AVARIZ VERGİSİ

                                                AVARIZ VERGİSİ

Avarız, avarız-ı divaniye veya tekalif-i örfiyye, XVI. yüzyılın sonlarına kadar, fevkalade zamanlarda alınan ve miktarı doğrudan Divan-ı hümayuntarafindan tesbit edilen bir vergi türüdür. Osmanlı devletinin kuruluşundan Tanzimat'a kadar devam eden bu vergi, tahakkuk ve tarh usulleri bakımından diğer vergilere nazaran farklılık arz eder. Halktan nakit olarak toplanabileceği gibi, aynı ve hizmet olarak da istenebilir. Bu meyanda mesela kürekçi bedeli hizmet olarak, nüzül zahiresi de aynı olarak alınırdı.

XVII. yüzyıla kadar bu vergi umumiyetle sefer masraflarının karşılanması için toplanmış ve bu yönüyle arızi bir özellik göstermiştir. Fakat XVI. yüzyılın sonlarında Osmanlı para sisteminin çöküşü ve vergi düzeninin ıslah edilemeyişi sebebiyle avarız, her yıl muntazaman toplanan, devamlı ve nakdi bir vergi haline gelmiş ve miktar itibariyle öşür haricindeki res m-i çift, bennôh, ispevs. gibi şahıs başına alınan bütün vergileri geçmiştir. Aynı şekilde sefer zamanlarında halktan, un ve hububat olarak toplanan nüzül zahiresi de aynı olmaktan çıkıp nakdi hale gelmiştir
.

Esas itibariyle örfı bir vergi olan avarızın şer'i hale getirilmeye çalışıldığı da olmuştur.

Avariz mükellefi olanlar askeri sayılmayan reayadır. Askeri deyiminin içerisine, fiilen askerlik hizmeti yapanların dışında ulema, suleha, sadat, derbentci, tuzcu, çeltükci, ortakçı. katrancı, doğancı, vakıf reayası vs. gibi birçok zümrelerin dahil olduğu malumdur. Askeri sınıfına girenler avariz türü vergiden muaf olmakla beraber, ticaretle iştigal edenler bunun dışındadır. "Kar u kisb üzere" olanlar durumlarına göre re'aya gibi avarız vergisini katılmaktadırlar. Avariz mükelleflerinin tesbiti hususunda muayyen bir kuralın bulunmadığı görülmektedir. Bölgelere ve halkın gelir durumuna ve sahip olunan gayri menkule göre değişen nisbetlerde oranlar belirlendiği anlaşılmaktadır. Şahısların avarız mükellefi olması için ev, tarla, dükkan vs gibi bir gayri menkul sahibi olmaları şartı aranmaktadır. Ancak çok defa bir ev sahibi olmak mükellefiyet için yeterli olmaktadır. Oturduğu evin mülkiyetine sahip olmayanlar avarizdan muaf olmaktadırlar. Ayrıca ihtiyar ve çalışamayacak derecede a'ma, sakat ve hastalıklı olanlar ile yetim, sabi ve dul hatunlardan da avariz alınmamaktadır. Halk, gelirine ve sahip olduğu gayri menkule göre ala, evsat, hahir, ahkar ve edrui olmak üzere çeşitli gruplara ayrılmakta ve bu esasa göre avarrz toplanmaktadır.

Bu arada avarız hanesi tabirine biraz açıklık getirmek lazımdır. Avarız hanesi'nin gerçek hane ile ilgisi yoktur. Hane, genelolarak ev demektir. Osmanlı vergi ıstılahındaki anlamı ise bir evde oturan evli çifttir. Avarız hanesi ise, 3, 5, 7, 10, 15 evden oluşan bir vergi birimidir. İmparatorluğun her yeri için standart bir avarız hanesi birimi de yoktur. Her kaza için farklı ölçüler esas alınmıştır. Bazı yerlerde 10 hane (ev) bir avarız hanesi kabul edilirken, bazı yerlerde bu sayı 15-20'ye çıkabilmektedir. Devlet, bir kazadaki avarız hanelerini tesbit ettikten sonra avariz ve nüzül zahiresi ya da kürekçi bedeli toplanırken hane başına düşen miktarı her yıl için belirlemekte ve buna göre vergi toplamaktadır. Dolayısıyla avarız tahrirleri avarız vergisinin toplanması açısından büyük önem taşımaktadır.

