Hatta, o zaman yanımdan hiç eksik etmediğim not defterime bazı satırlarda yazmıştım. Harbe takaddüm eden günlerde idi. Merkezi Şam'da bulunan dördüncü Ordunun müfettişi Halepli Zeki Paşa, Sekizinci Ordu Kumandanını da Miralay Mersinli Cemal Bey'di. Ben, bu kolordunun erkan-ı harbiye reisi idim. 14 Aralık 1914'te 25'inci Fırka Karargahı ile Şam'dan çöle hareket etmezden bir veya iki gün evvel Cemal Paşa'nın emriyle Baalbek'e gelmiş olan Mısır hidivi Abbas Hilmi Paşa'yı ziyaret etmek maksadıyla Baalbek'e gitmiştik. Muvasalatımızın akşamı yemeğe oturmadan evvel hidiv Abbas Hilmi Paşa, Cemal Paşa ve ben Mısır hareketinin gayeleri hakkında bir müdavele-i efkarda bulunmuştuk. Cemal Paşa, beni cesur bir kumandan olarak takdim ettikten sonra,
-Fakat Mısır'ın feth edileceğine inanmıyor, demişti.
Abbas Hilmi Paşa,
-Babası İsmail Fazıl Paşa'yı tanırım. Oğlunun da iyi bir asker olduğunu işitmiştim.
İltifatında bulunmuş sonra bana dönmüştü:
-Ben Mısır'ın hidivi olmak sıfatıyla size şunu temin edebilirim ki, Osmanlı ordusu Kanal'da görünür görünmez Mısır halkı İngiltere'nin işgal kuvvetleri aleyhine isyan edecekler, onları her taraftan sıkıştıracaklardır. Üç fırka kadar olunan dağınık bir vaziyette bulunan İngilizler arkadan ve yandan Mısırlıların taarruzuna uğrarken, cepheden de Osmanlı fırkalarının hücumuna maruz kalacaktır. Her taraftan çevrilen İngilizlerin silahlarını bırakmakta gecikmeyecekleri muhakkaktır. Bundan sonra Mısır'ın kapıları Osmnalı kuvvetlerine açılmış olacaktır!..
Hidiv hayal peşinde koşuyordu. Fakat bunu yüzüne vurmaya ne terbiyem ve ne de vaziyetim müsaitti. Dedim ki:
-Gerek Cemal Paşa Hazretlerinin ve gerekse zat-ı devletinizin fikirleri ben deniz için pek muhteremdir. Yalnız, mısır halkının yıllardan beri silah taşımak ve kullanmaktan men edildiği malum-i alileridir. Herhangi bir isyan hareketi için evvelden hazırlık yapıldığına dair de en ufak bir malumata bugün için sahip değiliz.
Bu sözlerimle, muhatabıma nazikane bir şekilde anlatmak istemiştim ki, Mısır halkının isyanı hususu mutasaver hareket planımızda bir hakiki amil olamaz.
Cemal Paşa'nın sekiz yıl sonra bana Moskova'da hazırlattığı Baalbek mülakatı işte bu idi. Hidiv'in sözleriyle Enver Paşa'nın sözlerini kuvvetlendirmek için sormuştu.
-Evet hatırlıyorum Paşa Hazretleri, her halde Abbas Hilmi Paşa'nın sözlerini şahit olarak göstereceksiniz!.. Fakat, Mısır Seferinin hakiki amilleri acaba bunlar mıydı?..
Eski bahriye nazırı ile eski başkumandan vekili göz göze gelmişlerdi. Her ikisi acı ve mesuliyeti ağır olan o günleri hatırlamışlardı:
-Başka devletlerle müttefik olarak harbe girildiği zaman en kuvvetlinin veya kendisinden daima yardım beklenenin diğerleri üzerinde tesirleri çok olur. Ve hatta bu tesir, bir mıknatısın zayıf maddeleri çekmesi kuvvetini tanzir eder.
Cemal Paşa, Almanlar'ı kastediyordu. Fakat bunu kapalı bir şekilde söylemişti. Enver Paşa, arkadaşının sözlerini daha açık bir şekle soktu:
-Heniz harbe girmediğimiz bir zamanda Alman orduları erkan-ı harbiye-i umumiye reisi Fon Moltke bir çok ihtiyaç ve taleplerimize cevap vermediği halde, bizim, Avusturya'nın yükünü hafifletmek için askeri harekete geçmemizi ve buna erken başlamamızı istemişti. Rus ve İngiliz kuvvetlerini Osmanlı hudutlarında bağlamak gayesiyle Kafkasya ve Mısır'a karşı harekete derhal girmemizi talep etmişti.
Vakit ilerliyordu, paşaları daha fazla yormak istemedim. Selametlerken, Enver Paşa,
-Konuşmalarımız faydalı oluyor. Adeta Harb-i Umumi'nin bir muhasebesini yaptık. Mütebaki kısımlarına isterseniz devam edebiliriz.
Vaadinde bulunmuştu. Bu fırsatı kaçırmadım, iki gün sonra tekrar karşı karşıya gelmiş ve kaldığımız yerden başlamıştık. Sordum:
-Çanakkale'de muzaffer olmuştuk. Bu muzafferiyet Şark'ta ve İslam aleminde çok iyi karşılanmıştı. Avrupa'da harp uzadıkça Avusturya İmparatorluğunun yalnız İtalyanlara karşı durabildiği, fakak Ruslar önünde daima mağlup oldukları görülüyordu. Almanların, bunları takviye etmek yüzünden artık inisiyatifi ele alamadıkları anlaşılıyordu. Harp, merkezi devletler için bir müdafaa şekli almış sayılabilirdi. Biz neden evvela Gaçilya'ya ve sonraları da Romanya ve Makedonya'ya en güzide zabit ve askerlerimizden müteşekkil üç kolordumuzu gönderdik?..
Enver Paşa, bu sualime şu cevabı vermişti:
-Almanya bizi iknaya çalışıyordu ve diyordu ki: "Alman kıtalarını büyük mikyasta Avusturya'da, Romanya'da ve Makedonya'da kullanmaya mecbur olursam artık bir daha inisiyatifi ele alıp Fransız cephesinde kat'i neticeli bir muharebe veremem. Mümkün olduğu kadar Avusturya ve Bulgarlara yardım etmeniz lazımdır ki, ben Fransız cephesinde inisiyatifi ele alacak kadar kuvvet toplayabileyim".
-Paşa Hazretleri, "Sina ve Irak cephelerindeki muvaffakiyetsizliğimiz Arapları aleyhimize çevirtmeye başlamıştı. Avusturya ve Bulgarlara yardım etmek mecburiyetinde kaldık ve bu yüzden harice kuvvet gönderdim" buyurmuştunuz. İngilizler Sina ve Irak'ta büyük ordularla taarruza kalkarken Ruslar Erzurum'u zapt etmiş, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan'ı almış, Çapakçur Boğazını tehdide başlamıştı. Her taraftan taarruza uğradığımız bu sırada, neden bir taraftan harice kuvvet yollarken diğer taraftan Medine'de, Gazze'de, Tellü'ş-Şeria'da ve bilahare Nablus'ta ve Bağdad'ın cenubunda zayıf birlikler toplanıp takviye edilerek daha emin mevzilerde muhasımlarımızı karşılamak münasip olmaz mıydı?..
-Bu cephelerde Alman generalleri zaruri olarak kumandanlığa kabul edilmiş ve kendilerine geniş salahiyetler verilmişti. Binaenaleyh, hareketlerine fazla müdahale edemiyorduk.
Devam edelim, Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın Enver Paşa'ya sorduğu sualleri ve aldığı cevapları okumaya:
-Irak cephesinde Von der Golç'tan sonra Türk kumandanları kumandayı ele almışlardı. Bunlara, faik kuvvetler karşısında gerilere, düşmanı derli toplu mevzilerde karşılamaları için emir verilemez miydi?..
Enver Paşa'nın bu sefer de Almanlar'ı itham edeceğini tahmin etmiştim. Nitekim tahminimde yanılmadığım anlaşıldı:
