9. SINIF TARİH KONULARI

Tarih Bilimine Giriş

TARİH BİLİMİNE GİRİŞ

TARİHİN TANIMI: Tarih, geçmişte yaşayan insan topluluklarının her türlü faaliyetlerini yer ve zaman belirterek, sebep sonuç ilişkisi kurarak, belgelere dayalı inceleyen bilimdir.


TARİHİN KONUSU NEDİR? : Geçmişte yaşayan insan topluluklarının her türlü faaliyetidir.


TARİH ANLATIMINDA YER VE ZAMANIN ÖNEMİ NEDİR?

1)- Yer ve zamanın belirtilmesiyle olayın gerçek olup olmadığını anlarız.

2)- Olayın geçtiği yer ile olayın meydana geldiği zaman dilimi o olayın sebep ve sonuçlarını belirlememizde gereklidir. Çünkü o yerin iklimi, yaşam şartları, madenleri, o zaman içindeki nüfusu, o zaman içindeki toplumsal değerler olayın meydana geliş sebeplerini oluşturabilirler.


SEBEP-SONUÇ İLİŞKİSİNİN ÖNEMİ NEDİR?

Bütün olaylar bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. her olay kendisinden önceki olayın sonucu, kendisinden sonraki olayın sebebidir. Önceki olayı bilmezsek, sonraki olayı kavrayamayız.


Olay Nedir? Olgu Nedir?

Olay: İnsanları ilgilendiren sosyal, ekonomik, kültürel, dini ve benzeri alanlarda meydana gelen oluşumlardır.

Olgu: Oluşum süreci içinde ya da başka bir şeyin belirtisi olarak gözlemlenmiş olaylardan ibarettir. Birçok olayın aynı yönde sonuçlar vermesidir. Olgu yüzyıllar boyu meydana gelen olayların ortak sonucudur. Bir anda olmaz, bu olay olur.

Örnek: Anadolu'nun Türkler tarafından fethi olaydır. Miryakefalon Savaşı olaydır. Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, Anadolu Selçuklu Devleti'nin Kuruluşu, Kurtuluş Savaşı, Çanakkale Savaşı birer olaydır. Anadolu'nun Türkleşmesi tüm bu olayların ortak sonucudur ve bir Olgu'dur.

Tarih Felsefesi Nedir?

Tarihi tecrübeleri günümüz meselelerinin çözümü için yeniden yorumlamaya Tarih Felsefesi denir.

Dünyada ilk tarih felsefecisi İbn-i Haldun'dur.

Avrupa'da ilk tarih felsefecisi Makyavelli'dir.

Tarihimizi Öğrenmenin Gerekliliği:

Türk milleti tarihin en eski ve en köklü milletlerinden biridir. Türkler; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına yayılan devletler kurmuşlardır. Bu bölgelerde Türk dilinin, Türk sanatının, Türk kültürünün izleri bugün bile sürmektedir.


MÖ III. yüzyılda Hunlarla başlayan Türk Tarihi günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.

Tarihimizi iyi öğrenmekle;

Vatan, Millet sevgimiz gelişecektir.

Millet olarak geleceğe daha güvenle bakabilecek duruma gelebiliriz.


Tarih Biliminde Yer ve Zamanın Önemi:

Yer ve zamanın belirtilmesiyle olayın gerçek olup olmadığını anlarız.

Olayın geçtiği yer ile olayın meydana geldiği zaman dilimi o olayın sebep ve sonuçlarını belirlememizde gereklidir. Çünkü o yerin iklimi, yaşam şartları, madenleri, o zaman içindeki nüfusu, o zaman içindeki toplumsal değerler olayın meydana geliş sebeplerini oluşturabilirler.


Tarih Biliminde Sebep-Sonuç İlişkisinin Önemi:

Tarihte, bütün olaylar bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. Her olay kendisinden önceki olayın sonucu, kendisinden sonraki olayın sebebidir.


Önceki olayı bilmezsek, sonraki olayı kavrayamayız.


Tarih Biliminde Olay ve Olgu Kavramları:

Olay, insanları ilgilendiren, sosyal, siyasal ve dînî alanlarda meydana gelen, başlangıcı ve bitişi beli olan gelişmedir.


Olgu, aynı özellikteki tarihi olayları kapsayan ve belli bir süreci ifade eden genel bir kavramdır. Meselâ:

Olay > Anadolu'nun Türkler tarafından fethi

Olgu > Anadolu'nun Türkleşmesi

Olay > Amerika'nın keşfi

Olgu > Sömürgeciliğin başlaması

TARİHİN TASNİFİ (SINIFLANDIRILMASI)

1)- Zamana Göre Sınıflandırma:

Tarihin çağ veya yüzyıllara bölünerek incelenmesidir.

Çağlara Göre: İlk Çağ Tarihi, Orta Çağ Tarihi, Yeni Çağ Tarihi, Yakın Çağ Tarihi, Bilgi Çağı Tarihi

Yüzyıllara Göre; 15. yy Tarihi, 1. yy Tarihi, 13. yy Tarihi, gibi

2)- Mekana (Yer) Göre sınıflandırma:

Tarihi olayların yani tarihin bir coğrafyayla, bir bölgeyle, bir yerle sınırlandırılmasıdır.

Örnek: Türkiye Tarihi, Avrupa tarihi gibi.

3)- Konuya Göre Sınıflandırma:

Tarihin bir konuyla sınırlandırılmasıdır.

Örnek: Tıp Tarihi, Sanat tarihi gibi

Tarihi Neden Sınıflandırıyoruz?

Tarihi Zamana, Mekâna ve Konuya göre sınıflandırmamızın nedeni öğrenmeyi, öğretmeyi, araştırmayı kolaylaştırmaktır.

Tarih Biliminin Yöntemleri:

Tarihi olayları araştıran bir tarihçi sırasıyla aşağıdaki yöntemleri uygular.

1)- Kaynak Arama (Tarama):

Önce olayla ilgili kaynaklar aranır.

Kaynaklar 2′ye ayrılır:

1- Ana Kaynaklar (Birinci el kaynaklar): Olayın geçtiği döneme ait kaynaklardır.

a- Yazılı Kaynaklar: Kitabeler, fermanlar, kanunlar, mahkeme kayıtları, noterlik yazıları, gazeteler, dergiler vb...

b- Sözlü Kaynaklar: Evler, kaleler, tapınaklar, heykeller, silah, eşyalar, destanlar, efsaneler, fıkralar, atasözleri örf ve adetler vb...

c- Arkeolojik Kalıntılar:

d- Görüntülü-Sesli Kaynaklar:

2- İkinci El Kaynaklar: Ana kaynaklardan yararlanılarak hazırlanan kaynaklardır. Olaydan çok sonraki bir zamanda 1. Elden kaynaklardan yararlanarak hazırlanan kaynaklardır. Mesela; bir konuyla ilgili yapılan araştırmalar, makale, kaynak kitap, ansiklopedi, belgesel gibi.