XVI. yüzyıldaki tahrir defterlerinde avarız ile ilgili bazı kayıtlara rastlanmaktadır. Bundan, avarız için ayrıca bir tahririn yapılmadığı, tımar ve zeametleri belirlemek ve devletin baştan beri ala geldiği vergileri tesbit etmek amacıyla yapılan genel tahrirler sırasında avariz hanelerinin de tesbit edildiği istidlal olunmaktadır.

Oysa XVII. yüzyılda sadece avariz hanelerinin tesbiti için tahrirler yapılmıştır. Bunun sebebi XVI. yüzyıldaki tahrir defterleri esas alınarak toplanan resm-i çift, resm-i bennôh, resm-i mücerred, resm-i ispenç vs. gibi vergilerin miktarları arttırılmadığı için ehemmiyetsiz hale gelmeleridir. Sadece üründen muayyen bir nisbette alınan öşür bundan istisnadır .

 



Deli İbrahim Paşa'nın Hayatı

İbrahim Paşa, ilk iş olarak sefer görevi bahanesiyle yol azığı adı altında halktan vergi toplamaya başladı. Aslında seferin Topkapı Sarayı' na yapıldığı ve fethedilecek olanın sultanın kalbi olduğu herkesçe malumdu. Ama korkudan kimse sesini çıkaramıyordu. Parmaklarını çıtlatsalar emirleri altına en az dört- beş bin kişilik kuvvetler toplayabilecek aşiret reisleri dahi boyun eğmiş, değerli hediyeler ve yüklü haraçlar yollayarak paşanın gönlünü kazanmaya çalışıyorlardı. Sultana layık seçme mücevherler, kese kese altınlar, murassa hançer ve kılıçlar, altın ve sim işlemeli seraser kumaşlar, ipek halılar ve sair eşyadan, her biri iki yıllık Mısır hazinesine bedel, asumana ser çeker pesendi de cariyelerden mürekkep hediye kervanını hazırlayan İbrahim Paşa, Mart ayının sonlarında Diyarbekir' den ayrılarak mutad seferine başladı.

Ramazan ayının hemen öncesinde İstanbul' a ulaşan İbrahim Paşa, vakit kaybetmeksizin sultanın huzuruna çıktı.Etek öpüp el kavuşturarak hediyelerini takdim etti. Cömert hediyelerden ziyadesiyle memnun olan Sultan 3. Murat, İbrahim Paşa' nın sadakatinden artık hiçbir şüphe duymuyordu. Kendi eliyle hilat donatarak paşayı taltif etti. Büyük bir mansıbı garantilemenin gönül rahatlığı ile saraydan ayrılan İbrahim Paşa, günlerini hangi görevi isteyeceğini düşünmekle geçiriyordu. Hodpesentliği öyle artmıştı ki, hiçbir sefere iştirak etmediği, hiçbir devlet görevini layıkıyla yerine getiremediği halde sadrazamlık hayalleri bile kurmaya başlamıştı. Bir yandan da ablasını teşvik ederek daha üst düzey bir görev için zemin hazırlamaya çalışıyordu. Ama kardeşinin Diyarbekir ve Sivas' ta sergilediği dalalet ve başınabuyruk tavırlar, Canfeda Kadın' ı, bile canından bezdirmişti. Bu doğrultuda ocak ağaları da, kan davası güttükleri paşaya komplo hazırlığı içine girmiş, en az İbrahim Paşa kadar fitneci olan ve onun kendi makamına göz koyduğunu öğrenen Sadrazam Koca Sinan Paşa' dan da destur almışlardı. Haris dimağını kimbilir hangi hayallerle eğlendiren İbrahim Paşa ise, düştüğü kibir bataklığı içinde bu tertibi görecek durumda değildi. Ama kanlı bir komploya gerek kalmadan, sadrazamın ve ocaklıların tazyiki ile harekete geçen şeyhü' l- islam ve kazasker efendilerinin telkinleri ile ipliği pazara çıkarılan İbrahim Paşa için, Kasım ayında sultanın emri ile yeniden tutuklama kararı çıkarıldı.

