BAŞKANLIK SİSTEMİ

Başkanlık sistemi

Başkanlık sistemi bir yürütme erkinin yasama organından bağımsız bir şekilde yönetimde bulunduğu hükûmet sistemidir. Başkanlık sisteminde yasamanın yürütmeyi fesh etme yetkisi yoktur.



Başkanlık sistemi

Başkanlık sistemininin en tanımlayıcı özelliği yürütmenin nasıl ve ne şekilde seçildiğidir. Başkanlık sistemini parlamenter sistemden ayıran temel özellik, yürütme organının biçimi ve rolü ile ilintilidir ve parlamenter sistemden farklı olarak, başkanlık sisteminde yürütme organı ile yasama organı iç içe geçmemiş durumdadır.

Başkanlık sistemi aşağıdaki özellikleri taşır:

Devlet başkanı yasa önermez fakat yasama organının (parlamento) yaptığı yasaları veto etme hakkına sahiptir. Buna rağmen yasama organından nitelikli bir çoğunluk bu vetoyu iptal edebilir. Bu yöntem İngiliz Monarşi sisteminde herhangi bir yasanın kraliyet onayı olmadan yürürlüğe konamayacağı konseptinden türetilmiştir.

Sabit bir başkanlık süresi vardır. Seçimler planlanmış tarihlerde yapılır. Güvensizlik oyu ile hükümet düşürülüp erken seçimler düzenlenemez. Bazı ülkelerde devlet başkanının kanunları ihlal ettiği durumlarda "Impeachment" denilen meclis soruşturmasıyla erken seçimlere gidilmesi şeklinde istisnalar vardır.

Yürütme erki tektir. Kabine üyeleri devlet başkanıyla birlikte çalışır ve yürütme ile yasama organlarının ilkelerini tatbik etmek zorundadırlar. Başkanlık sisteminde devlet başkanının bakanlar kurulu için önerdiği adaylar ve hakimler yasama organı tarafından onaylanmalıdır. Devlet başkanı; kabine üyeleri, ordu veya yürütme erkinin herhangi bir çalışanını doğrudan yönetme hakkına sahiptir. Fakat hakimleri fesh etme veya emir verme gibi bir yetkisi yoktur.

Yasama ve yürütmenin ayrıldığı yönetimlerde suçtan hüküm giymiş mahkum ve suçluları affetme veya cezalarını hafifletme genelde devlet başkanının elindedir.

"Başkan" terimi yalnızca başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelere has bir ifade değildir. Örneğin popüler olsun veya olmasın, yasal yollarla seçilmiş olsun veya olmasın bir diktatör de başkan olarak isimlendirilir. Aynı şekilde bunun tersi olarak pek çok parlamenter ve demokratik sistemlerde de devlet başkanı makamına büyük ve şatafatlı törenlerle geçer.

Aslî özellikler

Başkanlık sisteminin özetle aslî ayırdedici özellikleri şunlardır:

Devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir.

Yürütme organı tek kişiden müteşekkildir.

Yürütme yasamanın güvenine dayanmaz.

Tali özellikler

Tali özellikler başkanlık sisteminin olmazsa olmaz şartları değildir. Başkanlık sistemi için yukarıda belirtilen üç asli özelliğin olması yeterlidir. Başkanlık sistemi aşağıda belirtilen tali özelliklerden birini taşımıyorsa başkanlık sistemi olmaktan çıkmaz.[1]

Yürütme yasamayı feshedemez.

Yürütme organında görev alan bir kişi aynı anda yasamada da görev alamaz.

Başkan, yasama organının çalışmasına katılamaz.

Devlet başkanının özellikleri

Bazı ulusal başkanlar monarşilerde olduğu gibi devletin yalnızca sözde başkanı hükmündedirler. Hükümette aktif değildirler. Tamamen başkanlık sistemiyle yönetilen rejimlerde ise başkan halk tarafından yürütmenin başı olarak seçilir.

Bu tür yönetimlerde devlet başkanı ile hükümet başkanı arasında ayrım yoktur. Bazı parlamenter sistemlerde monarşinin gereği olarak sembolik bir devlet başkanı vardır. İrlanda ve Portekiz buna örnektir.

Güney Afrika gibi bazı ülkelerde yasama organı tarafından seçilen güçlü devlet başkanları vardır. Bunlar başbakan gibi aynı yolla seçilirler ve hem hükümet hem de devletin başıdırlar.[2] Botswana, Marshall Adaları ve Nauru buna örnektir.

Yerel yönetimler

Yerel yönetimler başkanlık sistemi gibi şekillendirilebilir. Amerika Birleşik Devletleri'nin bütün eyaletleri başkanlık sistemini kullanır. Japonya'da hükümet parlamenter sistemi kullanır fakat yerel yönetimler yerel kurullarca seçilen vali ve başkanlarca yönetilir.

Başkanlık sisteminin avantajları

Başkanlık sistemini savunanlar bu sistemin dört ana avantajı olduğunu iddia eder:

Doğrudan yetki — başkanlık sisteminde başkan doğrudan halk tarafından seçilir. Bazılarına göre bu; devlet başkanının gücünü dolaylı yollardan göreve getirilen liderlere kıyasla daha meşru kılar. ABD'de devlet başkanı halk oylamasından hemen sonra toplanan Seçiciler kurulu tarafından seçilir.

Kuvvetler ayrılığı — Başkanlık sisteminde başkanlık ve yasama meclisi iki paralel yapı olarak işlev görür. Bu sistemin destekçilerine göre; böylelikle her iki birim birbirini karşılıklı olarak denetleyerek suistimalin ve makamın kötüye kullanılmasının önüne geçilmiş olur.

Hızlı karar mekanizması — Güçlü yetkilerle donatılmış bir başkan değişiklikleri ivedilikle işleme koyar. Fakat bunun yanında bazılarına göre kuvvetler ayrılığı sistemi yavaşlatır.

İstikrar — Sabit bir görev süresi olan devlet başkanı her an değişebilecek bir başbakana kıyasla daha istikrarlı bir ortam temin edebilir.

Doğrudan yetki

Başbakan genellikle milletvekilleri tarafından, devlet başkanı ise doğrudan halk tarafından seçilir. Buna göre başkanlık sisteminin destekçileri, halk tarafından doğrudan seçilmiş bir liderin herhangi bir yasama organı tarafından dolaylı yollardan seçilmiş bir lidere kıyasla daha demokratik olduğu görüşünü savunurlar.

Başkanlık sisteminde oyverenler birden fazla seçiciler kurulu seçeneği sayesinde politik isteklerini daha net bir şekilde belirtmiş olurlar.

Devlet başkanının doğrudan halk tarafından seçilmesinin onu daha sorumlu kılacağı da belirtilir. Bu argümanın arkasındaki neden olarak da başbakanın devletin aygıtları sayesinde kamuoyundan korunduğu fikri gösterilir. Fakat bunun yanında devlet başkanı kendisini seçen vatandaşların istediği yönde politikalar uygulamazsa şayet yönetimden alınamaz.(ABD'de devlet başkanı yalnızca yasama meclisi soruşturmasıyla görevinden alınabilir.)

Kuvvetler ayrılığı

Başkanlık sisteminde yasama ve yürütmenin birbirinden ayrılması; her iki birimin birbirini karşılıklı denetleyebilmesinden dolayı avantaj olarak kabul edilir. Parlamenter sistemde yürütme ve yasama birlikte hareket ettiğinden karşılıklı olarak birbirlerinin eleştirisini yapmaları çok nadir görülür. Yasamanın yürütmeyi durdurması güvensizlik oyu ile olur. Bu konuda başkanlık sistemini savunanlar "başbakanın yapacağı bir hatanın asla bilinemeyebileceği" görüşündedirler. Watergate skandalı hakkında yazılar yazan eski bir İngiliz politikacı "Böyle bir skandalın İngiltere'de olmayacağını düşünmeyin, olur ama belki hiç duymazsınız." demiştir.