2)- Tasnif (Sınıflandırma)

Tasnif (Sınıflandırma): Elde edilen bilgiler zamana, mekâna ve konuya göre tasnif edilir.

Karşılaştırma yapılarak bilgiler bu yönde incelenir.

3- Tahlil

Tahlil (Analiz=İnceleme) : Kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler güvenilir mi?

4- Tenkit

Tenkit (Eleştiri):Elde edilen bilgilerin işe yarayıp yaramadığı, hangi bilgilerin kullanılacağı belirlenir.

5) Sentez (Birleştirme):

Kaynaklardan elde edilen bilgiler düzenlenip yazılması safhasıdır.

Tarih Bilimine Yardımcı Bilimler

4. Tarihin Diğer Bilimlerle İlişkisi

1. Coğrafya: Tarih, olayın geçtiği yerin fizîki ve beşerî özelliklerini Coğrafya'dan öğrenir.

2. Arkeoloji (Kazı Bilimi): Toprağın ve suyun altında kalmış olan tarihi eserleri ortaya çıkarır.

3. Kronoloji (Takvim Bilgisi): Tarihi olayların zamanlarını belirleyerek, meydana geliş sıralarını düzenler.

4. Paleografya: Eski yazıların okunmasını sağlayan bilim dalıdır.

5. Epigrafya (Kitabeler Bilimi): Taş, mermer gibi sert cisimler üzerine yazılan yazıları inceler.

6. Sosyoloji (Toplum Bilimi): Sosyal olayları, insanlar ve toplumlar arası ilişkileri inceler.

7. Antropoloji: Toplumların ırk yapılarını inceler.

8. Filoloji (Dil Bilimi): Dilleri ve diller arasındaki bağları inceler.

9. Etnografya: Örf,adet, gelenek ve görenekleri inceler.

10. Diplomatik: Günümüze kadar gelmiş olan resmi belgeleri, fermanları vb. inceler.

11. Heraldik (Mühür Bilimi): Resmi belgelerdeki mühür, arma ve özel işaretleri inceler.

12. Nümizmatik / Meskûkat (Para Bilimi): Eski paraları inceler.

13. Kimya (Karbon 14 Metodu): Herhangi bir tarihî eserin yaşını hesap eden bilimdir.

14. Onomatoloji: Yer adlarını inceleyen bilim dalıdır.

15. Şecere: Soy kütüğü bilimidir.

16. Sigilografi: Mühürleri inceler.

Bunlardan başka tarihe yardımcı bilimler arasına Felsefe, İstatistik, Psikoloji, Astronomi, Tıp gibi bir çok bilimi katabiliriz.

B. ZAMAN VE TAKVİM

1. Takvimin Ortaya Çıkışı ve Tanımı

Takvim zamanı günlere, aylara, yıllara bölme metodudur.


İnsanlar zamanı ölçerken ölçü aracı olarak Güneşi ve Ay'ı kullanmışlardır.

Güneşi kullananlar dünyanın güneş etrafında bir tam dönüşünü esas almışlardır (365 gün 6 saat). Bu şekilde oluşturulan takvimlere Güneş Takvimi diyoruz.

Ay'ı kullananlar ise Ay'ın Dünya etrafında 12 kez dönmesini (12 x 29.5 =354) esas almışlardır. Bu şekilde oluşturulan takvimlere Ay Takvimi diyoruz.


Tarihte ilk güneş takvimini Mısırlılar, ilk ay takvimini de Sümerler kullanmışlardır.

Her toplum kendi takvimini oluştururken kendileri için önemli saydıkları bir günü başlangıç olarak kullanmışlardır.


Romalılar, Roma'nın kuruluşunu,

Müslümanlar, hicreti,

Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın doğumunu gibi...


2. Türklerin Kullandıkları Takvimler

1. 12 Hayvanlı Türk Takvimi:

Türklerin kullandığı en eski takvimdir. Güneş yılını esas alır . Bu takvimde her yıl bir hayvan adıyla anılıyordu.

2. Celâlî Takvimi:

Büyük Selçuklular zamanında Melikşah tarafından Ömer Hayyam ve ekibine hazırlatılan bu takvim güneş yılına göre hazırlanmıştı.

3. Hicrî Takvim:

Ay yılını esas alır. Başlangıç olarak Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicret ettiği 622 yılını alır. Günümüzde Ramazan ayı, kutsal gün ve gecelerde bu takvimi kullanmaktayız.

4. Rûmî Takvim:

Osmanlı Devleti'nde resmî ve mâlî işlerde kullanılmak üzere 19. yüzyıl başlarından itibaren yürürlüğe giren takvimdir. Güneş yılını esas alır.

5. Milâdî Takvim:

1926'dan itibaren kullandığımız takvimdir. Güneş yılını esas alır. Temeli Mısırlılara dayanır. İyon ve Yunanlılar kanalıyla Batı'ya aktarılmıştır. Romalılar Sezar zamanında Jülyen takvimi olarak düzenlemiş ve kullanmışlardır. Yeniçağ'da Papa XII. Gregor tarafından yeniden yapılan düzenlemelerle Gregoryen Takvimi olarak anılmıştır. Miladî takvim Hz. İsa'nın doğuşunu başlangıç olarak kabul eder.

Tarih Bilimine Giriş

TARİH BİLİMİNE GİRİŞ

TARİH: İnsan topluluklarının, geçmişten günümüze kadar olan yaşantılarını, olay ve olguları (siyasi,sosyal, kültürel tüm faaliyetlerini), birbirleri ile olan ilişkilerini, yer ve zaman belirterek, neden-sonuç ilişkisi içinde, belgelere dayanarak objektif olarak inceleyen bir bilimdir.

Tarihi Oluşturan Unsurlar:

* Yer (Mekan) * Zaman * Neden * Sonuç * Belgeler * Objektiflik

TARİHİN KONUSU:

İnsanlığın geçmiş yaşantılarının tümü ve günümüze kadar geçirdiği aşamalardır. İnsan topluluklarının yaşadığı olaylar ve olgulardır.
Olay: İnsanı ilgilendiren siyasi, sosyal, askeri, ekonomik, kültürel alanlarda yaşanan her şey olaydır.