Ancak adamları vasıtasıyla bunu haber alan Canfeda Kadın, kardeşini uyarmak için bir kethüdasını süratle yola koydu.Sadrazamlık hayalleri kurarken, birdenbire zanlı durumuna düşen İbrahim Paşa, gece karanlığında apar topar konağından çıkıp kapıcısından sandalcısına yüklü bahşişler verip Üsküdar'a can attı. Ama karaya bastığı anda kendini yeniçerilerin kucağında buldu. Yeniçeriler, üzerindeki değerli eşyayı talan ettikten sonra hakaretler ve küfürler ederek yaptıklarının hesabını ve katledilen arkadaşlarının diyetini sordular. Ellerine ayaklarına bukağılar bağlayıp Üsküdar Çarşısı'nda alay ettiler.Sonra yetişen bostancılara teslim edilen İbrahim Paşa, bir sandala konup Beşiktaş'a geçirildi. Buradan Rumeli Hisarı'na kadar, baş açık, yalın ayak yürütülüp teşhir edilmekle, dalaletinin ve yaptığı zulmün kat be kat fazlasını yine halktan buldu.

Ancak halkın zevk aldığı bu alay etme olayından sonra Rumeli Hisarı'na kapatılan paşanın hemen oracıktaidam edilmemesi yeni şüphelerin oluşmasına vesile oldu. Canfeda Kadın'ın araya girerek kardeşini kurtardığı, serbest kaldığında kendisine yapılan zulmün hesabını sormaya and içtiği söylentileri ayyuka çıkmıştı. Ancak kısa süre sonra, sultanın hasta olduğu haberinin yarattığı tedirginlik ortamı içinde Deli İbrahim Paşa unutuldu.Ama babasının ölümünden on bir gün sonra tahtı devralan Sultan 3. Mehmet, bu sapkın devletliyi unutmadı. İlk icraat olarak taht varisi kardeşlerinden kurtulan ve babasının haremini Eski Saray'a göç ettiren sultan, yaklaşık yirmi yıldır haremin kontrolünü elinde tutan Canfeda Kadın' ı da kafileye katarak tasfiye etti. Bu gelişme ile İbrahim Paşa' yı cellatlardan ayıran tüm engeller ortadan kalkmıştı. Nihayet ferman-ı padişahi yazılıp Çavuşbaşı Çoban Süleyman Ağa'ya verildi. Subaşı Rıdvan Ağa ve dört nefer dilaver celladı yanına alarak Rumeli Hisarı'na varan çavuşbaşı, rıhletine vasıta olup yaptığı onca zulmün hakkını verdi. Sonra cesedini kaldırıp Narlıkapı'dan deryaya bıraktılar.



Osmanli Devletinde Devşirme

detayları nelerdir?

Osmanlı'da devşirme sistemiDevşirme, Osmanlı İmparatorluğu'nun ele geçirdiği özellikle Rumeli ve Balkanlardaki Hristiyan topraklardan genç ve yetenekli çocukların toplanarak, sıkı bir eğitim altında üstün bir asker ve yönetici sınfı oluşturma sistemidir.

Osmanlılar; genç ve yetenekli çocukları seçerken sarışın olanları seçmeyip, dikkat çekmeyecek olan esmerleri seçerlerdi. Ayrıca çocukları seçerken alınacak olan çocuğun evdeki tek erkek çocuk olmaması şartı ile alınırdı.

Devşirmeler, Yeniçeri Ocağı ve Bostancı Ocağı'nın temelini oluşturur. Devşirme, Osmanlı'da fethedilen bölgelerdeki yabancı ailelerin çocuklarının 1/5 ini alarak onları yetiştirip yeteneklerine göre; eğer güçlü ve dövüşmeye yatkınsa Yeniçeri, devlet işlerine yatkınsa Saray'a alınırdı. Osmanlı tarihindeki büyük komutanların, devlet adamlarının vezirlerin pek çoğu devşirme sisteminden gelmekteydi.

- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -

Eskiçağ boyunca emeğin veriminin düşük ve tekniğin ilkel olması köleyi en büyük üretim aracı yapmıştır. Mısır, Roma, Yunan ve İslamiyet öncesi Arap dünyasında kölenin yaşadığı şartlar son derece ağırdı. Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmasıyla kölelerin yaşadığı şartlar biraz olsun yumuşamıştır. Özellikle İslamiyetin doğuşuyla birlikte köleler daha insalcıl kavramda görülmeye başlanmıştır.

İslamiyet kölelere daha iyimser bir bakış açısı getirmiş kölelerin yaşamlarını kolaylaştırmıştır. Kuran-ı Kerim de kölelere iyi davranılması konusunda ayetler vardır. Hz. Muhammedin de kölelere iyi davranılması konusunda hadisleri vardır.

I OSMANLI DEVLETİNDE KÖLE

Osmanlı Devletinde, Osman Bey döneminde saray hizmetinde ve orduda kölelerin kullanılması çok yaygın değildir. Osmanlı Devletinde kölelerin saray hizmetinde kullanılması ve özellikle cariyelerin saraya girmesi, Orhan Bey zamanında başlayarak gittikçe arttı.

Sarayda ve devlet hizmetinde kölelerden görevli yetiştirilmesi Osmanlıya Orta Doğu İslam Devletlerinden geçmiştir. Osmanlı Devleti köleleri başta saray olmak üzere devlet ve orduda kullanmıştır.

Fatih döneminde kurulan harem, cariyelik kurumunun oluşmasında ve gelişmesinde ve revaç bulmasında büyük etken olmuştur [4]. Cariyelik kurumunun oluşması ve gelişmesiyle padişahlar Türk kızlarıyla evlenme geleneğini terk ettiler. Kanuni'nin Hürrem Sultan ile evlenmesiyle başlayan cariyelerle evlenme geleneği ikinci Osman tarafından kaldırılmaya çalışılmışsa da daha sonraki padişahlar cariyelerle evlenmeye devam etmişlerdir.

Sarayda gelişen kölelik orduda da işletiliyordu. Selçuklularda görülen gulam sistemi Osmanlılarda 1362'de benimsenen Pençik Kanunugereğince acemi oğlanlar olarak karşımıza çıkıyor. Fetihlerle elde edilen esirlerin bir bölümü acemi teşkilatına alınır, ordu için yetiştirilirdi. Bir bölüm esirde saraya devlet hizmetinde eğitilmek üzere ayrılıyordu. Saraya ayrılanlar Edirne sarayı, Galata sarayı ve At meydanındaki İbrahim paşa saraylarında eğitiliyorlardı. Bosnalı Müslümanlar doğrudan saray hizmetine alınıyorlardı.

Osmanlı devletinde köle devlet hesabına kullanılan kölelerden ibaret gelmiyordu. Konak köşk ve çevrelerinde kölelik görülmekte alt kesime inildikçe ise pek rağbet görülmemekteydi. Buralarda görülen kölelere efendileri iyi davranmak zorundaydı. Efendiler kölelere çoğunlukla ana baba gibi davranırlar onların yetişmeleri için ellerinden geleni esirgemezlerdi. Buralarda kadın köle olan cariyeler odalık olarak alınır, erkek köleler ise ayak işlerinde kullanılırdı.

Osmanlı Devletinde köleler özgürlüklerini kazanarak halk arasına katılabiliyorlardı. Kölelerin özgürlüklerini kazanabilmeleri üç yolla oluyordu ve Osmanlıya İslamiyetten geçen Azadlık Kurumuyla gerçekleşiyordu. Osmanlıda kölelerin özgürlüklerine kavuşabilmeleri üç yolla oluyordu. Birincisi,efendisi köleye ben öldükten sonra hürsün derse köle hürriyetine kavuşabiliyordu. İkinci olarak, efendisi köleye sağlığında bundan sonra hürsün derse köle hürriyetine kavuşabiliyordu. Üçüncüsüde kişinin bedelini ödemesiyle gerçekleşiyordu. Kişi bedelini ödedikten sonra hürriyetine kavuşabiliyordu.