Kritikçiler bu durumun başkanlık sisteminde de benzer şekilde olduğunu söylerler. Buna göre eğer başkanlık sisteminde yasama meclisi başkanın partisindense şayet aynı durum sözkonusu olacaktır. Buna cevaben devlet başkanının görevden alınması gibi bir korkusu olmadığından yasama meclisi üyelerinin eleştirilerini yapıcı olarak addecektir denir. Parlamenter sistemlerde parti disiplini çok önemlidir. Bir parti üyesi açıktan parti başkanını ve politikalarını eleştirirse partiden ihraç edilebilir.

Güvenoyu yoklamasının varlığına rağmen başbakanın veya bakanlar kurulunun karar almasını durdurmak pratikte çok zordur. Parlamenter sistemde güvenoyu yoklaması başbakan ve kabinesince önerilen çok önemli bir yasanın parlamentonun büyük çoğunluğunca kabul edilmemesi gibi durumlarda gerçekleşir. Bu durumda iktidar partisi ya istifa edecektir ya da erken seçimlere gidecektir. İngiltere gibi bazı ülkelerde güvenoyu yoklaması yüzyılda bir kaç kez gerçekleşir. 1931 yılında David Lloyd George seçilmiş bir komiteye: "Parlamentonun yürütme üzerinde hiç kontrolü yok; bu tam bir hikaye." (Schlesinger 1982) demiştir.

Hızlı karar mekanizması

Başkanlık sistemini savunanlar başkanlık sisteminin sorunlara parlamenter sistemden daha hızlı yanıt verip çözüm ürettiğini iddia ederler. Bir başbakan karar alacağı zaman yasama meclisinin desteğine ihtiyaç duyar, fakat başkan daha az bağlıdır.

Başkanlık sistemini savunan farklı bir kesim ise karar verme mekanizmasının başkanlık sistemiyle yavaşladığını ve bunun son kertede sistemin faydasına olduğunu belirtirler.

İstikrar

Başkanlık sisteminde, yürütme organını temsil eden başkanın yasama organını fesh etme yetkisi olmadığı gibi yasama organının da başkanı güvensizlik oyu ile düşürme yetkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle iki organın da görev süreleri bellidir ve bu anlamda bir istikrardan söz edilebilir.

Pekçok parlamenter hükümetler güvenoyu yoklaması olmaksızın uzun süre yönetimde bulunsalar bile İtalya, İsrail ve Fransa (Dördüncü Cumhuriyet) gibi ülkeler istikrarı sağlama konusunda zorluklar yaşamışlardır. Parlamenter sistemin birden fazla partiden oluştuğu ve hükümetin koalisyon ile kurulmaya zorlandığı durumlarda hükümeti oluşturan herhangi bir parti koalisyonu her an terketmekle tehdit edebilir.

Pekçok kişi başkanlık sisteminin zor durumlarda daha ayakta kalıcı güçte olduğunu iddia eder. Büyük stres ve sorunlar içindeki bir ülkenin dönerli başbakanlıktansa sabit süresi olan bir başkan tarafından yönetilmesinin daha sağlıklı olduğu belirtilir. Fransa Cezayir Bağımsızlık Savaşı esnasında yarı başkanlık sistemine geçti. Aynı şekilde Sri Lanka sivil savaş esnasında yarı başkanlık sistemine geçti. Fransa ve Sri Lanka'da yarı başkanlık sistemine geçişin olumlu sonuçlar verdiği ifade edilir.

Eleştiriler

Başkanlık sistemine getirilen eleştiriler dört ana noktada yoğunlaşır:

Otoriter rejime olan eğilim — bazı siyaset bilimciler başkanlık sisteminin anayasal olarak stabil olmadığını söyler. Fred Riggs gibi bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sistemine geçmeye çalışan hemen hemen her ülkede bu sistem otoriter rejime dönüşmüştür. Dana D. Nelson 2008 yılında yayınlanan Bad for Democracy kitabında ABD'deki başkanlık sisteminin aslında demokratik olmadığını iddia eder.

Kuvvetler ayrılığı — başkanlık sisteminde başkan ve yasama meclisi iki paralel yapı şeklinde çalışır. Eleştirmenler bu durumun istenmeyen siyasi çıkmazlara neden olacağını ve başkan ve yasama meclisinin birbirlerini suçlamalarına sebep olacağını söylerler.

Liderlik değişiminde engeller — devlet başkanı görev süresi dolmadan görevinden alınamaz.[3] Eleştirmenler bunu çok büyük bir sorun olarak görürler.

Ülkelerin siyasi geleneklerine göre farklılıklar — bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sisteminin tamamen kendisine özgü şartları olan ABD dışında, istikrarlı bir demokrasi yarattığı görülmemektedir.[4]

Otoriter rejime olan yönelim

Mecliste çoğunluğu sağlayamayan bir başbakan ya koalisyon yahut azınlık hükümeti (örneğin 1997'de kurulan ANAP-DSP-DTP-Bağımsızlar koalisyonu) kuracaktır. Bir başbakan çoğunluk hükümetini yönetse bile yine de parti üyelerine (yazılı olmayan kurallar) bağımlıdır. Diğer taraftan başkanlık sisteminde devlet başkanı diğer partileri marjinalize etmekle kalmaz, kendi partisi içindeki hizip grupları da etkisiz hale getirebilir. Hatta isterse mensubu olduğu partiyi terk bile edebilir. Bu sebepten görev süresi boyunca herhangi bir grupla ittifak ve işbirliği duymaksızın tek başına başkanlık durumu pekçok sebepten endişe vericidir. Bu konuda Juan Linz şöyle demiştir:

Başkanlık sisteminde tehlike görev süresinin esnek olmamasıdır. Bu süre boyunca kazananlar ve kaybedenler çok net bir şekilde belirlenir ve kaybedenler 4 veya beş yıl yürütmeye veya yönetime en ufak bir müdahaleleri olmadan beklemek zorundadırlar.

Sadece çoğunluğun desteğini gerektiren anayasaların sakıncalı olduğu söylenirken çok büyük yetkilerin tek bir kişiye verilmesi de aynı şekilde sakıncalı kabul edilir.

Bazı siyaset bilimciler daha da ileriye giderek başkanlık sisteminin demokrasinin pratiklerini işletmede ve devam ettirmede zorluklar yaşadığını ifade ederler. Buna başkanlık sistemini uygulamaya koyan bazı ülkelerin daha sonra otoriter rejime kaymalarını örnek gösterirler. Seymour Martin Lipset ve başka siyaset bilimciler bu durumun demokrasiye götürmeyen ve ordunun büyük rol oynadığı politik kültürlerde yaşandığını ifade ederler.

Başkanlık sisteminde yasama meclisi ve başkan halktan eşit yetkiler alır. Hükümetin değişik organları arasındaki çıkan anlaşmazlıkları çözmek çok zordur. Başkan ve meclisin anlaşmazlık içinde olduğu ve hükümetin işlevsiz kaldığı zamanlarda; ek anayasal manevralar yaparak sorunları çözmek için çok güçlü bir insiyak vardır.