-Filistin cephesindeki Alman kumandanları Irak'taki kuvvetlerimizin daha gerilere çekilmesine rıza göstermiyorlardı, cenahların tehlikeye gireceğini iddia ediyorlardı.
-Ruslar harp sahnesinden çekilmeyip de harbe devam etselerdi, şarkta büyük Rus ve cenupta İngiliz orduları Maazallah Anadolu içerilerine kadar yürümüş olsalardı, Anadolu'nun bir istiladan kurtarılması mümkün olabilir miydi?.. İngilizlerle Ruslar, Osmanlı Devletinin tasfiyesi ve taksimi hususnda anlaşmışlardı. Hisselerine düşecek kısımları almak maksadıyla en büyük ordularını şark ve cenuptan Anadolu'ya sürmeleri ihtimali karşısında 120 bin kişilik bir ordumuzu memleket dışına çıkarmayı ihtiyatlı bir hareket olarak kabul eder misiniz?..
-Müttefik devletlerin harplerinde hangi devletin daha kuvvetli ve hangi devletin harp sanayii daha kuvvetli ve zengin olan müttefiklerine ram olmaya mecbur kalıyor. Bir de, vaziyet ve şartlar da harbin devamı esnasında bu derece vazıh olamıyor. Rusların 1917'de harp sahnesinden çekilmesi ve sulh yapması bizim için hiç şüphesiz büyük bir kazanç olmuştur.
Eski kumandan vekili biraz durmuş ve sonra şu samimi itiraf ile cevabını tamamlamıştır:
-Ne çare ki, müttefiklerimizle beraber bu yeni vaziyetten kafi derecede istifade edemedik. Buna ben de kaniyim.
-Yoruldunuz sa burada keselim Paşa'm!..
Mütevazi bir tavırla,
-Yok!. Yorulmadım, bilakis açılıyorum. Hem bir daha birbirimizi nereden bulacağız?
Bunları söylerken adeta sesi titriyordu. Cemal Paşa'nın gözleri de uzaklara takılıp kalmıştı. Kim bilir neler düşünüyordu?. Gurbet çok acı şey. Bu manzara karşısında susmuştum.
-Neden sormuyorsunuz?..
-Son bir sualim var Paşa'm. Bu suretle Harb-i Umumi'nin bence müphem gibi görünen bazı noktaları aydınlanmış olacak. 9 Haziran 1918'de Batum, Kars ve Bayezid mıntıkalarında süratle ve mükemmelen dört fırkalı Üçüncü Ordu'yu ve altı fırkalı Dokuzuncu Ordu'yu teşkile muvaffak oldunuz. Bunları Batum şimaline gönderecek ve Kafkas Azerbaycanı ile Acemistan Azerbaycanı'nın işgaline memur edecek yerde, şark hudutlarınıza o zamanın şartlarına göre kafi derecede bir kuvvet bıraktıktan sonra, umumi bir ihtiyat olarak Anadolu'nun içlerine çekemez miydiniz? Ruslardan kalmış olan bir çok silah, cephane, harp malzemesi ve teçhizatı Anadolu'nun emin mahallerinde yığdıramaz mıydınız?..
-Harbin, 1918'de aleyhimize olarak nihayet bulacağını tahmin etmemiştim. Bizden ve Almanya'dan evvel Bulgarların ve Avusturyalıların çökeceğini ve memleketimizin bundan sonra garptan bir yardım beklemeyeceğini düşünmüştüm. Bu sebeple şarkta memleketimiz için bir dayanak bir kuvvet menbaı aramaya mecbur oldum. Bu maksadı temin edebilmek için de iki ordu kurarak Kafkaslara ve Acemistan'a doğru sevketmiştim. Eğer cephemizin çökmesi felaketi Birkaç ay daha sonraya kalmış olsaydı, hem şarkta temine çalıştığım ikmal menbalarını temin ve hem de Anadolu'nun ortalarında kuvvetli ihtiyatlar yığmayı vücuda getirecektim. Birincisini temin ederken, hem müttefiklerimiz hem de biz mağlup olmuştuk.
Ali Fuat (Cebesoy) Paşa'nın, Enver ve Cemal Paşalarla yaptığı Harb-i Umumi mevzuundaki mülakat burada bitiyor... Ancak, Ali Fuat Paşa'nın bu mülakatı noksandır!.. Enver Paşa'ya neden, niçin "Bey" iken "Paşa" oluverdiği, Harbiye Nezareti başına nasıl geçtiği, devleti Harb-i Umumi badiresi içine atan iki Alman zırhlısının Çanakkale boğazından yurdumuza girmesine niçin müsaade ettiği ve böylece devleti harbe sürüklerken, başta devrin padişahı olmak üzere neden kimseye haber vermediği, yapılan bu harekete ne ad verilmesi gerektiği sorulmalı idi!..
Ali Fuat Paşa'nın sorduğu suallere Enver Paşa'nın verdiği cevaplara dikkat ediniz. Bu suallerin hemen hepsinde Enver Paşa'nın cevabı, "Tahmin edememiştim", "Düşünememiştim" gibi hep acz ifade eden cümlelerdir!. Enver Paşa'nın bu çeşit cümlelerinden sonra ona şunu sormak gerekti: Madem bu derece acizdin, her kurmay subayının bilmesi gereken askeri meseleleri anlayamayacak derecede beyinsiz idin, o halde Harbiye Nezareti koltuğuna niçin oturdun ve başkumandan vekilliğini omuzlayacak, Napolyonluğuna inanıp yüz binlerce vatan evladını kuş beynince ne diye heba ettin?!..
Napolyon'a özenen Enver Paşa çılgınına bu sual sorulmalı ve o çılgın çekeceği vicdan azabı ile başbaşa bırakılmalı idi!..
Enver Paşa, "Harp sanayiinden mahrum devlet, harp sanayii daha kuvvetli ve zengin olan müttefikine ram olmaya mecbur kalıyor" diyor. Doğrudur ve cevapları içinde gerçek olanı da budur.. Ancak, şahsi iktidarı uğruna etrafındaki fedailerle ve tabanca kuvvetiyle, "Bey" iken "Paşa" oluveren ve sonra Harbiye Nezareti koltuğuna oturup, devrin devlet başkanına haber vermeden devleti harbe sürükleyen, kendisinde bu derece iktidar ve salahiyet gören bu nevzuhur başkumandan vekili, sahip olduğu böylesine iktidar ve salahiyete rağmen, harp sanayii mevzuunda neden bir tedbir almamış, niçin harp sanayii kuvvetli müttefiklerine ram olmuştur?!.. Bir anda babasını ve kardeşini "Paşa" yapıveren, orduyu ve devletin istihbarat teşkilatını Almanlar eline teslim eden, etrafındaki fedaileri şahsi iktidarı uğruna kullanan, Sultan Reşad'ın saltanatına itibar etmeyip keyfi hareketlerini sürdüren ve daha neleri irtikap eden bu Harbiye Nazırı, acaba harp sanayii mevzuunda neden bir tedbir almamış, vakit mi bulamamıştır, yoksa "askeri kudretini yakından bildiği ve bu kudretin devam edeceğine inandığı" Alman dostları mı, onun harp sanayii yolunda atacağı adıma mani olmuşlardır?!.. Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın, Enver Paşa ile yaptığı pek ibra-temiz mülakata böylece kısaca temas ederken, Enver Paşa'nın hatıratını elinde bulunduran Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş gayesini hatırlayarak, bu hatıratı sahih bir şekilde bir an evvel yayınlamasını temenni eder, bir beyinsizin çılgınlıklarını ve o çılgınlıkla Osmanlı İmparatorluğunun neden, niçin, nasıl batırıldığını o beyinsizin kaleminden okumayı arzuladığımızı Türk Tarih Kurumu yetkililerine hatırlatırız!..*