Bunların dışında efendisi cariyesiyle evlenerek ya da onu başkasıyla evlendirerek kölesini hürriyetine kavuşturabiliyordu.

Osmanlı Devleti'nde köleliğin belli bir süresi vardı. Bu süre sonunda köleler hürriyetlerine kavuşabiliyordu. Sarayda ve sosyal hayatta bu süre, beyaz köleler için dokuz, siyah köleler için yedi yıldır. Bu sürenin sonunda kendilerine azatlık kağıdı verilirdi.

Osmanlı Devletinde kölenin kaynağını savaş esirleri ve ticaret yoluyla elde edilen köleler oluşturuyordu.

Osmanlı Devletinde savaş esirlerini köleleştirme Orhan Bey döneminde başlamıştır. Osman Bey döneminde savaş esirleri zaman zaman öldürülür, fidye karşılığı serbest bırakılır ya da hür insanlara verilen ücretin yarısı kadar ücret verilerek tarlalarda çalıştırılırlardı. Orhan Bey'in son dönemlerine doğru savaş esirleri köle olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Esirler, kadın, erkek; güzel, çirkin; çocuk, genç, yaşlı; sakat vb sınıflara ayrılıp, kanaatimize göre değerleri belirlendikten sonra, diğer ganimet malları ile birlikte beş kısma ayrılırlardı. Devletin hissesi olarak bunların beşte biri ayrıldıktan sonra, kalan beşte dördü savaşa iştirak edenler arasında paylaştırılırdı.

Osmanlı Devleti'nde devlete ait kölelerin kaynağını bu beşte birlik pay oluşturmuyordu. Devlet gerektiği durumlarda devlet işlerinde kullanılmak üzere özel şahıslara ait kölelerden gerektiği kadar köle satın alır ya da kiralardı.

Savaşlar sırasındaki akıncıların küçük çaptaki hareketi esir elde edilmesinde başka yoldu. Akıncılar güz aylarında devletin hedef gösterdiği yerlere akınlar yapar bu akınlar sırasında bir çok esir satılmak üzere esir pazarlarına gönderilirdi.

Bazı yeniçeriler bu işi geçim vasıtası olarak görmüşlerdir. Kalelerde nöbetçi olan yeniçeriler beyler ve hanlıklarla anlaşarak esir toplarlardı. Bu 1699 Karlofça ve 1700 İstanbul antlaşmaları ile yasaklanmıştır.

Osmanlı Devletinde kölenin diğer kaynağı ticaret yoluyla elde edilen kölelerdiTicaret yoluyla kölelik üç şekilde karşımıza çıkar. Kaçırma yoluyla,hediye yoluyla ve ailelerin satışıyla köleleştirme

Kaçırma yoluyla kölelik hukuken yasak olmasına rağmen, insanlar kaçırılarak esir pazarlarında satılırlardı. Kaçırma yoluyla köleleştirmenin cezası ölüm olmasına rağmen bu olayın önüne geçilememiştir.

Kaçırılma yoluyla kölenin kaynağını başlıca üç bölge oluşturuyordu:

1) Macaristan, Eflak, Boğdan, Rusya, Polonya ve Ukrayna
2) Kafkasya
3) Afrika

Kaçırılma yoluyla kölelik çeşidinde korsan ve deniz haydutlarının rolüde büyük olmuştur.

Doğu Anadolu'da Kürtler, Ermeni köylerine baskın yaparlardı. Bunlar Yezidi'dir diyerek Ermenileri satarlardı.

Ailelerin satışı ile köleleştirmede aileler kendi rızalarıyla çoçuklarını satarlardı. Bu şekilde kölelik Kanuni devrinden başlayarak 20. yy'lın başlarına kadar görülmüştür. Özellikle Gürcü, Tatar ve Çerkezler çocuklarını satmıştır.