Ekvador bu demokratik kayba örnek olarak gösterilir. Ekvador siyasi tarihinde bazı devlet başkanlarının yasama meclisini görmezden geldiği ve hatta bir devlet başkanının Millet Meclisi'ne gözyaşartıcı bomba attırması bu örneklerdendir. Diğer bir başkan meclisin isteklerini onaylasın diye askerlerce kaçırıldı. 1979'dan 1988'e kadar Ekvador, yürütme-yasama çatışması içinde kalıcı bir kriz atmosferi içerisinde kaldı. 1984'te devlet başkanı León Febres Cordero meclis tarafından atanan yargıtay üyelerinin koltuklarına oturmalarını fiziksel olarak engellemeye çalıştı. Brezilya'da devlet başkanları meclisin hiçbir söz hakkı bulunmayan yürütme kolları oluşturup hedeflerine ulaştılar.

Kuvvetler ayrılığı

Eleştirmenler başkanlık sisteminin oyverenlere parlamenter sistemdeki gibi hesap sorma hakkı vermedeğini ifade ederler. Devlet başkanı veya meclis karşılıklı olarak birbirlerini suçlayarak mesuliyetten kaçabilirler. Eski Maliye Sekreteri C. Douglas Dillon ABD'yi tanımlarken: "başkan kongreyi suçluyor, kongre başkanı suçluyor, ve halk kafası karışık halde kalakalıyor" demiştir.

Liderlik değişiminde engeller

Başkanlık sisteminde görülen başka bir problem de devlet başkanını görev süresi dolmadan görevden alamamaktır. Başkan; verimsiz ve halk tarafında sevilmeyen bir hale gelse ve hatta politikaları halkın çoğunluğu tarafından kabul görmese bile görev süresi dolana kadar görevde kalır. Örneğin ABD'nin dokuncu devlet başkanı William Henry Harrison'ın başkanlığının otuzikinci gününde ölmesiyle yerine geçen John Tyler. Tyler başkan olduktan sonra partisinin karşısında durmaya başladı ve önerilen pekçok yasayı veto etti. Bunun sonucu olarak pekçok kabine üyesi istifa etti ve Tyler partiden ihraç edildi. Başkanlık sisteminde bir başkan sırf sevilmediğinden dolayı görevinden alınamasa da pekçok ülkede askeri darbelerce başkan görevden alınmıştır.

Parlamenter sistemlerde beğenilmeyen liderler güvenoyu yoklaması ile kolaylıkla görevden alınabilirler.

Ülkelerin siyasi geleneklerine göre farklılıklar

Bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sisteminin tamamen kendisine özgü şartları olan ABD dışında, istikrarlı bir demokrasi yarattığı görülmemektedir. Aksine, tüm yürütme gücünün başkanın elinde toplanması, demokratik denge unsurlarının yeterince güçlü olmadığı toplumlarda kolayca otoriter rejime yol açabilmektedir.[4]

Başkanlık sistemiyle yönetilen ülkeler


Afganistan

Amerika Birleşik Devletleri

Arjantin

Azerbaycan

Belarus

Bolivya

Brezilya

Dominik Cumhuriyeti

Endonezya

Ermenistan

Ekvator

El Salvador

Filipinler

Guatemala

Güney Kore

Haiti

Honduras

İran

Kazakistan

Kenya

Kıbrıs

Kolombiya

Kosta Rika

Liberya

Meksika

Nikaragua

Nijerya

Panama

Paraguay

Peru

Seyşeller

Sierra Leone

Sri Lanka

Sudan

Surinam

Şili

Tanzanya

Türkmenistan

Uganda

Uruguay

Venezuela

Zambiya



BEYLERBEYİ ve EYALET İDARESİ

   BEYLERBEYİ VE EYALET İDARESİ;

Beylerbeyi veya diğer adıyla melikü'l-ümera Anadolu Selçuklularında ordunun baş komutanı demekti. O, hükumet merkezinde veya merkeze yakın olan kendi ikta bölgesinde oturur ve savaş çıktığında cepheye giderdi. Selçuklu beylerbeyisinin nüfuzu çok büyüktü. Hükümdarlar bile kendisinden çekinirlerdi.

Osmanlı devletinin ilk dönemlerinde bir tane beylerbeyi vardı ve bütün ordu işlerinden sorumlu idi. Padişahtan sonra sözü en çok geçen kişiydi. Bu haliyle ilk Osmanlı beylerbeyisinin Anadolu Selçukluları'ndaki melikü'l-iimera ve çok benzediği ve diğer birçok müessesede gibi bunun da Selçuklular'dan alındığı anlaşılmaktadır

Orhan Gazi'nin oğlu şehzade Süleyman Osmanlılar'ın ilk beylerbeyi idi. Onun ölümünden sonra bu makama Lala Şahin Paşa getirilmiştir. Fakat bir süre sonra I. Murad zamanında, vezir Çandarlı Halil Paşa'nın ordu kumandanlığını da üzerine almasıyla beylerbeyilerin ehemmiyetleri biraz azalmışsa da nüfuzları devam etmiştir.

Zamanla Rumeli'de fetihlerin genişlemesi ile bir beylerbeyinin hem Anadolu'daki hem de Rumeli'deki askeri meselelere bakması mahzurlu görüldüğünden beylerbeyilik makamı Anadolu ve Rumeli olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Daha sonra beylerbeyilerin sayısı artmış, fakat salahiyetleri sınırlandırma yoluna gidilmiştir.

Başlangıçta beylerbeyileri eyaletin askeri işlerinden sorumlu idiler. Zamanla hem askeri, hem de mülki amir durumuna geldiler. Fakat XIX. yüzyıla kadar askeri yönleri daima ön planda kaldı. Mali ve adli meselelerde yetkileri oldukça sınırlıdır. Bu konular eyalet defterdan ve kadısının yetkisindeydi. Beylerbeyi kadı ve defterdarı kanun ve usule aykırı bir iş yaptırmaya zorlayamazdı. Doğrudan merkez tarafından atanan ve Divan-ı hümayün’a karşı sorumlu olan sancakbeyileri üzerindeki beylerbeyinin yetkisi sadece teftişten ibaretti. Fakat sefer zamanında sancakbeyileri beylerbeyinin emrine girerdi. Çünkü beylerbeyi eyaleti içeresindeki tımarlı sipahilerin en üst amiri durumundaydı. Bu sebeple kendi kapı halkı ve sefere memur bütün sipahiler ile savaşa katılırdı.

Osmanlı'da eyalet ve sancak idaresi

Ayrıca eyaletindeki halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması da beylerbeyinin görevi idi.Beylerbeyi, eyaletin merkez sancağında otururdu. Buna Paşa Sancağı denirdi. Onun başkanlığında toplanan ve timar anlaşmazlıklarını, reaya ile sipahiler arasındaki meseleleri kısacası eyalet içerisindeki çeşitli meseleleri görüşen Divan-ı hümayunbenzeri bir beylerbeyilik divanı vardı.

Klasik dönemde beylerbeyiler umumiyetle kul kenli, enderun'da yetişmiş kişilerden oluşuyordu. Taşrada görev alan kapıkulları subaşılık ve sancakbeyiliği gibi çeşitli görevlerde bulunduktan sonra beylerbeyiliğe terfi ederlerdi.

Beylerbeyi atandığı eyaletin beylerbeyileri için tahsis edilmiş olan defterde yazılı haslarını tasarruf ederdi. Mesela, XVI. yüzyılın sonlarında Rumeli beylerbeyisinin hasları 1.100 bin akça, Anadolu beylerbeyisinin ki 1 milyon akça, Bosna beylerbeyisinin 650 bin akça idi. Beylerbeyileri sefere giderken haslarının her 5 bin akçası için bir mükemmel cebelü götürürdü.

Beylerbeyi, Paşa unvanını taşıyordu ve önemli eyaletlere vezir rütbesinde beylerbeyiler tayin ediliyordu. Vezaret rütbesine sahip beylerbeyilerin yargı yetkileri olduğundan eyaletine giderken ve mazülen dönerken yollarda dava dinlerler ve hüküm verirlerdi. Yalnız kendisi gibi vezir rütbesini haiz bir beylerbeyinin eyaletinden geçerken bunu yapamazdı.

