AVARIZ VERGİSİ

                                                AVARIZ VERGİSİ

Avarız, avarız-ı divaniye veya tekalif-i örfiyye, XVI. yüzyılın sonlarına kadar, fevkalade zamanlarda alınan ve miktarı doğrudan Divan-ı hümayuntarafindan tesbit edilen bir vergi türüdür. Osmanlı devletinin kuruluşundan Tanzimat'a kadar devam eden bu vergi, tahakkuk ve tarh usulleri bakımından diğer vergilere nazaran farklılık arz eder. Halktan nakit olarak toplanabileceği gibi, aynı ve hizmet olarak da istenebilir. Bu meyanda mesela kürekçi bedeli hizmet olarak, nüzül zahiresi de aynı olarak alınırdı.

XVII. yüzyıla kadar bu vergi umumiyetle sefer masraflarının karşılanması için toplanmış ve bu yönüyle arızi bir özellik göstermiştir. Fakat XVI. yüzyılın sonlarında Osmanlı para sisteminin çöküşü ve vergi düzeninin ıslah edilemeyişi sebebiyle avarız, her yıl muntazaman toplanan, devamlı ve nakdi bir vergi haline gelmiş ve miktar itibariyle öşür haricindeki res m-i çift, bennôh, ispevs. gibi şahıs başına alınan bütün vergileri geçmiştir. Aynı şekilde sefer zamanlarında halktan, un ve hububat olarak toplanan nüzül zahiresi de aynı olmaktan çıkıp nakdi hale gelmiştir
.

Esas itibariyle örfı bir vergi olan avarızın şer'i hale getirilmeye çalışıldığı da olmuştur.

Avariz mükellefi olanlar askeri sayılmayan reayadır. Askeri deyiminin içerisine, fiilen askerlik hizmeti yapanların dışında ulema, suleha, sadat, derbentci, tuzcu, çeltükci, ortakçı. katrancı, doğancı, vakıf reayası vs. gibi birçok zümrelerin dahil olduğu malumdur. Askeri sınıfına girenler avariz türü vergiden muaf olmakla beraber, ticaretle iştigal edenler bunun dışındadır. "Kar u kisb üzere" olanlar durumlarına göre re'aya gibi avarız vergisini katılmaktadırlar. Avariz mükelleflerinin tesbiti hususunda muayyen bir kuralın bulunmadığı görülmektedir. Bölgelere ve halkın gelir durumuna ve sahip olunan gayri menkule göre değişen nisbetlerde oranlar belirlendiği anlaşılmaktadır. Şahısların avarız mükellefi olması için ev, tarla, dükkan vs gibi bir gayri menkul sahibi olmaları şartı aranmaktadır. Ancak çok defa bir ev sahibi olmak mükellefiyet için yeterli olmaktadır. Oturduğu evin mülkiyetine sahip olmayanlar avarizdan muaf olmaktadırlar. Ayrıca ihtiyar ve çalışamayacak derecede a'ma, sakat ve hastalıklı olanlar ile yetim, sabi ve dul hatunlardan da avariz alınmamaktadır. Halk, gelirine ve sahip olduğu gayri menkule göre ala, evsat, hahir, ahkar ve edrui olmak üzere çeşitli gruplara ayrılmakta ve bu esasa göre avarrz toplanmaktadır.

Bu arada avarız hanesi tabirine biraz açıklık getirmek lazımdır. Avarız hanesi'nin gerçek hane ile ilgisi yoktur. Hane, genelolarak ev demektir. Osmanlı vergi ıstılahındaki anlamı ise bir evde oturan evli çifttir. Avarız hanesi ise, 3, 5, 7, 10, 15 evden oluşan bir vergi birimidir. İmparatorluğun her yeri için standart bir avarız hanesi birimi de yoktur. Her kaza için farklı ölçüler esas alınmıştır. Bazı yerlerde 10 hane (ev) bir avarız hanesi kabul edilirken, bazı yerlerde bu sayı 15-20'ye çıkabilmektedir. Devlet, bir kazadaki avarız hanelerini tesbit ettikten sonra avariz ve nüzül zahiresi ya da kürekçi bedeli toplanırken hane başına düşen miktarı her yıl için belirlemekte ve buna göre vergi toplamaktadır. Dolayısıyla avarız tahrirleri avarız vergisinin toplanması açısından büyük önem taşımaktadır.

XVI. yüzyıldaki tahrir defterlerinde avarız ile ilgili bazı kayıtlara rastlanmaktadır. Bundan, avarız için ayrıca bir tahririn yapılmadığı, tımar ve zeametleri belirlemek ve devletin baştan beri ala geldiği vergileri tesbit etmek amacıyla yapılan genel tahrirler sırasında avariz hanelerinin de tesbit edildiği istidlal olunmaktadır.