Olgu:Olaylar sonucunda ortaya çıkan ise olgudur.

Alparslan'ın 1071'de Malazgirt'te Bizans'ı yenmesi olay,

Bu olay sonucunda, Anadolu'nun kapılarının Türklere açılması olgu dur.

TARİHİN BİLİM OLARAK ÖZELLİKLERİ:

• İnsan faaliyetlerini incelediği için sosyal bir bilimdir.

• Bir tarihi olay aynısıyla tekrar etmez. Bu yüzden tarih araştırmalarında deney ve gözlem metodu kullanılamaz.

• Temel yasaları ve kuralları bulunmayan tek bilimdir.

*Tunus'ta ekmeğe zam geldi, halk isyan etti.

*Türkiye'de ekmeğe zam geldi, halk isyan edecek diyemeyiz. İsyan çıkabilir de çıkmayabilir de...

• Değişmemezlik kuralı yoktur. Bulunan her yeni belge olayı, ya değiştirebilir ya da netleştirir.

• Tarihi olayların yer ve zamanı belli olmalıdır. Bu durum tarihi masal olmaktan kurtarır.

• Tarihi araştırmalarda belgelere dayanmak da şarttır. Belgeye dayanmayan tarihi bilgi yalan demektir.

• Tarihi olaylar incelenirken neden-sonuç ilişkisi kurulmalıdır. Çünkü her tarihi olay bir sonraki olaya neden olur.

• Tarih araştırmalarında, olayın geçtiği zamanın şartları dikkate alınmalıdır. Bugünün koşulları ile düne bakılmaz.

• Bütün bilimler gibi, incelediği olaylara objektif yaklaşır. (Ortak özellik)


TARİH BİLİMİNİN YÖNTEMİ :

1. Kaynak Arama: Konu ile ilgili tüm malzemeler toplanır.

2. Tasnif (Sınıflandırma) : Yazılı ve yazısız belge olarak, zamana, mekana, konuya göre tasnif yapılır.

3. Tahlil : Verilerin doğruluğu araştırılır.

4. Tenkit (Eleştiri) : Kaynaklar ve içerisindeki bilgiler doğruluk açısından tenkit edilir.

5. Terkip (Sentez) : Tasnifi, tahlili, tenkidi yapılan bilgiler birleştirilir (terkip) ve araştırma tamamlanır.


TARİHİN SINIFLANDIRILMASI

Geniş bir ilgi alanına sahip olan Tarih biliminin ; öğrenilmesini, inceleme ve araştırılmasını kolaylaştırmak için uygulanır. Tarihi olaylar sınıflandırılırken ,tarih bütünü içinde ele alınmalıdır.

Zamana Göre: İlk Çağ , Orta Çağ Tarihi ...

Mekana Göre : Avrupa, Anadolu Tarihi...

Konuya Göre : Tıp , Hukuk Siyasi Tarih...

Tarih Bilimine Giriş

TARİHE YARDIMCI BİLİMLER :

Coğrafya: Yer Bilimi

Kronoloji : Zaman ,Takvim Bilgisi

Arkeoloji: Kazı Bilimi

Paleografya : Eski Yazı Bilimi

Nümizmatik = Meskukat: Para Bilimi

Filoloji : Dil Bilimi

Antropoloji: Irk Bilimi

Epigrafya:Kitabe Bilimi

Etnogratya: Halk ,Kültür Bilimi (Giyim tarzları,süs eşyaları , yemekleri ,mimarileri...)

Sosyoloji: Toplum Bilimi

Diplomatik:Antlaşma, yazışma bilimi

Heraldik : Arma, unvanları

Sicillografya:İmza ve Mühür Bilimi

Arkeometri: Kalıntıların Tarihleri

Kimya (Karbon 14 Yöntemi ):Buluntuların yaşı saptanır.( Bozulan nesnelerdeki Karbon 14 izotopu parçalanır. Kütlesi giderek azalır.

Hesaplamalara göre 5500 yılda kütle yarıya iner.

30 gramlık kütle 5500 yıl sonra 15 grama iner.


ZAMAN VE TAKVİM

Takvim : Zamanı ,yıllara ,aylara ve günlere ayırma metodudur. Güneşin yada ayın hareketlerini ölçüt alarak takvimler geliştirilmiştir.

TAKVİM

Ay Takvimi (Kameri) Güneş Takvimi (Şemsi)

• 1 yıl 354 gündür * 1 yıl 365 gün 6 saat

• Artık yıl yok * Artık yıl var

• Sümerler * Mısır

İslamiyet öncesi Araplar Yunan

Müslüman Araplar İyon

Türk-İslam Devletleri Roma


TÜRKLERİN KULLANDIKLARI TAKVİMLER

1. 12 Hayvanlı Takvim : Türklerin İslamiyet öncesi kullandıkları takvimdir. Güneş yılı esasına dayanır. 12 Güneş yılı 1 yıl kabul edilir. 12 yıllık devirler halinde devam eden takvimin en önemli özelliği her yılın bir hayvan adı ile anılmasıdır.


*2004 yılı pars yılı olsa, 2016 yılı tekrar pars yılı olur.

Hunlar, Göktürkler, Uygur, Kırgızlar kullanmıştır. Bir güneş yılı 365 gün 5 saattir.

2. Hicri Takvim : Türkler İslamiyet'i kabul ettikten sonra (Karahanlılar'dan itibaren) kullanmaya başladılar. Ay yılı esasına dayalıdır. Başlangıcı Hicret tir. Günümüzde , dini ayların,kandillerin ve dini bayramların belirlenmesinde kullanılır. Güneş yılı (Miladi) ile arasında 11 günlük fark vardır.

3. Celali Takvim : Büyük Selçuklu sultanı Melikşah adına düzenlenmiştir.(miladi 1079)güneş yılı esas alınmıştır.

4. Rumi Takvim : Hicri Takvimi kullanan Osmanlı Devleti , güneş ve ay takvimleri arasındaki 11 günlük farkın resmi işlerde getirdiği karışıklığı gidermek için düzenlenmiştir.(Mali Takv.)

5. Miladi Takvim: İlk defa Eski Mısır uygarlığında tarımsal faaliyetlerde karşılaşılan zorluklar sonucu oluşturulmuştur. İyon,Yunan,Roma'nın katkıları ile günümüze ulaşmıştır.