Rütbe farkı hesaba katılmazsa beylerbeyiler arasındaki teşrifat başında bulunduğu eyaletin fethinin önceliğine göre düzenlenmişti . Hangi eyalet önce feth edilmişse teşrifatta o eyaletin beylerbeyi üste yer alıyordu. Rumeli beylerbeyisi en yüksek rütbeye sahipti. Onu Anadolu beylerbeyisi takip ederdi.

Beylerbeyileri, muhtelif eyaletlerde hizmet gördükten sonra terfi ederek kubbe veziri ve zamanla veziriazam dahi olabilirlerdi.

Fatih kanunarnesinde beylerbeyilerin elkabı şu şekilde belirtilmiştir: "Emi'l-ümera'ilt-kiramkebirü'l-kübera'i'l-fiham zul- kadr-i ue'l-ihtiramsahi'l-izz-i ue'l-ihtişam el-muhtass-ı bi-mezid-i inayeti'l-melikül-allam.

XVII. yüzyılda eyalet yöneticisi olan beylerbeyinin nüfuz ve otoritesi ile gelirleri arttı. Bu durum, onlara, merkezi otoriteye karşı daha rahat hareket etme imkanı sağladı.

Eyalet İdaresi

Yukarıda temas edildiği üzere beylerbeyileri askeri amiri bulundukları eyaletin zamanla idari-mülki amiri durumuna gelince eyalete tabi sancakların da en üst yöneticisi oldular. Bu değişme gelişmeler sonunda XVI. yüzyıla doğru eyalet teşkilatı klasik şeklini aldı.

Bu arada Fatih'ten sonra eyalet sayısında da artış oldu. XVI. yüzyılın sonlarında eyalet adedi 40' a yaklaşmıştı. Osmanlı idari teşkilatı içerisinde eyaletler vergi düzeni esas alınarak iki gruba ayrılmıştır: Salyaneli eyaletler ve salyanesiz eyaletler.

a) Salyaneli eyaletler

Salyane, yıllık demektir. Salyaneli eyaletlerde tımar sistemi uygulanmıyordu. Yani tahrir (sayım) yapılmıyor, tımar ve zeamet gibi dirlikler bulunmuyordu. Eyaletirı gelirleri öncelikle eyaletteki beylerbeyi, sancakbeyi ve diğer görevillerin maaşları çıktıktan sonra merkeze alınıyordu. Buralarda güvenliği sağlamak için yeniçeri garnizonları, kadı ve defterdar vardı. Bu eyaletler Mısır, Bağdad, Şehr-i zor, Yemen, Habeş, Lahsa, Cezayir, Trablusgarb ve Tunus eyaletleri idi.

b) Salyanesiz eyaletler

Salyanesiz eyaletler ise tımar sisteminin uygulandığı eyaletlerdi. Buralarda tahrir yapılıyor ve tahrir sırasında eyaletin geliri has, zeamet ve tımar şeklinde dirliklere ayrılıyordu. Eyalet geliri içerisinden mühim bir kısmı da padişah hasları adı altında merkez hazinesine tahsis ediliyordu. Ayrıca, bu eyaletIerden mahallinde yapılan harcamalardan sonra artan para merkezi hazineye her yıl irsaliye olarak gönderiliyordu. Bu eyaletler: Anadolu, Rumeli, Karaman, Diyarbekir, Erzurum, Dulkadriye, Şam, Budin, Van, Temeşvar vs. eyaletleri idi. Salyanasiz eyaletlerirı merkezi otoriteye olan bağlılıkları daha sıkıydı. Çünkü tımar sistemi uygulandığından dolayı devlet, tahrir yapmak, tımarları teftiş etmek gibi sebeplerle daha fazla müdahale imkanı buluyordu. Osmanlı eyaletleri oldukça genişti. Mesela merkezi Kütahya olan Anadolu eyaleti, Muğla' dan Sinop' a kadar bütün Batı Anadolu ve Marmara bölgesini içerisine alıyordu. Keza bugünkü Türkiye'den daha geniş olan Mısır, tek bir eyaletti.

Sancak taksimatı pek değişmemişse de eyalet teşkilatı devletin sona ermesine kadar sık sık değişikliğe uğramıştır. En esaslı değişme, Sultan II. Mahmud zamanında oldu. Bu dönemde merkezi otorite güçlendi ve XVIII. yüzyılın uzantısı olan ayanlar ile güçlü valiler, XIX. yüzyılın başlarında da bir süre etkili oldularsa da, Mısır eyaleti dışında bütün eyaletler merkezi otoritenin mutlak kontrolü altına alındılar.

1864 yılında kabul edilen Vilayet Nizamnamesi ile taşra yönetimi vilayet, sancak, kaza ve köy şeklinde idari birimlere ayrıldı. Vilayet yöneticisi vali, sancak yöneticisi mutasarrıf, kaza yöneticisi kaymakam idi. Bunların hepsi sivil amirler idi. Daha sonra kaza'dan sonra bir alt birim olarak nahiye oluşturuldu. Bunun yöneticisine de Nahiye Müdürü deniyordu.

e) İmtiyazlı Eyaletler

Salyaneli ve Salyanesiz eyaletlerin dışında özel statüleri olan bazı eyaletler de vardı. Bunlar Eflak, Boğdan, Erdel, Mekke Şerifliği ve Kırım hanlığı idi.

1. Eflak, Boğdan ve Erdel Voyvodalıkları

Bugünkü Romanya ve Moldavya'yı içine alan ve halkı Romence konuşan Eflak ve Boğdan, fetihten sonra doğrudan merkeze bağlanmamış, Hıristiyan aslından gelen bazı prensler voyvoda unvanıyla buralara hususi atanmıştı. Bu prensleri yerli toprak asilzadesi olan bayarlar seçerlerdi. Voyvodaların XVIII. yüzyıldan itibaren Ruslar'a temayül göstermesi üzerine Osmanlı idaresi Eflak ve Boğdan'a İstanbul'daki Fener Rum aristokrat ailelerinden voyvodalar tayin etmeye başladı. 1821 yılında tekrar yerli
zadegandan aileler tayin etmeye başladıysa da Rus nüfuzunun buralarda yayılmasını önleyemedi. 1861 yılında her iki eyalet birleştirilerek Romanya Prensliği haline getirildi. 1878 Berlin antlaşması ile de müstakil bir krallık oldu.

Avrupa'daki diğer bir imtiyazlı eyalet olan Erdel, bugünkü Romanya ile Macaristan arasında kalmaktadır. Transilvanya denilen bu bölge Mohaç zaferinden sonra (1526) Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Osmanlı idaresi buraya Macar krallık hanedanından birini voyvoda olarak atamıştır. Erdel beyleri de Eflak ve Boğdan voyvodaları gibi sadrazamla yazışmalar yapabilirlerdi. 1683 yılındaki Viyana bozgunundan sonra Erdel üzerinde Osmanlı nüfuzu azalmış, 1699 Karlofça antlaşması ile de Macaristan'a terk edilmiştir.

Voyvodalar iç işlerine muhtariyete sahip idiler. Fakat Osmanlı ordularıyla beraber seferlere katılırlar ve her yıl hazine-i hümayuna haraç öderlerdi. Esasen Osmanlı vergi sistemi bu imtiyazlı eyaletlerde de büyük ölçüde tatbik edilmiştir. Ödenen haraç da toplanan vergilerden başka bir şey değildir. Ayrıca, hububat, koyun, yağ, peynir vs. gibi ordunun iaşe işlerine katılırlardı.

Osmanlı gücünün zayıfladığı zamanlarda Eflak ve Boğdan . voyvodaları sık sık Avusturya başta olmak üzere Avrupa devletleri ile işbirliği yapmışlardır.