Güncel Bilgiler - 2

1. Avrupa topluluğunun Avrupa Birliği adını almasını sağlayan ve Avrupa Birliği' ni kuran antlaşma NİCE ANTLAŞMASI.

2. AB' nin ilk daimi başkanı BELÇİKA başkanıdır.

3. Ekim 2009' da Türkiye ile SURİYE arasında vize uygulaması karşılıklı olarak kaldırıldı.

4. 2008 yılının Temmuz ayında kuruluş çalışmaları başlayan Akdeniz Birliği' nin merkezi BARCELONA.

5. Organik tarım ili İZMİR seçildi.

6. BALİ, Endonezya' nın başkentidir.

7. 2015 EXPO İtalya- Milano' da yapılacaktır.

8. 2011' de Erzurum- Palandöken Üniversitelerarası Kış Olimpiyatları düzenlendi.

9. Dünya Bankası' nın İnsan Kaynaklarından sorumlu başkan yardımcılığına atanan ve 11 MART 2008' de göreve başlayan Türk ekonomisti HASAN TULUY' dur.

10. Paradan YENİ ibaresinin çıkarılması 1 OCAK 2009

11. YÖK tarafından onaylanarak Türkiye' nin internet üzerinden ilk lisans programını açan üniversite SAKARYA ÜNİVERSİTESİ' dir.

12. İlk olarak 1930 yılında tespit edilen, ancak daha sonra değişim geçirerek insanları etkileyen, Nisan 2009' dan itibaren saldırgan ve ölümcül bir şekle bürünen virüs H1N1 virüsü. İlk ortaya çıktığı ülke MEKSİKA.

13. UNESCO, şu ana kadar Türkiye' den 10 kültürel varlığı Dünya Miras Listesi' ne eklemiştir. Bunlar:

-Göreme Tarihi Milli Parkı ve Kapadokya (1985)

-Divriği Ulu Camii ve Melike Turhan Darüşşifası (1985)

-İstanbul' un Tarihi Yerleri (1985)

-Hattuşaş (1986)

-Nemrut Dağı (1987)

-Hierapolis-Pamukkale (1988)

-Xanthos-Letoon (1988)

-Safranbolu-Karabük (1994)

-Truva (Antik Şehir) (1998)

-Mardin, Midyat, Hasankeyf, Batman

-Manas Destanı.

14. 2008 yılı BM tarafından " patates yılı" ilan edildi. 2007 yılında AB' ye giren ülkeler Romanya-Bulgaristan.

15. 2008 yılı Rusya' da " Türk Kültür Yılı" ilan edilmiş ve etkinlikler yapılmıştır.

16. Küresel ısınma nobel ödülünü AL GORE aldı.

17. 1 OCAK 2008' de MALTA ve GÜNEY KIBRIS RUM kesimi Avrupa para birimi EURO' ya geçmiştir.

18. 25 TEMMUZ 2007 'de TÜRKİYE, BM Genel Kurulu başkan yardımcılığına seçildi.

19. Avrupa Parlementosunda en fazla üye temsil eden AB ülkesi ALMANYA' dır.

20. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğinin görevini Banki-Mon yürütmektedir.

21. 2009 yılında IMF ve Dünya Bankası Güvernörler Kurulu toplantısı İstanbul da yapıldı.

22. G-8 2007 yılı Haziran ayında Almanya' da toplandı.

23. Nobel Ödülü sadece MATEMATİK dalında ödül almamıştır.

24. T.C. kimlik no uygulaması 01.01.2007' de yürürlüğe girdi.

25. Kimyasal silahı ilk kullanan devlet ALMANYA.

26. AB' ye üye olmak isteyenler ilk olarak Avrupa Konseyi' ne başvuruda bulunurlar.

27. 2007 sonunda KYOTO SÖZLEŞMESİ' ni ABD, Türkiye, Avustralya imzaladı.

28. 2007 Dünya Folklor yarışmasında Türkiye Polonya' da Dünya 1.'si olmuştur.

29. 2007 Karadeniz oyunları Trabzon' da yapıldı.

30. 2008, G-8 ev sahibi olan ülke JAPONYA' dır.

31. 2008 EUROVİSİON yarışması SIRBİSTAN-BELGRAD' da 22-24 Mayısta yapıldı.

32. 2008 Olimpiyatları Çin Pekin' de yapıldı.

33. 2008 Avrupa şampiyonasını Avusturya-Türkiye organize etti. Türkiye ülke olarak 4 kez katılmıştır.

34. 2008 Türkiye' de YAHYA KEMAL yılı ilan edildi.

35. 2009 yılı dünyada KATİP ÇELEBİ ve HACI BEKTAŞ-I VELİ yılı oldu.

36. 2009 FRANSA' da TÜRK YILI olarak kutlandı.

37. 2009 Akdeniz Oyunları İTALYA' da oynandı.