• Miladi Takvim, güneş yılı esasına dayalıdır. Başlangıcı Hz.İsa'nın doğumu "0" kabul edilir.

Yüzyıl (Asır): Tarihte zamanın yüzyıllık dilimlere ayrılan bölümüdür.

Çağ: İnsanlık tarihini çok yönlü etkileyen ve toplumlar üzerinde siyasi,ekonomik yada sosyal değişmelere zemin hazırlayan önemli ve evrensel olaylar arasında kalan bölümdür.


MÖ. MS.


3500 3000 2500 2000 1500 1000 500 0 500 1000 1500 2000 2005

• Milattan Sonraki tarihlerin rakamsal değeri büyüdükçe günümüze yaklaşır.

• Milattan Önceki tarihlerin rakamsal değeri büyüdükçe günümüzden uzaklaşır.

Tarihin Tasnifi (Sınıflandırılması)

Tarih Öğrenimini ve araştırmasını kolaylaştırmak için tarihi olaylar zaman, mekân ve konusuna göre sınıflandırılır.

a) Zamana Göre Sınıflandırma

Zamana göre sınıflandırmada tarihi olaylar çağlara ayrılarak, kronolojik dilimler halinde incelenir. Bu sınıflandırmada tarih, tarih öncesi çağlar ve tarih çağlan olarak iki sınıfa ayrılmış, bu sınıflar da kendi içlerinde alt sınıflara bölünmüştür.

Zamanın yüzyıllara ayrılarak incelenmesi de mümkündür. Onüçüncü yüzyıl (1200-1299) veya on beşinci yüzyıl (1400-1499) gibi tarihi; tarihe damgasını vuran kişilerin isimleri ile anılan bölümlere ayrılarak da değerlendirilir (Mete Han, Attila, Kanuni dönemi gibi).


b) Mekâna Göre Sınıflandırma

Bu yöntemde coğrafî bölgeler önem taşır. Asya tarihi, Avrupa tarihi, Mısır tarihi, Türkiye tarihi, Urfa tarihi, vb. gibi. Coğrafî bölgelerin taşıdıkları özellikler, birbirinden farklı olabilmektedir. Asya'nın coğrafî özellikleri ile Avrupa'nınki arasında benzemeyen taraflar bulunabilmektedir. Ancak, yine de bölgeleri kesin olarak ayırmak zordur. Sınıflandırmaya esas olan mekânlar büyüklük bakımından birbirinden farklı olabilir: Bir kıt'a, bir ülke veya bir şehir gibi.


c. Konuya Göre Sınıflandırma

Toplulukların veya bir topluluğun başlangıcından günümüze kadarki gelişimini bütün olarak inceleyen tarih çeşidine genel tarih denilir. Bu tarih kolunda ayrıntılara girilmez, konuya bütün hâlinde bakılır.


Bunun dışında, tarih araştırmaları, çeşitli konulara göre yapılabilir.

Siyasî Tarih: Toplumların teşkilâtlanmasıile ortaya çıkan devletler, birbirleriyle ilişki içinde yaşarlar. Bu ilişki, devletlerin kendi çıkarlarınıkorumak için belirli bazıhedeflere yönelmelerini gerektirir. Bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için uygulanan yönteme "siyaset" denilir. Devletlerarası ilişkilerin geçmişini inceleyen tarih dalına ise siyasî tarih adı verilir.

İktisat Tarihi: insanlar ve toplumlar, varlıklarını devam ettirebilmek için maddî değerler üretmek zorundadır. Üretim biçimleri, satış, satın alma, değiş-tokuş gibi faaliyetler iktisadî ilişkileri meydana getirir. Bir toplumun iktisadî geçmişini inceleyen tarih dalına iktisat tarihi denilir.

Sanat Tarihi: İnsanlar, tarih öncesi çağlardan günümüze kadar sanatla uğraşmışlardır. Bu bakımdan, geçmişteki sanat eserleri, bize tarihî bilgiler de ulaştırır. Onun için, sanat eserlerinin tarihini incelemek önem taşır. Bu bilim dalına sanat tarihi adı verilir.

Dinler Tarihi: Din, insanlığın geçmişinde önemli rol oynayan bir unsurdur. İnsanlar, toplum hayatına geçtikleri zamandan beri çeşitli dinlere sahip olmuşlardır. Tarih içinde, dinî sebeplerle çıkan savaşlar yaşanmıştır. Bu bakımdan dinlerin ortaya çıkışlarını, gelişmelerini ve etkilerini incelemek önem taşır. Bu bilim dalına dinler tarihi denilir.

Hukuk Tarihi: Toplumda düzeni sağlamak için konulmuş kuralların bütününe hukuk denilir. Bu kuralların konulma sebeplerini, geçmişteki uygulamaları ve gelişmeleri inceleyen bilim dalına hukuk tarihi denilir.

Tarihin konulara göre incelenmesinde buna benzer başka sınıflandırmalar da vardır.

Tarih Bilimi

Tarih Yazıcılığının Türleri

TARİH YAZICILIĞININ TÜRLERİ

1. Hikayeci (Rivayetçi) Tarih

Bu tarz ilk olarak eski Yunan'da ortaya çıkmıştır. Başlangıçta ağızdan ağıza dolaşan hatıralar şairler tarafından nazım tarzında söylenmekte ve bunlara "epos" adı verilmekteyken, Logograflar tarafından hikayeleştirilerek nesre çevrilmişler ve arşivlerdeki malzemenin de ilavesiyle içlerine birtakım gerçekler de karışmıştır. Fakat yine de, Strabon'un ifadesiyle bunlar "epos" olmaktan kurtulamamışlardır. Logografların eserleri ne edebi, ne de tarihi eserlerdir. Sadece ilmi araştırma yolunu açan "basit kronikler"dir.

"Tarihin Babası" adıyla bilinen Heredotos her ne kadar Logografların yolundan gitmişse de, insanı merkez haline getirmiş olması ve kavrayış üstünlüğüyle onlardan ayrılır. Herodotos da hikayeci tarih tarzını kullanmıştır. Fakat olayları peş peşe sıralamakla kalmamış, onları bir düzen içinde nakletmiş ve bir kompozisyon örneği vermiştir. Eserinde az da olsa siyasi görüşler vardır. Tenkit düşüncesine sahip olmamakla birlikte, gördükleri ile duydukları arasında bir ayrım yapmıştır.