2. Kırım Hanlığı

Kırım Hanlığı, Fatih zamanında Gedik Ahmed Paşa'nın 1475'teki seferi ile Osmanlı devletine bağlanmıştı. Osmanlı idaresi Cengiz Han soyundan gelen Kırım hanlarını ortadan kaldırmamış ve Divan-ı hümayuna tabi olarak varlığını sürdürmesine izin verilmiştir. Giray unvanıyla anılan Kırım Hanları'nı Diuan-ı hümayunseçerdi. Merkezi otoriteye karşı direniş halinde aile içi rekabetten istifade edilirdi. Doğrudan divan'a bağlı olan Kefe sancakbeyilerinin asli görevlerinden birisi de Kırım Hanlarını göz altında bulundurmaktı.

Kırım'ın süvari ordusu XVIII. yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı ordusunun doğudaki ve batıdaki birçok seferlerine katılmışlar büyük hizmet görmüşlerdir.

3. Mekke-i Mükerreme Emirliği

Mısır'ın fethinden hemen sonra Mekke emiri Yavuz Sultan Selim henüz Kahire'de iken, Mekke'nin anahtarlarını göndererek itaatini arz etmişti. Mekke emirleri Hz. Peygamberin soyundan geliyorlardı. Bu sebeple Osmanlı idaresi onlara büyük hürmet ve itibar gösterdi. Emirlikleri ibka edildiği gibi, para yardımı da yapıldı. Hicaz bölgesinin inzibatı için burada askeri bir garnizon kurularak bedevil kabileler zabtu rabt altına alınmıştır. Mühim bir liman olan Cidde, merkezi sancaklara dahil edildiği gibi güneydeki Yemen'de de hakimiyet sağlanmış fakat Mekke ve Medine'nin yönetimi değiştirilmemiştir.

Osmanlı eyaletleri

Osmanlı hükumeti, İslam'ın savunmasını üstlendiği için Müslümanlarca kutsal kabul edilen Hicaz'a özel bir ehemmiyet vermiştir. Hac yollarını güvenlik altına aldığı gibi, Mekke ve Medine fukarasının geçimi için Anadolu ve Rumeli'nin dört bir yanında vakıflar kurulmuştur. Ayrıca her yıl törenle Surre Alayı denilen ve Kabe örtüsü ile, Mekke ve Medine sakinlerine yardım amacıyla büyük meblağlar tutan paraları taşıyan kervanlar gönderilmiştir .

 



EFES YAMAÇ EVLERİ

ArkeolojiAntik kente teknoloji: Efes Yamaç Evleri
Akdeniz dünyasının en büyük antik kentlerinden birisi Efes... Bu görkemli kentte binlerce yıl sonra tekrar ortaya çıkartılan "Yamaç Evler", Avusturya Arkeoloji Enstitüsü öncülüğünde yeni bir teknolojik uygulamayla dünya mirasına kazandırılıyor.
Doğanın yok edici etkisine açık olan antik evlerin korunması, bugüne kadar çözülememiş bir sorun olarak kalmıştı.

Efes antik kentinin eşsiz bütünlüğü içinde, Yamaç Evler'in önemi, sanki ikincil bir düzeye sahipmiş gibi görünüyor. Hiç kuşku yok ki, kenti gezen bir meraklının içine girdiği yoğun arkeolojik hava, bilgisel yoğunluğu da beraberinde getiriyor. Sıra Yamaç Evler'e geldiğinde ise, insan bilgi bakımdan yeterli bir doyuma ulaşıyor. Bu nedenle Yamaç Evler, Efes'in görkemi karşısında pek öne çıkmayabiliyor. Oysa tüm Akdeniz Bölgesi'nde, çoğu Efes kadar olmasa da, epeyce önemli antik kent var; ama, Ord. Prof. Dr. Krinzinger'in de dediği gibi, "Yamaç Evler'in bir benzeri yok"
Fritz Krinzinger 1940 doğumlu, Avusturyalı bir bilim adamı. 1995 yılından beri Efes'te bilimsel sorumluluk taşıyor. 1998 yılından başlayarak da, Efes'teki kazının başkanlığını yürütüyor. Efes'ten önce, 25 yıl İtalya'da kazılar yapmış. 1989'dan beri de Avusturya Viyana Üniversitesi'nde "ordinaryüs profesör" unvanıyla görev yapıyor.

Yamaç Evler; Helen ve Roma çağlarından kalma Efes kentinin merkezinde bulunuyor ve günümüzde burası, Kuretler Caddesi şeklinde adlandırılıyor. Cadde, iki yüksekçe tepenin (kuzeyde Panayır ile güneydoğuda Bülbül dağları) arasına yerleşmiş. Roma döneminin varlıklı üst sınıf yaşantısını günümüze taşıyan ve eşsiz mimarlık eserleri olarak kabul edilen evler, cadde ile tepelerden birinin yamaçları arasında kurulmuş. Caddenin o çağdaki adının Embolos olduğu sanılıyor.


Yamaç Evlerin üzerindeki yeni örtü içten neredeyse fark edilmiyor. Dışarıdan bakıldığında ise, yaklaştıkça küçülen bir çatı şeklinde tasarlanmış.
Özgün durumlarında, iki veya üç katlı evlerin bulunduğu Embolos semti ve cadde, devlet agorası ile ticari agorayı bağladığından, Helen-Roma çağlarında Efes kentinin atardamarıydı.

Krinzinger, evlerin serüvenini kısaca şöyle özetliyor; "Yamaç Evler, 1960'lı yıllardan başlayarak ortaya çıkartılmaya başlamış ve ilk kez, Yamaç Ev 1 adı verilen, çok parçalı bütün kazılmıştı. Burasının toplam alanı, yaklaşık 3.000 m2'ydi. Ortaya çıkarılan altı tane tek katlı ev, M.Ö. 1. yüzyılda inşa edilmiş ve arazinin yükseltisine uygun biçimdeki dört taraçaya yayılmıştı. Bu, en eski dönem evlerin üstünde daha sonraları yeniden inşa edilmiş bir peristil evin (ortası avlulu ev) kalıntıları çok iyi korunmuştu. Öyle ki, birkaç katlı olmasına rağmen, onarımı yeniden yapılabilmişti. Kazılardan elde edilen bilgilere göre, daha sonra Erken İmparatorluk döneminde bu yapı tarzı bırakılmış, ama, yerine 1.400 m2'lik bir alanı kaplayabilen gösterişli bir yapı inşa edilmişti."



ENVER PAŞA

Enver Paşa Konuşuyor!