Güncel Bilgiler - 3

1. Türkiye petrolleri, Anonim ortaklığı ile " Brezilya" firması Petrobras' ın işbirliğinde Karadeniz' de sondaj çalışması yapmak için Norveç' ten yola çıkan dünyanın ikinci büyük petrol arama platformunun adı LEİV EİRİKSSON. Çalışma SİNOP' TA yapılacaktır.

2. 1 Temmuz 2010 tarihinden itibaren Avrupa Birliği dönem başkanlığını devralacak olan ülke BELÇİKA.

3. Birçok sinema filmine imza atmış, başta Hababam Sınıfı filmini çeken 2009' da vefat etmiş olan ünlü sinema yönetmeni ZEKİ ÖKTEN.

4. TBMM' nin 2009 Onur Ödülü PROF. DR. KEMAL KARPAT' a verildi.

5. Kasım 2009 Samsun-Ceyhan boru hattı projesi TÜRKİYE-RUSYA-İTALYA arasında imzalandı.

6. 2010 Kış Olimpiyatları KANADA' nın VANCOUVER kentinde düzenlendi.

7. NATO Güvenlik Konferansı toplantısı 2009 yılı Nisan ayında STRASBOURG' da yapıldı.

8. Fatih Akın " SAUL KİTCHEN" filmiyle Venedik Film Festivali' nde jüri özel ödülünü kazandı.

9. 2010 Avrupa Kültür Başkentleri İSTANBUL, PECS-MACARİSTAN ve RUHR-ALMANYA.

10. Ermenistan ile Türkiye arasındaki protokol İSVİÇRE 'nin ZÜRİCH şehrinde imzalandı.

11. 2009 İMF ve Dünya Bankası' nın Yıllık toplantıları İSTANBUL' da yapıldı.

12. 2009 Cumhurbaşkanlığı Kültür-Sanat Yüksek Ödüllerinden sinema dalındaki ödülü NURİ BİLGE CEYLAN aldı.

13. Birleşmiş Milletler Dünya İklim Zirvesi KOPENHAG ' da düzenlendi.

14. Orhan Pamuk' un "KAR" adlı romanı son 10 yılın en iyi romanı seçildi.

15. 2010 Dünya Basketbol şampiyonası TÜRKİYE' de yapıldı.

16. Türkiye' de yapılacak olan 2011 Avrupa Gençlik Olimpiyatları TRABZON' da yapıldı.

17. EXPO 2016 ANTALYA' da yapılacak.

18. G-20 zirvesi 2009 yılında İNGİLTERE- LONDRA' da yapılmıştır.

19. 2010 yılı JAPONYA yılı.

20. 2008 Kaşgarlı Mahmut, 2007 Mevlana yılı.

21. Unesco 2009 yılını KATİP ÇELEBİ yılı ilan etti.

22. 1 Temmuz 2010' dan itibaren Avrupa Birliği dönem başkanlığını BELÇİKA devraldı.

23. Mart 2009' da Dünya Su Platformu İSTANBUL' da düzenlendi.

24. Mayıs ayında vefat eden ünlü Türk opera sanatçımız LEYLA GENCER' dir. İtalya' nın MİLANO kentinde vefat etmiştir.

25. 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası TÜRKİYE' de ANKARA, KAYSERİ , İZMİR' de yapıldı.

26. Avrupa dönem başkanlığı ÇEK CUMHURİYETİ' nden İSPANYA' ya geçti.

27. 2010 Dünya Futbol Şampiyonası GÜNEY AFRİKA' da düzenlendi.

28. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi' nin Türk olan ilk kadın yargıcı AYŞE IŞIL KARAKAŞ' tır.

29. Pakistan' ın ilk kadın Başbakanı, aynı zamanda 2007' de öldürüldü. BENAZİR BUTTO.

30. 2011' de BULGARİSTAN ve ROMANYA SCHENGEN' e üye olacak.

31. Nobel ödüllerini dağıtan ülke İSVEÇ.

32. 2013 Akdeniz Oyunları Yunanistan' ın VOLOS kentinde düzenlenecek.

33. 2012' de süreci dolacak olan KYOTO PROTOKOLÜ' nün yerine BALİ KONFERANSI geçecek.

34. Avrupa Topluluğunun Avrupa Birliği adını almasını sağlayan ve Avrupa Birliği' ni kuran antlaşma NİCE ANTLAŞMASI.



iKİNCİ dÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ ve SONRASI TÜRKİYE' DE EKONOMİK DURUM

Ikinci Dünya Savaşı Yıllarında ve Sonrasında Ekonomik Durum

1930'lu yılların başından itibaren Japonya, Italya ve Almanya hızla silahlanmaya başladı. Önce Japonya 1931'de Mançurya'yı, 1937'de de Çin'i işgal etti. Sonra Italya 1936'da Habeşistan'ı ele geçirdi. Arkadan dünyayı ele geçirme hayalleri içinde olan Hitler'e sıra geldi. Mart 1938'de Avusturya'nın Nazi Başkanının çağrısı üzerine, Alman Nazi Ordusu bu ülkeye girdi. Eylül 1938'de Almanlar Çekoslovakya'nın bir kısmını işgal ettiler. 14 Mart 1939'da tamamını ele geçirdiler. Almanya ve Italya "mihver devletler" cephesini kurdular. Almanlar savaş ilan etmeden, 1 Eylül 1939'da Polonya'ya girdiler. Polonya karşı koyunca II. Dünya Savaşı başladı. Polonya ile yardım anlaşması imzalamış bulunan Ingiltere ve Fransa da Almanya'ya savaş ilan ettiler. Almanlar Polonya'yı Ruslar ile paylaşırken, Amerikalılar tarafsızlıklarını ilan ettiler. Fakat ABD'nin tarafsızlığı kısa sürdü. Önce Eylül 1940'ta Japonya, Almanya ve Italya arasında karşılıklı askeri yardımlaşmayı öngören üçlü "mihfer" anlaşması imzalandı. Sonra 7 Aralık 1941 sabahı Japonlar 360 uçakla ABD'nin Pasifik'teki deniz ve hava üssüne saldırdılar. Iki saat içinde 14 savaş gemisini hatırdılar, 350 uçağı parçaladılar ve 3600 askeri öldürdüler. ABD hem Japonya hem de Almanya ile savaşmak ve Japonya'yı durdurmak için ise 6 ve 9 Ağustos 1945 Hiroşima ve Nagasaki'ye atom bombası atmak zorunda kaldı. 2 Eylül'de Japonya teslim oldu.
Savaş ABD'yi tek güç haline getirirken bu ülkenin parası da a-nahtar para durumuna geldi. Avrupa'daki faşist yönetimlerin baskısından kaçan Musevi kökenli bilim adamları ABD'nin bilim ve teknoloji alanında da önder ülke olmasına büyük katkı sağladılar.
Almanlar Yugoslavya ve Yunanistan'ı ele geçirip Türkiye sınırına kadar gelmiş olmalarına rağmen, Türkiye bu büyük Savaşın dışında kalmayı başarmıştır. Dünya tarihinde eşi görülmemiş düzeyde asker ve. sivilin ölümüne yol açan bu savaşta Türkiye insan kaybetmemiştir. Türkiye 23 Şubat 1945'te Almanya'ya savaş ilan etti. Hitler 30 Nisan 1945'te intihar etti. 7 Mayıs 1945'te Almanya teslim oldu. Kesin olmamakla birlikte 7 milyonu Almanya'daki kamplarda olmak üzere 50 milyon civarında insan öldü. Birinci sırada 20 milyonla S. Rusya, sonra 8 milyon ile Çin, 5 milyon ile Polonya ve 4,5 milyon ile de Almanya...
Şimdi kısa başlıklar halinde önce Savaş yıllarında (1939-1945), ardından Savaş sonrası dönemde (1945-1950) Türkiye'de ekonomik olayları ve sonuçlarını değerlendirmeye çalışacağız.