Hediye yoluyla kölelik çok yaygın değildiGüçsüz devletlerin, devlete bağlandıkları padişah ve devletin ileri gelenlerine hediye olarak gönderdikleri köle ve cariyeler bu tür kölelerin kaynağını oluşturur. Komutanlar ele geçirdikleri esirler arasında bulunan müstesna güzelliğe sahip kız ve oğlanları satmaz, fidyeyle serbest bırakmaz, genellikle padişah veya vezirlere hediye olarak sunarlardı. Osmanlı Devleti de elçiler aracılığıyla İslam ülkelerine köle ve cariyeleri hediye olarak göndermişlerdir.

II OSMANLI DEVLETİ'NDE KÖLENİN GÖRÜLDÜĞÜ ALANLAR

Osmanlı Devletinde, devlete ve özel şahıslara ait olmak üzere iki türlü köle görülmekteydi.

A) Devlete Ait Köleler

Bazı tarihçilerin ve hukukçuların Osmanlı Devletinde bütün vatandaşların; padişahın ve diğer devlet görevlilerinin köleleri oldukları şeklindeki iddialarına şöyle der. Bu iddiaların temelini Osmanlı Devlet yapısını ve İslam Hukukunu bilmemek teşkil etmektedir. Osmanlı Devletinde halka raiyye veya bunun çoğulu olan reaya denmektedir. Bunun nedeni Hz. Muhammedin bir hadisidir ve Osmanlı Devletin de bu hadisin manasını unutturmamak için halka reaya denmektedir.

1) Ortakçı Kullar

Ortakçı kullar devlete ait hassa çiftliklerinde çalışırlar. Bunlar genellikle sultanların ve yönetici sınıf üyelerinin mülk ve vakıflarında çalıştırdıkları savaş tutsakları yada satın aldıkları kölelerdir.

Ortakçı kullar ilk defa Orhan Gazi döneminde görülmüştür. Orhan Gazi döneminden itibaren tarım toprakları ve köylere yerleştirilen ortakçılar servaj usulüyle çalıştırılıyorlardı. Fatih döneminde sarayın meyve sebze ve tahıl ihtiyacını karşılamak üzere Sırbistan ve Mora seferinden getirilen otuzbeşbin köle İstanbuldaki otuzbeş boş köye yerleştirilmiştir.

Ortakçı; beylikten, vakıf idaresi veya toprak sahibi özel şahıslardan aldığı toğumu eker biçer ve üründen öşür ile tohum çıkarıldıktan sonra geriye kalan miktarı vakıf idaresi veya toprak sahibi ile paylaşır [13]. Ortakçılara kalacakları yer verilir tarlalarda kullanılacak araç gereçler temin edilirdiÇiftliklerde yaşayan ortakçılar kendi aralarında evlenebilirler, çoluk çocuk sahibi olabilirlerdi.

Ortakçı kullarla hukuki yönden farkı olmayan ortakçı kesim denen grup vardı. Ortakçı kullar mahsülden tohum ve öşür çıkarıldıktan sonra geriye kalan kısmı hizmet ettiği vakıf veya kişiyle paylaşırken, kul kesimciler ne ekerlerse eksinler belli bir miktar ürün vermek zorundaydılar. Özel şahsa ait kesimcilerde bulunmaktaydı.

Osmanlıda devlete ait sığır ve koyunların korunması, bakımı ve otlatılmasıyla ilgilenen köleler vardı. Bunlara sığırcı kullar veya koyun kafirleri denmekteydi.

2) Kapı Kulları

Osmanlı Devleti kurulduğu ilk yıllarda artan fetihler sırasında düzenli ve daha fazla askere ihtiyaç duymuştur. Osman ve Orhan Bey dönemlerinde mevcut ordunun gittikçe büyüyen ihtiyaçları karşılayamadığı I. Murad döneminde daha da belirginleşmişti. Bu ihtiyaçtan dolayı savaş esirlerinden askerlik yapmaya elverişli Hıristiyan çocuklarının beşte birini kısa bir süre Türk terbiyesi verilerek yeni bir askeri sınıf meydana getirildiBu teşkilatlanma kapıkulu ocaklarının temelini oluşturmuştur. Kapıkulu Ocakları ve bunların başında yer alan yeniçeri teşkilatı, Osmanlı ordusunun en önemli vurucu) güçlerindendir. Yeniçeri ocaklarına asker temin eden iki önemli kaynak vardı:

a) Pençik Sistemi ve Acemi Ocakları: I. Murat döneminde Karamanlı Rüstemin teklifiyle çıkarılmış olan pençik kanununa göre; savaş esirlerinin beşte biri devlet hesabına ve asker ihtiyacını karşılamak üzere alınıyordu. Ankara Savaşı'na kadar pençik oğlanları yeniçeri ocağının asker ihtiyacını karşılamıştır.