Milli Mücadelenin mühim simalarından Ali Fuat (Cebesoy) Paşa (yandaki resim), 1920 yılı sonlarında Garp Cephesi kumandanlığından alınmış ve o yılın 21 Kasım günü Moskova büyükelçiliğine tayin edilmiştir. Ali Fuat Paşa bu vazifede iken, İttihat ve Terakki başındaki firari "üç beyinsiz"den Enver ve Cemal Paşalarla Moskova'da bir görüşme yapmış ve I. Cihan Savaşı'nın mühim bazı meselelerinin iç yüzünü bu iki ittihatçıdan sorup öğrenmiştir. Ki, Ali Fuat Cebesoy'un bu mevzuda anlattıkları, İttihat ve Terakki'nin bu iki meşhur sergerdesinin şahsiyetlerini, daha doğrusu beyinsizliklerini tesbite kafidir!.. Diyor ki, Ali Fuat Paşa hatıratında:
1921 senesinde Moskova'da büyükelçi sıfatıyla bulunurken Enver ve Cemal Paşalarla konuştum. Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı ve başkumandan vekili olan Enver Paşa, Türk harbini başından sonuna kadar en geniş bir salahiyetle idare etmişti. Cemal Paşa'ya gelince, Bahriye Nazırlığını muhafaza etmekle beraber bilfiil Sina cephesinde IV. Ordu Kumandanı olarak bulunmuştu. Meşhur Kanal yürüyüşü onun eseriydi.
Bir akşam her ikisini de yemeğe davet etmiş, yemekten sonra kahvelerimizi içerken Enver Paşa'ya sormuştum:
-Paşam, cüretimi af buyurun, Harb-i Umumi'deki Türk harbinin bizce gizli kalmış bazı mühim noktalarını aydınlatır mısınız?
Böyle bir suale intizar etmiyormuş gibi bir hali vardı, ellerini ovuşturdu;
-Bunları yazmayı çok isterdim. İnşallah bir gün memlekete dönmek kısmet olursa, benim için bir borç olan bu vazifeyi yerine getirmeye çalışacağım.
Maksadımı anlamamış gibi davranıyordu. Israr ettim:
-Bu vazifeyi yine etraflı bir şekilde yaparsınız Paşa'm; öğrenmek istediğim hususlar o kadar geniş olmayacaktır.
Durakladı sonra,
-Peki yalnız bir şartım var. Siz sormak istediğiniz sualleri hazırlarsınız, böyle daha iyi olur, hafızamı kolay işletmek imkanını verirsiniz.
-Ne zaman emredersiniz?
-Bir maniniz yoksa, mesela yarın akşam.
Cemal Paşa da söze karıştı:
-Belki benim söyleyeceklerim de bulunur.
Ertesi akşam tekrar buluştuk, hazırlığım tamamdı. İlk sualim şu oldu:
-Paşa Hazretleri, ben de kabul ediyorum ki, Avrupa merkezi devletleri ile ittifak etmemiz o günlerin şartlarına göre zaruri idi. Fakat, harbin yıllarca uzama ihtimali düşünülerek, harbe girmemiz mümkün olduğu kadar tehir edilemez miydi?
Enver Paşa, bu suali pek kısa bir şekilde cevaplandırdı. Teferruata girmekten çekiniyordu. Dedi ki:
-Alman devletinin kudret-i askeriyyesini yakından biliyordum. Harbin çabuk biteceğini tahmin etmiştim. Tedbirlerimi buna göre almıştım.
-Harbin başlamasından iki ay sonra Marn Meydan Muharebesi'nde Alman kudret-i askeriyyesinin daha fazla ileri gidemeyeceği anlaşılmış olduğuna göre, harbin uzayacağına hükmedemez miydiniz?
-Marn'dan sonra Rusya'ya karşı kazanılan muzafferiyetlerden Alman kudret-i askeriyesinin devam edeceğine bir defa daha kani olmuştum.
Sözü Şarıkamış'a getirdim:
-Alman askeri kudretinin devam edeceğine inandığınız bir sırada ve kara kışın en hüküm sürdüğü aylarda alelacele Sarıkamış taarruzuna neden lüzum görmüştünüz?.. Bu harekatı daha sonralara bırakmak acaba mümkün olamaz mıydı?..
Eski Başkumandan vekilinin gözleri dumanlanmıştı. On binlerce vatan evladının mahvına sebep olan bu felaketli taarruzun bütün mesuliyeti onun üzerinde toplanıyordu. Sağ elinin parmakları ile kır düşmüş saçlarını kararlaştırdı:
-Almanlar netice verecek kat'i meydan muharebelerine doğru yürürken, bizleri ataletle ithama başlamışlardı. Bu sebeple, Sarıkamış taarruzu, tamamen askeri bir lüzum üzerine yapılmıştır.
Devam edelim Ali Fuat Paşa'nın anlattıklarını okumaya... Paşa, Mısır Seferi'ne temasla soruyor:
-İngilizler, Avrupa harp mıntıkalarına Asya'dan takviye göndermeden evvel imparatorluk yollarını ve Hindistan'ı müdafaa etmek için Basra Körfezi'nde ve Süveyş Kanalı'ndabir ileri hareket maksadıyla hazırlanırken çok noksan vasıta, teçhizat ve az bir kuvvetle uzun menzil yollarını aylarca yürüdükten sonra Mısır'ın fethini nasıl düşünebilirdiniz?
Enver Paşa, eski Bahriye Nazırı ve IV. Ordu Kumandanı'nın yüzüne baktı:
-Mısır'ın ve Arabistan'ın salahiyetli ricali, "İngilizlerin devam edecek olan hazırlıkları tamamlanmadan evvel eğer siz süratle tedarik edebileceğiniz kuvvet ve vasıtalarla Süveyş Kanalı önünde görünecek olursanız, Mısır halkının İngilizleri arkadan vuracağına ve bütün hazırlıkları bozabileceğine inanabilirsiniz. Bundan başka, İslam aleminde Mısır'ın kurtarılmasının ne kadar büyük bir intibah uyandıracağını düşünebilirsiniz" dediler. Ben de, bütün bu ihtimalleri göz önünde bulundurarak, az bir riskle Süveyş Kanalı'na birinci taarruzu yaptırdım.
Cemal Paşa'ya döndü:
-Öyle değil mi Paşa'm?
Paşa, kader arkadaşının sözlerini tasdik etti. Şimdi söz sırası onundu. Bana,
-Baalbek mülakatını hatırlıyor musunuz?
Diye sordu.
Aradan sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen bu mülakatı bütün teferruatıyla hatırlıyordum. Hatta, o zaman yanımdan hiç eksik etmediğim not defterime bazı satırlarda yazmıştım. Harbe takaddüm eden günlerde idi. Merkezi Şam'da bulunan dördüncü Ordunun müfettişi Halepli Zeki Paşa, Sekizinci Ordu Kumandanını da Miralay Mersinli Cemal Bey'di. Ben, bu kolordunun erkan-ı harbiye reisi idim. 14 Aralık 1914'te 25'inci Fırka Karargahı ile Şam'dan çöle hareket etmezden bir veya iki gün evvel Cemal Paşa'nın emriyle Baalbek'e gelmiş olan Mısır hidivi Abbas Hilmi Paşa'yı ziyaret etmek maksadıyla Baalbek'e gitmiştik. Muvasalatımızın akşamı yemeğe oturmadan evvel hidiv Abbas Hilmi Paşa, Cemal Paşa ve ben Mısır hareketinin gayeleri hakkında bir müdavele-i efkarda bulunmuştuk. Cemal Paşa, beni cesur bir kumandan olarak takdim ettikten sonra,
-Fakat Mısır'ın feth edileceğine inanmıyor, demişti.
Abbas Hilmi Paşa,
-Babası İsmail Fazıl Paşa'yı tanırım. Oğlunun da iyi bir asker olduğunu işitmiştim.
İltifatında bulunmuş sonra bana dönmüştü:
-Ben Mısır'ın hidivi olmak sıfatıyla size şunu temin edebilirim ki, Osmanlı ordusu Kanal'da görünür görünmez Mısır halkı İngiltere'nin işgal kuvvetleri aleyhine isyan edecekler, onları her taraftan sıkıştıracaklardır. Üç fırka kadar olunan dağınık bir vaziyette bulunan İngilizler arkadan ve yandan Mısırlıların taarruzuna uğrarken, cepheden de Osmanlı fırkalarının hücumuna maruz kalacaktır. Her taraftan çevrilen İngilizlerin silahlarını bırakmakta gecikmeyecekleri muhakkaktır. Bundan sonra Mısır'ın kapıları Osmnalı kuvvetlerine açılmış olacaktır!..
Hidiv hayal peşinde koşuyordu. Fakat bunu yüzüne vurmaya ne terbiyem ve ne de vaziyetim müsaitti. Dedim ki:
-Gerek Cemal Paşa Hazretlerinin ve gerekse zat-ı devletinizin fikirleri ben deniz için pek muhteremdir. Yalnız, mısır halkının yıllardan beri silah taşımak ve kullanmaktan men edildiği malum-i alileridir. Herhangi bir isyan hareketi için evvelden hazırlık yapıldığına dair de en ufak bir malumata bugün için sahip değiliz.
Bu sözlerimle, muhatabıma nazikane bir şekilde anlatmak istemiştim ki, Mısır halkının isyanı hususu mutasaver hareket planımızda bir hakiki amil olamaz.
Cemal Paşa'nın sekiz yıl sonra bana Moskova'da hazırlattığı Baalbek mülakatı işte bu idi. Hidiv'in sözleriyle Enver Paşa'nın sözlerini kuvvetlendirmek için sormuştu.
-Evet hatırlıyorum Paşa Hazretleri, her halde Abbas Hilmi Paşa'nın sözlerini şahit olarak göstereceksiniz!.. Fakat, Mısır Seferinin hakiki amilleri acaba bunlar mıydı?..
Eski bahriye nazırı ile eski başkumandan vekili göz göze gelmişlerdi. Her ikisi acı ve mesuliyeti ağır olan o günleri hatırlamışlardı:
-Başka devletlerle müttefik olarak harbe girildiği zaman en kuvvetlinin veya kendisinden daima yardım beklenenin diğerleri üzerinde tesirleri çok olur. Ve hatta bu tesir, bir mıknatısın zayıf maddeleri çekmesi kuvvetini tanzir eder.
Cemal Paşa, Almanlar'ı kastediyordu. Fakat bunu kapalı bir şekilde söylemişti. Enver Paşa, arkadaşının sözlerini daha açık bir şekle soktu:
-Heniz harbe girmediğimiz bir zamanda Alman orduları erkan-ı harbiye-i umumiye reisi Fon Moltke bir çok ihtiyaç ve taleplerimize cevap vermediği halde, bizim, Avusturya'nın yükünü hafifletmek için askeri harekete geçmemizi ve buna erken başlamamızı istemişti. Rus ve İngiliz kuvvetlerini Osmanlı hudutlarında bağlamak gayesiyle Kafkasya ve Mısır'a karşı harekete derhal girmemizi talep etmişti.
Vakit ilerliyordu, paşaları daha fazla yormak istemedim. Selametlerken, Enver Paşa,
-Konuşmalarımız faydalı oluyor. Adeta Harb-i Umumi'nin bir muhasebesini yaptık. Mütebaki kısımlarına isterseniz devam edebiliriz.