Devletçiliğin Duraklama Yılları (1939-1945)
Dünyada sıcak savaşın adım adım ilerlediği günlerde Türk ulusu, 10 Kasım 1938'de Büyük Kurtarıcı'sini kaybetmişti. Ülke son sekiz yılda Devlet öncülüğünde planlı sanayileşme uygulamasıyla tamamlanan bir atılım göstermişti. Atatürk'ün rehberliğinde siyasal, sosyal, kültürel ve iktisadi reformları ardarda gerçekleştiren genç Türkiye Cumhuriyeti, artık çağdaş uygarlık hedefine A-tatürk'süz yürümek zorundaydı.
Atatürk öldüğünde Celal Bayar Başbakandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi, oybirliği içinde Cumhurbaşkanlığına Ismet Inönü'yü seçti. Inönü, Bayar Hükümetinin göreve devam etmesini
istedi. Gerek iktidar partisi olan CHP içinde ve gerekse kamuoyunda Inönü-Bayar beraberliğinin zoraki olduğu biliniyordu. Nitekim 25.1.1939'da C. Bayar, Hükümetin istifasını açıkladı. Inönü, istifayı kabul ettikten sonra Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam'ı hükümeti kurmakla görevlendirdi. Saydam Hükümeti'nin programında üç ana konu ağırlık taşımaktaydı. Demiryolu yapımının programa göre devam ettirilmesi, Devletçilik ilkelerine bağlılığın sürdürülmesi ve "denk bütçe politikası "nın titizlikle uygulanması...
Bu arada 23 Haziran 1939'da Hatay'ın Türkiye'ye katılmasıyla ülke yüzölçümü 767.119 km2, nüfusu da (1940 sayımına göre) 17.820.950'ye çıkmıştı.
Savaş ekonomisi nedeniyle iktisadi yatırımlar durmuştu. Yine de 1932-1939 yılları arasında Devletçilik uygulamaları çerçevesinde kamu iktisadi kuruluşlarının sayısı 31'den lll'e çıkmıştı. Avrupa'da savaş başlayınca, Türk hükümeti yaklaşık bir milyon çalışma yaşındaki insanı silah altına aldı. Bir yanda üretim faaliyetleri için yetişmiş işgücü ve kaynak sıkıntısı artarken, diğer yandan ülkenin tüketim harcamaları hızla yükseldi. Toplam talep karşısında toplam arz yetersiz kalınca, enflasyon oranındaki artış Hükü-met'in denetiminden çıktı. 1929 Büyük Bunalımı'nın tersine, bu kez tarım ürünleri fiyatları hızla yükselmeye başladı. Örneğin buğdayın fiyatı 13,5 kuruştan 100 kuruşa, zeytinyağı kilosu 85 kuruştan 350 kuruşa fırladı. Fiyatlar genel endeksi 1938-1943 arasında 5 misli yükseldi. 1940 yılında 17 milyon olan nüfusun %24'ü kentlerde geri kalanı kırsal kesimde yaşıyordu.
Iç fiyatlardaki bu artış, devletin her türlü tüketim malları piyasalarında büyük miktarlarda ve hacimde satın almalarda bulunmasının etkisiyle olmuştur. Üreticiler ve toptancı büyük tüccarlar stokçuluk, karaborsa gibi yollarla büyük kazançlar sağladılar. TC Merkez Bankası, artan fiyatlar karşısında kamu kuruluşlarının artan kredi ihtiyaçlarını karşılamak için, kredi tahsislerini her yıl büyütmek zorunda kalmıştır. 1938'de 89 milyon olan kredi hacmi 1944'te 773 milyona yükselmiştir. Buna bağlı olarak para arzı da 219 milyondan 995 milyona çıkmıştır. Atatürk ve Ismet Inönü'nün birlikte taviz vermeden uyguladıkları "denk bütçe ve sağlam para'" politikaları artık işlemez olmuştu.
1940 yılında Ingiltere ile yapılan Ödemeler Anlaşması ile Lira-Sterlin ilişkisi koşullara bağlı olarak, sabit bir tanımla 1£=520 kuruş olarak belirlendi. Ancak piyasa fiyatı bu resmi fiyatın çok üstündeydi. Mayıs 1941'de bir altın lira 28 kağıt lira idi. Cumhuriyet Altını savaş öncesinde 10,78 lira iken 1942'de 32 lira oldu.
Kısaca, bu savaşın doğurduğu olumsuz koşullar nedeniyle 1938-1943 dönemini kapsayacak şekilde hazırlanmış olan II. Beş Yıllık Sanayi Planı'nın uygulamaya konması mümkün olmamıştır. Dolayısıyla ülkede bu dönemde yatırımlar durmuş, üretim kapasitesi yerinde saymıştır. Ithalat zorluklan nedeniyle bazı üretim dallarında üretim düşmüştür. Işsizlik, askere alma yoluyla giderilmiştir.
Ord. Prof. Dr. I. C. Saraç'ın değerlendirmelerine göre, savaş yıllarında CHP Hükümetleri'nin iki temel iktisat politikası olmuştur: 1) Mal kıtlığının doğurduğu sıkıntıları hafifletmek, 2) Bazı kimselerin bu durumdan yararlanarak aşırı kazançlar sağlamalarını önlemek... Bu iki ana hedefe varmak için Devlet'in ekonomiye müdahaleleri artmıştır. Refik Saydam Hükümeti'nin 1940 yılının başında (26 Ocak) yürürlüğe koyduğu "Milli Müdafaa Kanunu" Hükümete ekonomi ve savunma alanında sınırsız diyebileceğimiz yetkiler vermiştir. 1941 yılına gelindiğinde Hükümet, bazı malların iç ve dış alım-satımını yapmak üzere Ticaret Bakanlığı'na bağlı olarak Ticaret Ofisi, ve Petrol Ofisi gibi kuruluşları faaliyete geçirdi. Ticaret Ofisi gıda ve temel tüketim malları, Petrol Ofisi ise petrol ürünleri ticaretinde tam yetkili kuruluşlar haline getirildiler.
Ayrıca 21 Mayıs 1941'de 4036 sayılı kanun ile Tütün, Tütün Mamulleri, Tuz ve Alkol Işletmeleri Genel Müdürlüğü kuruldu. Daha sonra bu kuruluşun adı Tekel Genel Müdürlüğü olarak değiştirildi.
Zonguldak havzasındaki tüm kömür yatakları 1940 yılında millileştirilerek Etibank tarafından kurulan Ereğli Kömür Işletme Müessesesi'ne devredilmiştir. Aynı yıl içinde Raman'da petrol bulunması ülkeyi sevince boğmuştur.
Hükümet dış politikada başarılı olup ülkeyi savaş dışında tutarken, içerdi büyük tüccar ve büyük çiftçilere karşı her türlü çareye başvurulduğu halde, netice alamıyordu. Bu durumu Prof. Dr. Yahya S. Tezel şöyle ifade ediyor: "Ardarda yayınlanan kararnamelere adeta meydan okurcasına hızlanan karaborsa ve ihtikar süreci Hükümet 'in sıkıntılarını artırıyordu. Bir yandan temel tüketim mallarında ciddi kıtlıklar içinde kalan geniş halk yığınları sefalete itilirken, öte yandan büyük vurgunların vurulması, yönetici kadronun bazı kesimlerinin tüccarlar ve büyük toprak ağalarına karşı tavır almalarına yol açtı. "
Köy okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirmek, kırsal kesimin kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere 17 Nisan 1940'da Köy Enstitüleri (3803 sayılı kanun) kuruldu. Bu yeniliğin ve gelişimin arkasında Cumhurbaşkanı I. Inönü, Milli Eğitim Bakanı H. A. Yücel ve eğitimci I. H. Tonguç vardı. Köy enstitüleri kuruldukları yörenin sosyo-ekonomik yapısının değişmesinde belirleyici olmuşlardı. Büyük kentlerden uzak kırsal bölgelerde kurulan bu okullarda köy öğretmeni yetiştirmek ana hedef idi. Enstitülerde ilkokuldan sonra 5 yıllık bir öğretim programı uygulanmaktaydı. Bu süre içinde 114 hafta "kültür", 58 hafta "tarım" ve 58 haftada "teknik" derslere yer veriliyordu. Teknik dersler sanat ve atölye dersleri olarak uygulamalı bir şekilde yürütülüyordu. Bu enstitülerde toplam 15.000 öğretmen ve 2.000 kadarda sağlıkçı yetiştirildi.
H. Ali Yücel'den sonra Milli Eğitim Bakanı olan Reşat Şemsettin Sirel zamanında önce bu enstitülerin yüksek kısımları kapatıldı. Sonrada teker teker enstitüler klasik öğretmen okullarına dönüştürüldüler.
Savaşın üçüncü yılına, yani 1942 yılına gelindiğinde, Türkiye'de büyük sermaye sahipleriyle Hükümet arasındaki soğuk savaş yeni boyutlar kazanmıştı. Özellikle, büyük halk çoğunluğunun temel gıda maddesi olan ekmek üretim ve dağıtımında ortaya çıkan yetersizlikleri ve karaborsayı gidermek için 1942 yılının Ocak ayında, önce Ankara'da hemen ardından Istanbul'da ekmek karneye bağlandı. Karneyle kişi başına 300 gr. ekmek alınabiliyordu. Fakat durum hızla kötüleştiğinden Nisan ayından itibaren miktar 175 gr'a indirildi. Bu durum 1 Eylül 1944 tarihine dek devam etti. Ekmek yanında çay ve şeker kıtlığının ve karaborsasının da sürdüğünü hatırlamalıyız.
Hükümet Milli Koruma Kanunu'nda gerekli düzeltmeleri sağlayarak, sanayi kuruluşlarının neleri hangi miktarlarda üreteceklerini ve tarımda büyük çiftçilerin neler yetiştireceklerini belirlemeye başlamıştır. Bu arada beklenmedik bir olay, Temmuz 1942'de Başbakan Refik Saydam'ın ölümü, hükümet değişikliğine yol açtı. Yeni Başbakan Şükrü Saraçoğlu ve yeni Ticaret Bakanı Behçet Uz, özel sektörle ekonomik savaşı sürdürmek istemediklerini göstermek için gıda ve tarım ürünleri piyasaları üzerindeki Devlet denetimini asgariye indirdi. Fakat özel sektör barıştan yana görünmedi ve fiyatlar hızla tırmanmaya başladı. Bu gelişme karşısında Devlet'in tepkisini Cumhurbaşkanı I.Inönü 1942 yılında Meclisi açarken, şöyle dile getiriyordu:
"Şuursuz bir ticaret havası, haklı sebepleri çok aşan bir pahalılık belası...Bulanık zamanı bir daha ele geçmez fırsat sayan eski çiftlik ağası ve elinden gelse teneffüs ettiğimiz havayı ticaret metası yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar... büyük bir milletin hayatına küstah bir surette kundak koymaya çalışmaktadır... "