b) Devşirme Usulü ve Acemi Oğlanları: Çeşitli hizmetlerde kullanılmak üzere Osmanlı tebaası bazı Hıristiyan çocuklarının toplanmasıdır. II. Murat zamanında kanunlaştırılmıştır. Devşirme kanununa göre devşirilen çocuklar önce Müslüman olur, adları Türkçe olarak değiştirilirdiBecerikli ve seviyeli olanlar saray için seçilirdi, diğerleri Türk köylerine dağıtılırdı. Türk köylerine dağıtılan çocuklar Türk ailelerin yanında hizmet ederler, İslamiyeti ve Türkçeyi öğrenirler daha sonra acemi oğlanı yazılırlardıDevşirme kanuna uygun yapıldıgı sürece iyi sonuçlar vermiştir. Daha sonra rüşvet karışmış ve devşirme sistemi bozulmuştur. Devşirme sisteminin bozulması yeniçeri ocağınında bozulmasına sebeb olmuştur.

c) Kapıkulu Askerleri ve Yeniçeriler: Kapıkulu padişaha bağlı olan,daimi ve maaşlı; yaya ve atlı ordudur. Kapıkulu askerlerinin temelini yeniçeriler oluşturur Avrupanın ilk daimi ordusu yeniçeriler, Osmanlılara savaş alanında büyük bir üstünlük sağlıyordu. Yeniçerilerin Osmanlı Devletinin genişlemesinde büyük katkıları olmuştur. Osmanlı Devletine 464 yıl gibi uzun bir süre hizmet eden yeniçeri ocağı belli bir süre sonra bozulmuş ve 1826 yılında kapatılmıştır. Yeniçeri Ocağının kapatılışına Vaka-i Hayriye adı verilmiştir.

Devşirme sistemi ile ilgili okuyabileceğiniz kaynaklar

• H. T. Fendoğlu, "Osmanlı’da Devşirme Sistemi ve Özgürlük", Uluslar arası Kuruluşunun 700. Yıl Dönümünde Bütün Yönleriyle Osmanlı Devleti Kongresi, Konya, 2000, s. 477.

• A. Özcan, "Devşirme", DİA, c. IX, İstanbul, 1994.

• J. A. B. Palmer, "Yeniçerilerin Kökeni", Söğüt’ten İstanbul’a, der. O. Özel-M. Öz, Ankara, 2005.

• Palmer, "Yeniçerilerin Kökeni".

• İ.H. Uzunçarşılı, "Devşirme", İA, c. III, Eskişehir, 1997.

• S. V. Jr, "Selçuklu Gulamı ve Osmanlı Devşirmesi", Söğüt'ten İstanbul'a, der. O. Özel-M. Öz, Ankara, 2005.

• Y. Ercan, "Devşirme Sorunu, Devşirmenin Anadolu ve Balkanlardaki, Türkleşmeye ve İslamlaşmaya Etkisi", Belleten, c. 50/196-198, Ankara, 1987.

• G. Karamuk, "Devşirmelerin Hukuki Durumları Üzerine", Söğüt’ten İstanbul’a, der. O. Özel-M. Öz, Ankara, 2005.

• V. Dimitriadis, "Devşirme Kökeni Üzerine Düşünceler", Osmanlı Beyliği (1300-1389), çev. G. Çağalı Güven-İ. Yerguz-T. Altınova, İstanbul, 1997.