Vaadinde bulunmuştu. Bu fırsatı kaçırmadım, iki gün sonra tekrar karşı karşıya gelmiş ve kaldığımız yerden başlamıştık. Sordum:
-Çanakkale'de muzaffer olmuştuk. Bu muzafferiyet Şark'ta ve İslam aleminde çok iyi karşılanmıştı. Avrupa'da harp uzadıkça Avusturya İmparatorluğunun yalnız İtalyanlara karşı durabildiği, fakak Ruslar önünde daima mağlup oldukları görülüyordu. Almanların, bunları takviye etmek yüzünden artık inisiyatifi ele alamadıkları anlaşılıyordu. Harp, merkezi devletler için bir müdafaa şekli almış sayılabilirdi. Biz neden evvela Gaçilya'ya ve sonraları da Romanya ve Makedonya'ya en güzide zabit ve askerlerimizden müteşekkil üç kolordumuzu gönderdik?..
Enver Paşa, bu sualime şu cevabı vermişti:
-Almanya bizi iknaya çalışıyordu ve diyordu ki: "Alman kıtalarını büyük mikyasta Avusturya'da, Romanya'da ve Makedonya'da kullanmaya mecbur olursam artık bir daha inisiyatifi ele alıp Fransız cephesinde kat'i neticeli bir muharebe veremem. Mümkün olduğu kadar Avusturya ve Bulgarlara yardım etmeniz lazımdır ki, ben Fransız cephesinde inisiyatifi ele alacak kadar kuvvet toplayabileyim".
-Paşa Hazretleri, "Sina ve Irak cephelerindeki muvaffakiyetsizliğimiz Arapları aleyhimize çevirtmeye başlamıştı. Avusturya ve Bulgarlara yardım etmek mecburiyetinde kaldık ve bu yüzden harice kuvvet gönderdim" buyurmuştunuz. İngilizler Sina ve Irak'ta büyük ordularla taarruza kalkarken Ruslar Erzurum'u zapt etmiş, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan'ı almış, Çapakçur Boğazını tehdide başlamıştı. Her taraftan taarruza uğradığımız bu sırada, neden bir taraftan harice kuvvet yollarken diğer taraftan Medine'de, Gazze'de, Tellü'ş-Şeria'da ve bilahare Nablus'ta ve Bağdad'ın cenubunda zayıf birlikler toplanıp takviye edilerek daha emin mevzilerde muhasımlarımızı karşılamak münasip olmaz mıydı?..
-Bu cephelerde Alman generalleri zaruri olarak kumandanlığa kabul edilmiş ve kendilerine geniş salahiyetler verilmişti. Binaenaleyh, hareketlerine fazla müdahale edemiyorduk.
Devam edelim, Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın Enver Paşa'ya sorduğu sualleri ve aldığı cevapları okumaya:
-Irak cephesinde Von der Golç'tan sonra Türk kumandanları kumandayı ele almışlardı. Bunlara, faik kuvvetler karşısında gerilere, düşmanı derli toplu mevzilerde karşılamaları için emir verilemez miydi?..
Enver Paşa'nın bu sefer de Almanlar'ı itham edeceğini tahmin etmiştim. Nitekim tahminimde yanılmadığım anlaşıldı:
-Filistin cephesindeki Alman kumandanları Irak'taki kuvvetlerimizin daha gerilere çekilmesine rıza göstermiyorlardı, cenahların tehlikeye gireceğini iddia ediyorlardı.
-Ruslar harp sahnesinden çekilmeyip de harbe devam etselerdi, şarkta büyük Rus ve cenupta İngiliz orduları Maazallah Anadolu içerilerine kadar yürümüş olsalardı, Anadolu'nun bir istiladan kurtarılması mümkün olabilir miydi?.. İngilizlerle Ruslar, Osmanlı Devletinin tasfiyesi ve taksimi hususnda anlaşmışlardı. Hisselerine düşecek kısımları almak maksadıyla en büyük ordularını şark ve cenuptan Anadolu'ya sürmeleri ihtimali karşısında 120 bin kişilik bir ordumuzu memleket dışına çıkarmayı ihtiyatlı bir hareket olarak kabul eder misiniz?..
-Müttefik devletlerin harplerinde hangi devletin daha kuvvetli ve hangi devletin harp sanayii daha kuvvetli ve zengin olan müttefiklerine ram olmaya mecbur kalıyor. Bir de, vaziyet ve şartlar da harbin devamı esnasında bu derece vazıh olamıyor. Rusların 1917'de harp sahnesinden çekilmesi ve sulh yapması bizim için hiç şüphesiz büyük bir kazanç olmuştur.
Eski kumandan vekili biraz durmuş ve sonra şu samimi itiraf ile cevabını tamamlamıştır:
-Ne çare ki, müttefiklerimizle beraber bu yeni vaziyetten kafi derecede istifade edemedik. Buna ben de kaniyim.
-Yoruldunuz sa burada keselim Paşa'm!..
Mütevazi bir tavırla,
-Yok!. Yorulmadım, bilakis açılıyorum. Hem bir daha birbirimizi nereden bulacağız?
Bunları söylerken adeta sesi titriyordu. Cemal Paşa'nın gözleri de uzaklara takılıp kalmıştı. Kim bilir neler düşünüyordu?. Gurbet çok acı şey. Bu manzara karşısında susmuştum.
-Neden sormuyorsunuz?..
-Son bir sualim var Paşa'm. Bu suretle Harb-i Umumi'nin bence müphem gibi görünen bazı noktaları aydınlanmış olacak. 9 Haziran 1918'de Batum, Kars ve Bayezid mıntıkalarında süratle ve mükemmelen dört fırkalı Üçüncü Ordu'yu ve altı fırkalı Dokuzuncu Ordu'yu teşkile muvaffak oldunuz. Bunları Batum şimaline gönderecek ve Kafkas Azerbaycanı ile Acemistan Azerbaycanı'nın işgaline memur edecek yerde, şark hudutlarınıza o zamanın şartlarına göre kafi derecede bir kuvvet bıraktıktan sonra, umumi bir ihtiyat olarak Anadolu'nun içlerine çekemez miydiniz? Ruslardan kalmış olan bir çok silah, cephane, harp malzemesi ve teçhizatı Anadolu'nun emin mahallerinde yığdıramaz mıydınız?..
-Harbin, 1918'de aleyhimize olarak nihayet bulacağını tahmin etmemiştim. Bizden ve Almanya'dan evvel Bulgarların ve Avusturyalıların çökeceğini ve memleketimizin bundan sonra garptan bir yardım beklemeyeceğini düşünmüştüm. Bu sebeple şarkta memleketimiz için bir dayanak bir kuvvet menbaı aramaya mecbur oldum. Bu maksadı temin edebilmek için de iki ordu kurarak Kafkaslara ve Acemistan'a doğru sevketmiştim. Eğer cephemizin çökmesi felaketi Birkaç ay daha sonraya kalmış olsaydı, hem şarkta temine çalıştığım ikmal menbalarını temin ve hem de Anadolu'nun ortalarında kuvvetli ihtiyatlar yığmayı vücuda getirecektim. Birincisini temin ederken, hem müttefiklerimiz hem de biz mağlup olmuştuk.
Ali Fuat (Cebesoy) Paşa'nın, Enver ve Cemal Paşalarla yaptığı Harb-i Umumi mevzuundaki mülakat burada bitiyor... Ancak, Ali Fuat Paşa'nın bu mülakatı noksandır!.. Enver Paşa'ya neden, niçin "Bey" iken "Paşa" oluverdiği, Harbiye Nezareti başına nasıl geçtiği, devleti Harb-i Umumi badiresi içine atan iki Alman zırhlısının Çanakkale boğazından yurdumuza girmesine niçin müsaade ettiği ve böylece devleti harbe sürüklerken, başta devrin padişahı olmak üzere neden kimseye haber vermediği, yapılan bu harekete ne ad verilmesi gerektiği sorulmalı idi!..
Ali Fuat Paşa'nın sorduğu suallere Enver Paşa'nın verdiği cevaplara dikkat ediniz. Bu suallerin hemen hepsinde Enver Paşa'nın cevabı, "Tahmin edememiştim", "Düşünememiştim" gibi hep acz ifade eden cümlelerdir!. Enver Paşa'nın bu çeşit cümlelerinden sonra ona şunu sormak gerekti: Madem bu derece acizdin, her kurmay subayının bilmesi gereken askeri meseleleri anlayamayacak derecede beyinsiz idin, o halde Harbiye Nezareti koltuğuna niçin oturdun ve başkumandan vekilliğini omuzlayacak, Napolyonluğuna inanıp yüz binlerce vatan evladını kuş beynince ne diye heba ettin?!..
Napolyon'a özenen Enver Paşa çılgınına bu sual sorulmalı ve o çılgın çekeceği vicdan azabı ile başbaşa bırakılmalı idi!..
Enver Paşa, "Harp sanayiinden mahrum devlet, harp sanayii daha kuvvetli ve zengin olan müttefikine ram olmaya mecbur kalıyor" diyor. Doğrudur ve cevapları içinde gerçek olanı da budur.. Ancak, şahsi iktidarı uğruna etrafındaki fedailerle ve tabanca kuvvetiyle, "Bey" iken "Paşa" oluveren ve sonra Harbiye Nezareti koltuğuna oturup, devrin devlet başkanına haber vermeden devleti harbe sürükleyen, kendisinde bu derece iktidar ve salahiyet gören bu nevzuhur başkumandan vekili, sahip olduğu böylesine iktidar ve salahiyete rağmen, harp sanayii mevzuunda neden bir tedbir almamış, niçin harp sanayii kuvvetli müttefiklerine ram olmuştur?!.. Bir anda babasını ve kardeşini "Paşa" yapıveren, orduyu ve devletin istihbarat teşkilatını Almanlar eline teslim eden, etrafındaki fedaileri şahsi iktidarı uğruna kullanan, Sultan Reşad'ın saltanatına itibar etmeyip keyfi hareketlerini sürdüren ve daha neleri irtikap eden bu Harbiye Nazırı, acaba harp sanayii mevzuunda neden bir tedbir almamış, vakit mi bulamamıştır, yoksa "askeri kudretini yakından bildiği ve bu kudretin devam edeceğine inandığı" Alman dostları mı, onun harp sanayii yolunda atacağı adıma mani olmuşlardır?!.. Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın, Enver Paşa ile yaptığı pek ibra-temiz mülakata böylece kısaca temas ederken, Enver Paşa'nın hatıratını elinde bulunduran Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş gayesini hatırlayarak, bu hatıratı sahih bir şekilde bir an evvel yayınlamasını temenni eder, bir beyinsizin çılgınlıklarını ve o çılgınlıkla Osmanlı İmparatorluğunun neden, niçin, nasıl batırıldığını o beyinsizin kaleminden okumayı arzuladığımızı Türk Tarih Kurumu yetkililerine hatırlatırız!..*