1- Varlık Vergisi Öncesi ve Sonrası
Avrupa'da savaşan ülkelerde kamu ve özel sektörün tam bir dayanışma ve işbirliği içinde olduğu dönemde, belki de savaş dışında kaldığı için, Türkiye'de bu iki kesim arasında 1942 yılının Kasım ayında köprüler havaya uçuruldu! Cumhuriyet'in ilanından beri ülke yönetimini elinde tutan CHP, Meclis dışından gelen bu sert muhalefet karşısında Başbakan Ş. Saraçoğlu'na destek vererek, 12 Kasım 1942 tarihinde 4305 sayılı "Varlık Vergisi" kanun tasarısının kabulünü sağladı. Yasa olağanüstü koşullar nedeniyle "...bir defaya mahsus" olarak çıkarılmıştı. Verginin oranı ve matrahı kanunla belirlenmiş bir "servet vergisi" idi. Başbakan Ş. Saraçoğlu'na ve Maliye Bakanı Fuat Ağralı'ya göre yasayla şu sonuçları almak amaçlanmıştı:
â€" Enflasyonla mücadele için tedavülden para çekmek,
â€" Savaş yıllarında "çokpara kazanmış olanlardan " vergi almak,
â€" Devlet gelirlerini artırmak.
Bir başka gerekçeyi eski başbakanlardan ve o dönemin CHP içinde görevli olan S.Hayri Ürgüplü anılarında Başbakan ve Maliye Bakanı'ndan naklen şöyle anlatıyor:
"Istiklal Savaşı'ndaki fedakârlığa benzer bir fedakarlığın zorunlu olduğunu kesin bir dille ve heyecanla belirttiler. Istiklal Savaşında işgal altındaki Istanbul ve Izmir 'den gerekli yardım alınamamıştır. Şimdi en büyük fedakârlık oralardan gerekmektedir."
Yasa ile 15 günde 500 milyon TL toplanabileceği öngörülmüştü. Vergisini zamanında ödemeyenler için bedeni cezalar sözkonusu idi. Örneğin çeşitli kamu altyapı yatırımlarda çalışma gibi. Bu uygulama çerçevesinde Istanbul'dan Aşkale'ye çalışmaya gönderilenler oldu. Yabancı devletlerin vatandaşlarına tahakkuk ettirilen vergiye, ilgili ülkeler itiraz etti. Istanbul'da yaşayan yabancılara 80 milyon vergi kesildi, pazarlıklar sonunda vergi miktarı 17 milyona indirildi.
Varlık Vergisiyle tahakkuk ettirilen vergiye itiraz hakkı, temyiz yolu tanınmamıştı. Kimlerin ne kadar vergi ödeyeceğine "Takdir Komisyonları" karar veriyordu.
Bu vergi uygulamasıyla yaklaşık 3873'ü yabancı olan toplam 114 bin yükümlüye, 465 milyon TL vergi tahakkuk ettirildi. Ancak tahsilat 314 milyon TL düzeyinde kaldı. Vergilendirilecek yükümlülerin listesini Maliye Müfettişleri hazırladı. Istanbul'da toplanan müfettişlerin başında Şevket Adalan, yanında Sıtkı Yırcalı, Sait N. Ergin, Muhittin Gürün, Ihsan Baç, Bülent Yazıcı, Fazıl Ağan, Memduh Aytür, Cahit Kayra gibi mali tarihimizde iz bırakan isimler vardı. Büyük çoğunluğu azınlıklardan olmak üzere, yükümlülerin %70'i Istanbullu idi. Bu durum, özellikle Istanbul'da azınlıkların servetlerinin bir kısmının Müslüman-Türk işadamlarının eline geçmesine olanak verdi. Hükümet içten ve dıştan gelen yoğun baskılar karşısında uygulamayı 1943 yılında durdurdu. Bu vergiyi ödeyen müslim ve gayri müslim aileler, o günden itibaren CHP yönetimine karşı bilinçli ve örgütlü mücadeleye girişti. Önce bir muhalefet partisi olarak Demokrat Parti'nin doğuşunda, sonra bu Partinin 1946, 1950 ve 1954 genel seçimlerinde başarılı olması için çalıştılar. Vehbi Koç "Hayat Hikayem" adlı kitabında Varlık Vergisi uygulamasında 600 bin TL ödediğini söylüyor.
Hükümet bütçe açığını Varlık Vergisi yoluyla elde ettiği ek gelirlerle kapatamayınca sıkı para politikasını bırakarak para basmaya girişti. Ülke böylece Cumhuriyet Döneminde ilk kez enflasyon süreciyle karşı karşıya kaldı. Bu süreç ülkede yeni zenginlerin o zamanki deyimiyle "Hacı Ağaların" ortaya çıkmasına olanak verdi.
1943 yılından Savaşın bittiği 5 Mayıs 1945 tarihine kadar Türkiye'de bir yanda "savaş zenginleri''nin sayısı artarken, diğer yanda halkın büyük çoğunluğu yoksullaşmaya devam etti. Saraçoğlu Hükümeti, 1944 yılında "savaş sonrası kalkınma plan ve programı"mn hazırlanmasına girişti. Hazırlanan rapor 7 Mayıs 1945'te Hükümetin onayına sonuldu. Rapor, savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçişi kolaylaştıracak önlemler yanında, II. Sanayi Plan'ında yer alan ana ilke ve hedeflere de yer veriyordu. Ek olarak, ülke içinde bölgesel uzmanlaşmayı ve enerji kaynaklarını sanayi tesislerinin etrafında toplamayı öngörmekteydi. Bu planın teknik çatısını "Kadro Hareketi''nin iki önemli temsilcisi, Şevket S.Aydemir ile Ismail H.Tökin kurmuştu. Birincisi Sanayi Tetkik Dairesi Başkanı, ikincisiyse Sümerbank'ın müşaviriydi.
Savaş yıllan uygulamalarını değerlendiren I.INÖNÜ şöyle diyor: "Devlederin iktisadi doktrinleri ne olursa olsun, ister kapitalist, ister sosyalist olsunlar "savaş ekonomisine" geçince ekmeği vesika ile dağıtmaya başlıyorlar. Bizde öyle yaptık. Yalnız bu dağıtım işi ciddi titiz bir örgütlenme gerektiriyor. Biz bu örgütlenmede yeteri kadar başarılı olamadık. Sonuç olarak da darlık ve pahalılık kendini gösterdi..."