Oysa XVII. yüzyılda sadece avariz hanelerinin tesbiti için tahrirler yapılmıştır. Bunun sebebi XVI. yüzyıldaki tahrir defterleri esas alınarak toplanan resm-i çift, resm-i bennôh, resm-i mücerred, resm-i ispenç vs. gibi vergilerin miktarları arttırılmadığı için ehemmiyetsiz hale gelmeleridir. Sadece üründen muayyen bir nisbette alınan öşür bundan istisnadır .

 



Osmanli da Sosyal Hayat

tarihinde ‘toplum’ kavramı çok önemli bir yer edinmekteydi. Osmanlı toplumunun genel hatlarının din ve gelenekle şekillendiği söylenirse hiç de yanlış olmaz. Bu bakımdan Osmanlı toplumunun, halkının erken dönemde Avrupa’nın feodal toplum özelliğiyle paralellik gösterdiği gözlemlenir; her iki toplumda da yoğun dini ve geleneksel öğeler hakimdir.Fakat Osmanlı’nın erken dönemlerinde devlet tarafından feodal sistemi önceleyeci tedbirler alındığı için ve toprağın sürekli el değiştirmesinden dolayı Avrupa’daki sisteme tıpatıp benzer bir feodal toplumun çıktığını söylemek güçtür.

Osmanlıda ticaret

Osmanlı toplumunun genel özelliklerini ve iskelet yapısını şehirden öte kırsalda görmek mümkündür, toplumun en önemli özelliklerinden biri dini eksenli bir kolektif bilince sahip olmalarıdır. 2. Mahmut zamanına kadar (2. Mahmut’la muhtarlık sistemi gelmiştir) mahallenin yöneticileri din büyükleri olurdu, her Osmanlı mahallesi ve köyünde cami bölgenin merkezini oluştururdu evler ise kıbleye dönük olarak tasarlanırdı.[1]  Bu bağlamda geleneksel Osmanlı toplumunda insanlar arası ilişkiler çok büyük bir yer teşkil ediyordu. Mahalleli arasındaki olayları çözmek gibi sosyal yardımlaşmalar halk için bir ödev olarak görülüyordu. Bu durumu Avrupalı gezginlerden Villamont, şöyle özetler ” Her kimin bir düşmanı varsa, bayramlarda ona gidilip af dilemek zorundadır.Öteki de el öpmeden ve tokalaşmadan önce affettiğini söylemek mecburiyetindedir. Aksi taktirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. Bu esaslara riâyet etmeyen ise, nerdeyse fâsık telâkki edilip dışlanır.” Toplum içinde ‘ koruma’ ve ‘himaye’ kavramlarının bir hayli önemli olduğu görülmektedir, örneğin bir kadının kocası ağır bir suçtan idam edilse bile onun halk tarafından korunup himaye edilmesi ahlakı bir sorumluluk olarak algılanmaktadır. Lady Craven ise Osmanlı sosyal hayatında kadının yeri hakkında şöyle demiştir: “Türkler’in kadınlara karşı olan muameleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Mesela bir erkek ağır bir suçtan dolayı idam edilip bütün mal varlığına el konsa bile karısına ve çocuklarına gayet iyi muamele edilir. Kadınların mücevherlerine dokunulmaz. Çocuklar devlet himayesine alınıp bırakılır.”[2]

v6JHo

Ayrıca vakıf kültürü de Osmanlı toplum hayatında bir hayli etkindi. Mahalle ve köylerde kurulan ‘Avarız Vakıfları’ bu vakıflar mahallenin ve köyün zenginleri tarafından oluşturulmaktaydı. Avarız vakıfları mahallede fakirlerin cenazelerinin kaldırılması , yeni su yollarının açılması, cami, mescit, mektep gibi yerlerin onarımı ve açılması için kullanılıyordu. İmam, müezzin muallim gibi mahalle görevlilerinin ihtiyaçları da buradan karşılanırdı.

indirSonuç olarak, Osmanlı sosyal hayatı geleneksel tarım toplumu modeliyle uyuşmaktadır. Güçlü bir teolojik altyapı  toplum kodlarına işlemiştir buna ek olarak halk arasındaki kollektif bilinç birey üzerinde hakimdir. Kişiler arasındaki ilişkiler toplumu doğrudan doğruya ilgilendirmektedir; toplum için sosyal sorunları çözmek adeta ahlaki bir ödevdir. Vakıf mantığı ise toplumdaki yardımlaşma fikrinin en üst ve somut noktasıdır. Halkın yardımlarıyla hayır hizmetleri yapıp, öğrenci okutan bu kurumlar Osmanlıdaki sosyal yardım anlayışını gözler önüne sermektedir.

Osmanlı’nın modernleşme sürecinden sonra tedricen bu kurumların kaybolduklarını gözlemlemekteyiz. Mahalle ve köyde idare muhtarlıklara geçtikten sonra  sosyal hayat teolojik ve geleneksel yapıdan sıyrılmaya başlamış ve toplum yapısı günümüzün modern toplum yapısına doğru evrilmeye başlamıştır.


[box_dark]KAYNAKÇA[/box_dark]

[1]  Yavuz Bahadıroğlu, Kayıt Dışı Tarih

[2]  A.g.e s.52,53