 


ÖŞÜR VERGİSİ

                                               ÖŞÜR VERGİSİ

Öşür, kelime olarak onda bir (1/10) anlamına gelen Arapça kökenli bir kelime olup, ıstılah olarak Osmanlı devletinde umumiyetle halkın ürettiği mahsüllerderı, bilhassa hububattan alınan vergiye verilen isimdir. Ziraı ürünlerin dışında bal'dan da öşür alındığı görülür.

Öşür, orta çağdan beri Müslüman ve Hıristiyan alemlerinin tanıdığı bir vergidir. İslamiyetin ilk zamanlarından itibaren bütün İslam devletlerinde alındığı için şer'i bir vergi olarak mütalaa edilmiştir. Osmanlı hukukçuları öşür'ü harac-ı mukaseme saymışlardır . Mukaseme, bölüşme manasına gelmektedir. Re'aya, ektiği toprağın sahibi olmayıp bir nevi kiracısı durumundadır. Toprağın gerçek sahibi devlettir. Bu durumda öşür de re'ayanın ziraat ettiği arazinin icar bedeli olmaktadır. Yani devletin aldığı öşür, toprakların mülkiyetine sahip olmaktan doğan bölüşme hakkıdır.

Öşür onda bir demek olmakla beraber, vergi nisbeti olarak çok defa 1/5, 1/6, 1/8 gibi farklı oranlarda tatbik edilmiş, hatta bazı hallerde ürünün yarısı alınmıştır. Bunun sebebi, arazinin verimliliğinin, sulama ve iklim şartlarının, ziraatı yapılan ürünün cinsinin ve mahalli örfve adetlerin farklılığıdır.

Öşür, aynı ve nakdi olmak üzere iki şekilde tahsil edilebilirdi. Arpa, buğday, nohut gibi dayanıklı hububat çeşidinde ve pamuk vs'de ayni olarak alınması kanundu.Buna mukabil, sebze ve meyve gibi bağ, bağçe ve bostan mahsullerinden nakdi ve maktil olarak resim alımrdı. Fakat sıpahiler çok defa hububattan da o günkü narh (narh-ı ruzi) üzerinden nakdi olarak öşür almak isterlerdi. Çünkü sipôhi için elindeki mahsülü satıp nakde çevirmek başlı başına bir mesele idi. Bu sebeple yasaklanmasına rağmen sipahilerin, re'ayadan öşür'ü nakid olarak alma eğilimi gösterdikleri anlaşılmaktadır. Ancak para ekonomisinin çok gelişmediği, ulaşım ve pazarlama şartlarının re’ayaiçin de önemli bir mesele teşkil ettiği bir dönemde hububattan nakid olarak öşür alınması, çiftçiler açısından oldukça zordu. Bu durumu nazar-ı itibara alan Osmanlı idaresi, sıpahileri ve eminleri, nakdi olarak öşür almamaları hususunda uyarmış; bu tür davramşlara tevessül eden olduğu takdirde, engel olunması konusunda hakimü'l-vakt olanların da dikkati çekilmiştir. Fakat öşürün aynı olarak alınmasımn baştan beri uygulana gelen bir usul olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü 1540 yılından önceki kanunnamelerde bu konuya temas edilmemiştir. Muhtemelen sipahilerin şartları kendi lehlerine istismar etmeleri üzerine
re'ayarıın şikayetleri Dolayısıyla 1540 yılından sonra yapılan tahrirlerde durum dikkate alınarak kanunnarnelere hububattan alınan öşürün ayni olarak tahsili emrolunmuştur.

Hububatın haricindeki bağ, bağçe ve bostan mahsullerinden öşürün aynı olarak alınması ise imkansız dı. Çünkü sebze ve meyve hububat gibi dayanıklı ürünler değildi. Bundan dolayı nakdi olarak vergilendirilmeleri zaruri idi. Tahrir defterlerinde bu vergiler umumiyetle "ber-uech-i maktu" şeklinde kaydedilmiştir. Maktu verginin mahzurlu tarafı, re'ayanın ürününün az olduğu kıtlık zamanlarında da defterde yazılı olan miktarı nakden ödemek zorunda olmasıydı. Bu yüzden bazı sancaklarda maktu öşür alınmasına son verildiği de olmuştur .