2. Öğretici (Pragmatik) Tarih

Geçmiş olaylardan ders almak, gelecekteki yolu doğru çizebilmek, okuyucuya ahlaki ve milli duygular aşılayabilmek maksadıyla yazılan bu tarz eserler, öğretici bir mahiyet arz ettiklerinden "öğretici" veya "pragmatik" denilen tarihçilik akımı içinde yer alırlar. Bu tarzın önderliğini yapan kişi Thukydides'tir. Gerçek anlamda tarihçilik, onun "Pelopennesoslular ile Atinalıların Savaşı" adlı eseriyle başlamıştır. Bu eser sadece edebi bakımdan değil, metod ve zihniyet bakımından da daha önceki eserlerden çok farklıdır. Bu fark, eserin gerek konu, gerekse muhtevasında kendini göstermektedir. Eser zaman ve mekan bakımından sınırlandırıldıktan başka, sadece müellifin yaşadığı devrin olaylarına tahsis edilmiş; devlet, tarihi realitenin merkezi olarak görülerek, esas yerine getirilmiştir. Devlet düşüncesinin esasını siyaset teşkil etmesi dolayısıyla da Thukydides bir siyasi tarih yazıcısı olmuştur. Thukydides yetişme tarzı sebebiyle de, araştırmaya yeni bir anlam getirmiştir. Bu da "siyasi öğretim de faydalı olmak"tır. Böylece ilk defa olarak tarih biliminin sosyal bilimler içindeki yeri de tayin edilmiştir.


Burada amaç, faydalı olmak, tarih yoluyla tecrübeyi arttırıp bilgiyi çoğaltarak geliştirmek ve insanı başarılı kılmaktır. Bunun şartları ise: 1) gerçeğe tamamen sadık kalmak, 2) olay ve durumları anlatırken, aralarındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Geçmişi öğrenerek, bu bilgilere dayanarak şu anki durum ve gelecek hakkında hüküm vermek anca bu şekilde mümkündür. Tarih yazıcılığında bu tür, Thukydides'den sonra diğer eski Yunan ve Roma tarihçilerince de benimsenmiş; Polybios, Plutarkhos, Tacitius, Machiavelli gibi yazarlar onun izinden gitmişlerdir. Pragmatik tarih yazıcılığının en belirgin özelliği, tarihte ün yapmış şahsiyetlere geniş yer verilmesi, bu kişilerin idealleştirilmesi, hatta adeta insan üstü varlıklar haline getirilmesidir. İslam tarihçiliğindeki "Siyer" kitapları bu tarza örnek olarak gösterilebilir. Thukydides'in açtığı çığır, tarihi gerçekleri ortaya koymak hedefini güttüğü halde, örnek olmak prensibiyle de hareket ettiğinden, bunu benimseyen müelliflerin eserlerinde hep zaferler ve parlak olayların işlenmesine özen gösterilmiş, başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları karşısında sessizlik tercih edilmiştir. Bu da öğretici tarzın en büyük zaafını teşkil etmiştir.

3. Araştırmacı Tarih (Bilimsel Tarih, Neden-Nasılcı Tarih)

XIX. yüzyılda tarih yazıcılığı tarzında ciddi bir hamle yapılmış, olayların sade anlatım ve geleceğe matuf öğreticisi vasfı yanında, çıkış sebepleri, bunları hazırlayan amiller, çeşitli olayların sebep ve sonuç ilişkilerinin araştırılmasına başlanmıştır ki, böylece tarih bir bilim olma kimliğini kazanmıştır.


Dünyada cereyan eden olaylar, sadece yeri ve zamanı bakımından değil, cereyan tarzı, rol oynayan kişiler bakımından da farklılıklar gösterir. Şartların müsait olması halinde "benzer" olaylar cereyan edebilirse de "tarih tekerrür etmez". Yani, tarihi olaylar hiçbir zaman, aynı cins ve miktarda malzemelerin kullanıldığı laboratuvar deneyleri gibi değildir. Her birinin özel şartları, değişik mekanları vardır. Bu olaylara karışan kişilerin karakterleri, olay sırasındaki halet-i ruhiyeleri, dış tesirler birbirinden farklıdır. Şu halde, gerçek manada bir tahlil için, bütün bunların derinliklerine inilip ayrı ayrı araştırılması gerekir.


Olayın oluşuna sebebiyet veren şartların araştırılması da ayrı bir önem taşır. Bir olayı sadece tek bir sebebe bağlamak hatalıdır. Coğrafi, sosyal, siyasi, iktisadi vs. şartların iyi incelenmesi gerekir. Bunların birinin görülüp, diğerlerinin ihmal edilmesi yanlış sonuçlara götürebilir. Yani, tarihin bir bilim sıfatını kazanabilmesi için tarihin diğer sosyal bilimlerle olan ilişkilerinin her zaman göz önünde bulundurulması, yerine ve zamanına göre onlardan yardım istemesi gerekir.

İlk Çağ Medeniyetleri

Mezopotamya Medeniyeti

Mezopotamya, ilkçağda Dicle ve Fırat Nehirleri arasında kalan bölgedir. Bu bölge Fırat ve Dicle Nehirlerinin suları sayesinde tarımsal üretim yapar. Mezopotamya, iki ırmak arası anlamına gelir.


İlk çağda Mezopotamya'da beş devlet kurulmuştur. Bunlar; Sümerler, Elamlar, Akadlar, Babiller ve Asurlar'dir.

a. Sümerler (Başkenti: Ur, Uruk, Kiş, Lagaş)

- M.Ö.4000′lerde Aşağı Mezopotamya'ya yerleştiler ve diğer Mezopotamya uygarlıklarına öncülük ettiler.

- Sümerler M.Ö 3500 yıllarında ilk yazıyı kullandılar.

- Birbirlerinden bağımsız birçok şehir devletçiklerinden oluşan bir uygarlık kurdular. En önemli şehirleri Ur, Uruk, Kiş, Lagaş, olan Sümer şehir devletlerinin başında Patesi denilen krallar bulunurdu. Bunlar aynı zamanda rahiptiler.

- Bilinen ilk yazılı kanunlar Sümer kralı Urganika tarafından yazılmıştır.

- Sümerler bataklıkları kurutarak tarım arazileri kurmayı başarmışlardır.

- Çok tanrılı dinlere inanırlardı ve kralları rahip-kral olarak bilinirdi. En önemli Tanrıları Enki, Enlil ve Anu'dur.