Güncel Bilgiler - 1

1. 2010 yılında 2. Karadeniz oyunları Romanya' da yapıldı.

2. 2011 Gençlik Olimpiyatları Trabzon' da yapıldı.

3. 2011 Doğa Sporları Olimpiyatları Antalya Kemer' de yapıldı.

4. 2012 olimpiyatlarına aday ilimiz İstanbul.

5. 2013 Akdeniz Oyunlarına aday ilimiz MERSİN.

6. 2014 dünya kupası BREZİLYA' da yapılacak.

7. Kyoto sözleşmesini imzalamayan AB ülkeleri MALTA, KIBRIS.

8. Nükleer santral SİNOP' a yapılacak.

9. Akdeniz ülkeleri zirvesi 13 TEMMUZ 2008' de PARİS' te yapıldı.

10. Yeni kabul edilen anayasa da Cumhurbaşkanlığı seçimi, cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından önceki 60 gün içinde, makamın herhangi bir sebeple boşalması halinde ise, boşalmayı takip eden 60 gün içinde tamamlanır.

11. 2009 yılı İtalya' da Türkiye yılı olarak kutlandı.

12. 2009 yılı Dünya Astronomi yılı kabul edildi.

13. Fransa' da siyasal taşlama olarak bilinen tiyatro oyun türünün adı SOTİ.

14. 2009 yılı 49. uluslararası Antalya altın portakal film festivalinde en iyi film ödülü KOSMOS ( REHA ERDEM), BORNOVA BORNOVA ( İNAN TEMELKURAN).

15. Son Nobel edebiyat ödülü' nü Fransız HERTA MÜLLER aldı.

16. Türkiye üzerinden Avrupa' ya doğalgaz taşınması amacıyla yapılan boru hattı projesi NABUCCO PROJESİ.



Sayfaya Git: [1/3] 1 2 3 Sonraki