2- Savaşın Ekonomik Sonuçlan
II. Dünya Savaşı yıllarında mal ve hizmet piyasalarında hükümeti çok zor duruma sokan büyük kıtlıklar ortaya çıktı. Devletin sanayi sektöründe egemenliğine karşın tarımsal ürünler piyasasında etkili olamaması bu piyasalarda devletle üreticileri karşı karşıya getiren olumsuz gelişmeler yaşandı. 1939-1946 arasında ekonominin temel göstergelerine bakarak yaşanan bu büyük istikrarsızlığın boyutlarını görmek mümkün olmaktadır.
Tablo VII- Savaş Yıllarının Ekonomik Göstergeleri
Yıllar Büyüme Hızı Enflasyon
1939 6,9 4,8
1940 -4,9 22,7
1941 -10,3 40,7
1942 5,6 92,1
1943 -9,8 74,0
1944 -5,1 22,8
1945 -15,3 54,1
Dönem içinde 1942 yılındaki %5,6'hk büyüme dışında her yıl ekonomi küçülmüştür. Ekonomi tarihimizde 3 yıl üstüste negatif büyüme hızı bu dönemde yaşanmıştır.
Türkiye, insanlık tarihinin en kanlı savaşının sürdüğü 1939-1945 yılları arasında savaş dışında kalmanın sınırlı da olsa yararını görmüş ve bu dönemde önemli altın ve döviz rezervleri birikmiştir. Dönem içinde, 1942 yılındaki duraklama hariç tutulursa, her yıl dış ticaret artan oranda fazlalık vermiştir. Bunda, ithalatın zamanında ve istendiği kadar yapılamamasının etkili olması yanında, Türk ihraç mallarına dış talebin artması ve fiyatlarının yükselmesinin de payı büyüktür. Özellikle silah sanayiinde önemli bir ara malı olan krom ihracımızdan, büyük döviz elde edilmiştir.
Türkiye 1939'da dünya krom üretiminin %16'sını temsil ediyordu. Savaş yıllarında Ingiltere ve ABD Türkiye'nin özellikle Almanya'ya krom ve benzeri hammadde ihracını engellemeye çalıştılar. Ancak Dışişleri Bakanlığfnın başarılı politikalarıyla "Ticarette Karşılıklı Çıkar" ilkesi çerçevesinde iki bloğa da her yıl artan fiyatlarla Türkiye krom ihracatı yapabilmişti.
Dış ekonomik ilişkilerdeki bu olumlu gelişmelere karşılık içerde tarım ve sanayi sektörlerinde özellikle girdi ve işgücü kıtlığı nedeniyle üretim yetersiz kalmış olduğundan, toplam GSMH ve kişi başına GSMH düşmüştür. Prof. Dr. F. Ergin'in tesbitlerine göre 1938 fiyatlarıyla milli gelir 1942'de 1 milyar 875 milyon lira, 1943'te 1 milyar 389 milyon lira ve 1944'te 1.659 milyon lira olarak hesaplanmıştır. Bu durum, fiyatlar genel düzeyinin sürekli yükselmesinin temel nedeni olmuştur. 1939-49 yılları arasında para arzı 5 kat artarken, devletin iç borçları toplamı 14 kat artmıştır.
Ikinci Dünya Savaşı bitmeden, 44 ülkenin temsilcisinin katıldığı bir iktisadi konferans ABD'de Bretton Woods şehrinde toplandı. 1 Temmuz 1944'te imzalanan Bretton Woods anlaşmasıyla, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Uluslararası Imar ve Kalkınma Bankası (Dünya Bankası) kurulması kabul edildi. Bu kuruluşların birincisi uluslararası para sisteminin işleyişini düzenleyecekti. Ikincisi ise Avrupa'nın imar ve kalkınma çabalarına katkıda bulunacak, sonraki yıllarda da gelişmekte olan ülkelere teknik ve mali yardım sağlayacaktı. Bu tarihten sonra, ülkeler paralarını Dolar'a göre tanımladılar. Böylece dünya ekonomisinde ABD'nin yani dolann egemenliği kurulmuş oldu. 1973 yılma dek bu egemenlik sürdü.
II. Dünya Savaşı sona erdiğinde Avrupa ülkelerinin altın stoklan tükenmiş, ABD'nin stokları artmıştı. Çünkü savaş yıllarında Avrupa ülkeleri ABD'den yaptıkları ithalatı altınla ödemek zorunda kalmışlardı.
Bu aşamadan itibaren Türkiye, dış ekonomik ilişkilerinde ABD kaynaklı telkin ve isteklere uygun yeni düzenlemelere gitmek durumunda kalmıştır.