- Dini amaçla yaptıkları Ziggurat adlı tapınakları aynı zamanda rasathane ve soğuk hava deposu olarak da kullanılmaktaydılar

- Sümerler düzenli orduyu Mezopotamya'da ilk kuran Akatlar tarafından ortadan kaldırılmışlardır.

- Sümerler bilim alanında ilerlemiş, dört işlemi kullanmış, dairenin alanını hesaplamayı başarmışlardır.

- Edebiyat alanında en önemli eserleri Yaradılış, Tufan ve Gılgamış destanlarıdır.

- Mezopotamya'da Sümerlerden sonra kurulan devletler, Sümer uygarlığını geliştirerek Mezopotamya uygarlığına katkıda bulunmuşlardır.

- Toplumsal sınıflaşma vardır.

b. Akadlar: (Başkenti: Agade)

Paralı ve devamlı orduları sayesinde kısa sürede bütün Mezopotamya'ya egemen olan Akadlar Doğu Anadolu'ya kadar sınırlarını genişlettiler. Akadlar çok tanrılı bir inanışa sahiptiler ve başkentleri akad idi. Agade adı verilen kerpiç ve tuğladan yapılan eserler en önemli mimari eserleridir. Tarihte bilinen ilk imparatorluk ve ilk düzenli orduyu Akadlar kurdular. Sümer uygarlığını Ön Asya'ya yaymayı başardılar.

Akadlar tarihte bilinen ilk büyük imparatorluğu, ilk düzenli ve sürekli orduları kurmuşlardır. Ayrıca Sümer uygarlığını Ön Asya'ya yaymışlardır. Akadça geniş bir alanda diplomasi dili olarak kullanılmıştır.


c. Elamlar: (Başkenti: Sus)

Güneydoğu Mezopotamya Elam olarak adlandırılır. Mezopotamya uygarlığı içinde en sönük dönemini oluşturur. Başkentleri Sus şehridir. Bilim ve teknik, güzel sanatlarda ilerleme göstermişlerdir. Elamlar tarımla ilgilenmiştir. Çok tanrılı bir inanışa sahiptirler.


d. Babil Krallıkları (Başkenti: Babil)

Babil Krallıkları Orta Mezopotamya'da kuruldular ve M.Ö 3000′lerde ortaya çıktılar.

- Babil Kralı Hammurabi ilk anayasa olarak kabul edilen Hammurabi kanunlarını oluşturdu. Hammurabi, daha önce uygulanan kanunların birleşmesinden oluşmaktadır. Hammurabi kanunlarında Urgakina Kanunları'na göre daha sert cezalar yer almaktadır. I. Babil krallığı Hititler'in saldırısı ile yıkılmıştır.

- II. Babil krallarının en önemlisi Nebukadnazar'dır. Onun zamanında Babil'in asma bahçeleri ve Babil kulesi yapıldı. II. Babil krallığını Persler ortadan kaldırdı.

I. Babil Devleti'nin krallarının en önemlisi olan Hammurabi ilk anayasa olarak kabul edilen "Hammurabi Kanunları'nı" yapmıştır. Bu kanunlar yapılırken daha önce uygulanan kanunlardan yararlanılmıştır. Urugakina kanunlarına göre daha sert cezalar vardır. Bazı suçlara kısas cezaları verilmiştir.

Babil Kralı Hammurabi rahip ' kral anlayışını reddederek gücünü dinden değil, askeri kuvvetten almıştır. Mutlak Krallık sistemi Hammurabi ile başlamıştır.


e. Asur Krallığı (Başkenti: Ninova)

Asurlar, yukarı Mezopotamya olarak adlandırılan Güney Doğu anadolu'da kuruldular. Asurlar Toros ve Anadoluya kadar yayıldılar. İbranilerle savaşıp Mısır'a kadar vardılar. Asurlar ticaret kolonileri kurdular ve ticareti geliştirdiler. Asurlar, Anadolu'da kurdukları ticaret kolonileri sayesinde Anadolu'nun tarihi devirlere girmesini ( Anadolu'da yazılı devirlerin başlamasını) sağladılar. Özellikle Kayseri'deki Kültepe'de Asur Tabletleri bulunmaktadır. Asurlar Mezopotamya'nın en geniş devletini kurmayı başardılar. Nemrut Dağı'ndaki heykeller asurlara aittir. Asurlular'ın kanunları Hammurabi kanunlarından daha sert yaptırımlar içerir. Asurlar çok tanrılı bir inanışa sahiptir. Asurlar atlı birlikleri ilk kullanan devlettir. Medler ve Babiller tarafından ortadan kaldırıldılar.

M.Ö. 2000 yıllarında Asurlular, Anadolu'da ticaret kolonileri kurarak hem ticareti geliştirmişler, hem de Anadolu'da yazılı devirleri başlatmışlardır. Kayseri yöresindeki Kültepe'de ticaretle ilgili Asurca birçok tablet bulunmuştur.

Not: Mezopotamya'da şehir devletine Site denir.

Not: Mezopotamya'da çivi yazısı kullanılmıştır.

Not: Mezopotamya'da mimari yapılar kerpiçten yapıldığı için günümüze kadar ulaşamamıştır.

Not: Mezopotamya'da tapınaklara Ziggurat denirdi.

Not: Mezopotamya coğrafi olarak açık bir bölge olduğundan tarihte istilalara sahne olmuş, çok devlet kurulmuştur. Geçiş bölgesidir.

Not: Mezopotamya, yazının ilk kullanıldığı yerdir.

Not: Mezopotamya tarih çağlarına ilk geçen yerdir. Sümerliler, tarih çağına ilk geçen kavimdir.

Not: Ay yılına dayalı takvimi kullanmışlardır.

Mısır Medeniyeti

Mısır, Nil Nehri'nin çevresinde oluşan bir medeniyettir.

Mısır'da tek devlet olmuş ve hanedanlıklar tarafından yönetilmiştir.

Mısır'da devlet yöneticisine Firavun denir.

Mısır'da devlet yöneticisinin mezarına Piramit denir.

Mısır, Hiyeroglif yazıyı (resim yazısını) kullanmıştır.

Mısır'da yazı yazmak için papirüs kullanılmıştır.

Mısır'da şehir devletine nom denirdi.

Mısır, kapalı bir coğrafya olduğundan kurulan devletler uzun ömürlüdür. İstila hareketleri yok denecek kadar azdır.

Mısır'da çok tanrılı inanış vardır.

Mısır'da sosyal sınıflaşma vardır.

Mısır'da güneş yılına dayalı takvim kullanılmıştır.

Mısır Uygarlığı, Nil Nehri ve deltasında kurulmuştur. Mısır'ın etrafının çöllerle kaplı olması diğer uygarlıklarla daha az etkileşimde bulunmasına sebep olmuştur.

İlkçağ Mısır tarihi M.Ö 3000′lerde başlar, Persler'in M.Ö. 525 de Mısır'ı işgal etmeleri ile son bulur. Bu dönem; Eski Krallık, Orta Krallık ve Hiksoslar, Yeni Krallık, Gerileme, Sais Krallığı devirlerine ayrılır.

- Mısır Uygarlığı ilk çağda en gelişmiş uygarlıklardan biriydi.
- Mısır ülkesi Nom (Nomos) denilen eyaletlere ayrılmıştı. Her ilin başında merkezden gönderilen valileler bulunurdu.
- Eski Mısır'ı Firavun denilen krallar yönetirdi. Firavunlara "katip" denilen devlet adamları yardım ederlerdi.
- Firavunların idaresinde arabalı ve yaya olmak üzere sınıflandırılan güçlü ve disiplinli ordular bulunmaktaydı.
- Mısırlıların inançları "Çok Tanrılı" idi.
- Pi sayısını bularak Geometriye önemli katkıda bulunmuşlardır.
- İlk tapu ve kadastro uygulaması Mısır'da görüldü.
- 365 günlük ilk takvimi (güneş yılı takvimi) Mısırlılar geliştirip kullanmışlardır. Bu takvimi daha sonra diğer uygarlıklar geliştirip günümüz Miladi Takvimi'ni bulmuşlardır.
- Mısırlılar kendilerine özgü "Hiyeroglif"i (resim yazısını) geliştirdiler. Bu yazıyı daha çok palmiye liflerinden yapılan papirüs ve taş anıtlara yazarlardı. Bu yazı ilk defa Fransız bilim adamı Şampolyon tarafından okunmuştur.
- Mısır'da hukuk gelişmemiştir. Bunun önemli nedeni Firavun'un ilah olarak görülmesidir. Yüksek mahkemeye "Altı Büyük Ev" denirdi.
- Firavunlar için yapılan piramit denilen mezarlar ile tapınaklar en önemli sanat eserlerini oluşturur. Keops piramidi, Mikerinos piramidi ve Karnak Tapınağı ile Luksor Tapınağı ünlü eserleridir.
- Mısırlılar matematik, geometri, astronomi, kimya, tıp ve eczacılıkta çok gelişmişlerdi.
- Mısır önce Pers istilasına uğradı, ardından M.Ö Makedonyalı Büyük İskender tarafından işgal edildi.

Mısır medeniyeti, Nil nehrinin çevresinde kurulmuştur. Etrafının çöllerle çevrili olması, diğer medeniyetlerle daha az etkileşmesine neden olmuştur.

Mısır'da firavun adı verilen ilah ' kralların sonsuz yetkiye sahip olmaları hukuk alanındaki gelişmeleri engellemiştir.
Mısırlılar öldükten sonra dirilmeye inanmışlar ve bu nedenle diğer yaşamlarında kullanabilmek için bazı eşyalarını mezarlarına koymuşlardır.
Mısır sanatı dini ağırlıklıdır. Mısırlılar yeniden dirileceklerine inandıklarından cesetlerin bozulmamasına dikkat etmişler, bunun sonucunda Mısır'da mumyacılık gelişmiştir. Mumyacılık, insan vücudunun yakından tanınmasını ve Mısır'da tıp biliminin gelişmesini sağlamıştır.
Mısırlılar, resim yazısı denilen hiyeroglif yazısını kullanmışlardır. Gök cisimlerini incelemek için rasathaneler kurmuşlar ve astronomide oldukça ilerlemişlerdir. Bugün kullandığımız Miladi takvimin ilk düzenli şeklini Mısır medeniyeti oluşturmuştur.
Mısır ekonomisinin temelini tarım ürünlerinden sağlanan gelirler oluşturuyordu. Mısır'da ticaret de gelişmiştir.

İran Medeniyeti

M.Ö 3000′lerden itibaren İran'da uygarlık izleri görülmektedir. İran Uygarlığı'nın temelini arya denen kavimler oluşturmuştur. İran Uygarlığı'nın temsilcileri Med ve Persler bu kavimleri oluşturur.

- İlkçağ'da İran'da kurulan iki büyük devlet Medler ve Persler'dir.

- Persler'de ülke sartaplığa (illere, eyaletlere) ayrılmış ve her ile satrap adında bir askeri vali atanmıştır.

- İlk posta ve istihbarat örgütü İran'da kurulmuştur.

- İran'da Zerdüştlük dini yaygındı.

- Eski İran sanatının en önemli ürünleri, krallar adına yapılan büyük saraylar ve türbelerdir. Merkez Persepolis'teki saray ve 1. Daryus'a ait Zafer Kabartması önemlidir.

- Tarım, ticaret ve hayvancılıkla ilgilenen İranlılar Ege'den İran'a kadar uzanan kral yolunu onararak ticareti geliştirmişlerdir.

- Persler M.Ö 330′da Makedonya Kralı İskender tarafından ortadan kaldırılmışlardır.

Not: İran dış tesirlere karşı kapalı bir coğrafyaya sahiptir.

Hint Medeniyeti

- Hindistan, Asya kıtasının güneyinde bir yarımadadır.

- Hindistan, baharat üretimi ve verimli arazileri ile bilinir.

- Hindistan Baharat Yolu'nun başlangıcıdır.

- Hindistan çok tanrılı inanışlara sahiptir.

- Hindistan'da yaygın dinler; - Hinduizm, - Brahmanizm, - Konfüçyüslük, - Taoizm dir.

- Hindistan'da toplumsal sınıflaşma katıdır ve sınıflararası geçişe izin vermez. Hindistan'da bu sınıflaşmaya Kast denir.

Kast sistemi Hindistan'ın sosyal, siyasal ve kültürel yapısına etkileri olmuştur;

- Sosyal bütünlük, toplumsal dayanışma yoktur.

- Siyasal olarak bütünlük yoktur, dışarıdan yönetilmiştir.

- Kültür birliği, millet bilinci yoktur. Ortak dilleri İngilazcadır.

Not: Hindistan dış tesirlere açık bir coğrafyadır.

Çin Medeniyeti

- Kağıt, matbaa, mürekkep, pusula ve barutun ilk kez kullanıldığı yerdir.