Tablo Türkiye'nin Savaş Yıllarında Dış Ticareti (Milyon Dolar)
Yıllar Ihracat Ithalat Fark
1939 99,6 92,3 7,1
1940 80,9 50,0 30,9
1941 91,1 55,3 35,8
1942 126,1 112,9 13,2
1943 196,7 155,3 35,8
1944 177,9 126,2 51,7
1945 168,3 97,0 71,3
1946 214,6 118,9 95,7


Savaş yıllan boyunca Türkiye'nin dış ticareti toplam olarak gelişmiştir. Ancak hem ihracatımız hem de ithalatımız iki taraflı alınan anlaşmalarla yürütülmüştü. Bu gelişmenin temel nedeni fiyat avantajıdır. Böylece dış ticaret dengesi, dönem boyunca ve sürekli artan oranda fazlalık vermiştir. Özellikle dünya hammadde fiyatlarının yükselmesi sonucu Türkiye'nin dış ticareti reel olarak azaldığı ve binbir güçlüklerle yapıldığı halde, değer olarak artmıştır. Başlıca ihraç ürünleri arasında krom, bakır, pamuk, tiftik, bitkisel yağlar yer almaktaydı.
Savaş sonrası dönemde yapılan devalüasyon sonunda, ilke olarak ihracatın artacağı beklenmiştir. Oysa 1947 yılından itibaren ihracat dengesizlik gösterirken ithalat sürekli artma a devam etmiş ve dış ticaret açık vermiştir.


Tablo - Dış Ticaret 1947-50 (Milyon $)
Yıllar Ihracat Ithalat Fark
1947 223,3 244,6 -21,3
1948 196,8 275,4 -78,8
1949 247,8 290,2 -42,4
1950 263,4 285,6 -22,2
Cumhuriyet'in ilk yıllarında Dış Ticaretimizde Italya ve Ingiltere önem taşırken daha sonra Almanya giderek önem kazanmıştır. Ikinci Dünya Savaşından sonra ise ülkenin dış ekonomik ilişkilerinde her alanda ABD'nin yeri ve önemi tartışılmaz hale gelmiştir.



Tarihi Değiştiren Askerler'den

1. Barbaros Hayrettin Paşa, Vezir-i Azam Damat İbrahim Paşa' ya, henüz keşfedilen Yeni Dünya' ya ( Amerika) sefer düzenlemek istediğini söylediğinde " Uzak denizlerle işimiz yok. Akdeniz' i ve Hint denizlerini tutmamız kafi" cevabını almıştı.

2. Yüz kadar savaşta hiç yenilmeyen Halid Bin Velid' in, yatağında ölmeden önce, " Vücudumda yaralanmamış yer yok. Gel gör ki, savaş meydanlarında yenilgi yüzü görmeyen Halid, yatağında ölüyor." diye hayıflandığını söyler.

3. Büyük Hun İmparatoru Atilla, hayatını, Avrupa Hun İmparatoru' nun kurucusu Uldız' ın " Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar her tarafı fethederim" sözünü hayata geçirmeye vakfetmişti.

4. Hitler' in ellere karşı bir takıntısı vardı. Kütüphanesinde tarihi karakterlerin el yapılarını analiz eden bir kitap bulunuyordu. Sıklıkla ellerinin, Büyük Frederick' in ellerine benzediğini söylerdi.

5. Napolyon, St. Helen Adası' nda sürgündeyken İngiliz basınının kendi hakkında yazılanları merak ettiği için İngilizce öğrenmeye başlamıştı.

6. Amerika' nın İkinci Dünya Savaşı' ndaki efsane generallerinden Patton, iyi bir at binicisi, eskrimci, yüzücü olmasının yanı sıra, aynı zamanda iyi bir atıcıydı. 1912 Stockholm Yaz Olimpiyat Oyunları' na katılmış, modern pentatlon dalında beşinci olmuştu. Aynı zamanda Almanya' daki sivil halkı, toplama kamplarında Naziler tarafından işlenen suçları görmeleri için, zorla kamplarda gezdirmiş, soykırım kurbanlarını gömdürmüştü.

7. Bugün kullandığımız 365 günlük devrik yıla dayalı takvim Sezar iktidarının eseridir. 7 ayın 31 gün çekmesine Sezar karar vermiştir. Senato da, kendisini onurlandırmak için aylardan birine ( Julius-Temmuz) onun adını vermişti.

8. Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin' in de hayranlık beslediği Çar Büyük Petro, Batılılaşma hamlesi esnasında sakal uzatmayı yasaklamış hata hızını alamayarak, ülkenin önde gelen soylularından birkaçını kendisi traş etmeye kalkmıştı.



Sayfaya Git: [1/2] 1 2 Sonraki