- İpekçilik yaygındır.

- İpek Yolu'nun başlangıcıdır.

- Porselen, çinicilik ve kumaşı ile tarih boyunca ünlüdür.

- Çok tanrılı inanışlar vardır. Yaygın olan dinler; Budizm, Konfüçyüslük, Taoizm, Maniehizm.

- Toplumsal sınıflaşma vardır.

- Çin'de hanedanlık ile yönetilmiştir. Soylular tarafından yönetilmiştir.

Doğu Akdeniz Medeniyeti

Fenikeliler

Fenike Uygarlığı M.Ö 2000 yıllarında Lübnan Dağları ile Akdeniz arasındaki kıyı bölgesinde kurulmuştur.

- Fenikeliler tarihte ilk alfabeyi buldular. Bu alfabe 22 harfli idi.

Bu alfabe Fenikeliler'den sırasıyla İonlar, Yunanlılar, Romalılar alıp geliştirmiştir ve günümüzde kullanılan Latin Alfabesi'ni meydana getirmişlerdir.

İbraniler

İbraniler Filistin Bölgesi'nde İsrail ve Yahudi adında iki devlet kurmuşlardır. (M.Ö VIII ' VI. Yüzyıllar)

- Tarihte tek tanrılı inanış ilk kez İbranilerde görülür. (Musevilik)

- Tanrıları Yahova sadece ibranilerin tanrısıdır. Musevilik sadece ibranilere ait bir din olarak kabul edildiğinden yayılmadı.

Anadolu Medeniyeti

1- Hititler (Başkenti: Hattuşaş)

2- İyonyalılar (Başkenti: Efes, Milet, Foça, İzmir)

3- Urartular (Tuşpa)

4- Frigyalılar (Gordion)

5- Lidyalılar (Başkenti: Sardes)

1- Hititler:

- Orta Anadolu'ya hakim olmuşlardır.

- Anadolu'da ilk şehir devletlerini yani ilk siyasi yapılanmayı oluşturmuşlardır.

- Anadolu'da ilk imparatorluğu kurmuşlardır.

- Anadolu'da yazıyı ilk kez kullanan Hititlerdir. Tarih çağlarına geçiş Hititler zamanında olmuştur.

- Tarihte ilk yazılı anlaşmayı yapmışlardır. Kadeş Anlaşması.

- Hititlerin çok tanrılı inanışları vardı.

- Hititlerde toplumsal sınıflaşma vardır.

- Devlet yönetiminde etkili bir meclisleri vardı; buna pankuş denirdi.

- Devlet yönetiminde yöneticinin karısı tavanna etkili idi.

- Devlet faaliyetlerinin anlatıldığı yıllıklar tutulurdu. Bu yıllıklara anal denir. Böylece Anadolu'da tarih yazıcılığı başlamıştır.

- Hititler yazıyı Asurlu tüccarlardan öğrenmişleridir.

2- İyonyalılar;

- Siyasi birlik kuramadıklarından şehir devletleri halinde yaşamışlardır.

- Özgür düşünce ve bilimde ileri seviyede idiler.

- İzmir ve çevresinde yaşamışlardır.

- Tales, Pisagor, Eflatun, Aristo bu dönemde yaşamıştır.

3- Urartular;

- Van Gölü ve çevresine hakim olmuşlardır.

- Kaya oymacılığı ve kabartmacılıkta ilerlemişlerdir.

4- Frigyalılar;

- Orta Anadolu ve Orta Karadeniz'e hakim olmuşlardır.

- Dokumacılıkta ilerlemişlerdir.

- Edebiyatta fabl örneklerine ilk kez rastlanır.

5- Lidyalılar;

- Kara ticaretine nem vermişler, Kral Yolu'nu yapmışlardır.

- Ticarette parayı kullanmışlardır.

Not: Anadolu'da kurulan devletlerin hepsinde çok tanrılı inanış vardır.

Not: Anadolu'da kurulan devletlerde halk sınıflara ayrılmıştır.

Roma Medeniyeti

- MÖ 753 te İtalya'da kurulmuştur. Kurucusu Romulus'tan adını almıştır.

- Akdeniz ve çevresine hakim olmuştur. Büyük bir imparatorluk kurmuşlardır.

- Bilim ve kültür dili olarak Latinceyi kullanmışlardır.

- Çok tanrılı inanışları vardır.

- Halk sınıflara ayrılır; Patriciler (Soylular), Plepler (Halk), Köleler

- MS 381 de Hristiyanlığı kabul etmiştir.

- Pekçok mimari eserleri günümüze kadar ulaşmıştır.

- Büyük ordu kurmuşlardır.

Helenistik Medeniyet

İskender'in Hindistan'a düzenlediği sefer sonucunda doğu ve batı kültürlerinin karışımıyla ortaya çıkan medeniyete denir. Bu döneme de Helenistik döenm denir.

Tarihte İlkler (.::.)

TARİH ÖNCESİ VE İLKÇAĞ TARİHİ
1.Tarih öncesi ilk devir yontma taş devridir.İlk araçlarda bu devirde yapılmıştır.
2.İlk resim ve heykel yontma taş devrinde yapılmaya başlanmıştır.
3.Ateş ilk defa yontma taş devrinde bulundu.
4.İnsanlar ilk defa yerleşik hayata yeni taş devrinde geçtiler.
5.İnsanlar hayvanları evcilleştirmeyi ilk defa yeni taş devrinde öğrendiler.
8.Saban ve tekerlek ilk defa maden devrinde bulunmuştur.
9.İlk şehir devletleri bakır devrinde kurulmuştur.
12.Tarihte ilk defa Aile Hukuku Hititlerde görülmüştür.
14.İlk tarih yazıcılığını Hititler yapmıştır.
16.Tarihte ilk defa meclisi Hititler kurmuştur.(Pankuş Meclisi)
17.İlk sosyal örgütlenme Maden Devrinde Mezopotamya'daki Sümerler tarafından gerçekleştirilmiştir.
18.Mezopotamya'daki ilk medeniyet Sümerler tarafından kuruldu.
19.Tarihte ilk defa Güneş saatini Sümerler kullanmıştır.
20.İlk yazıyı (Çivi Yazısı ) bulan Sümerlerdir.
21.İlk yazılı kanunlar Sümerlere aittir.(Kral Şulgi ve Urgakina kanunları)
22.İlk ordu Akadlar tarafından kuruldu.
23.Tarihte ilk olarak Asya ile Avrupa arasındaki kültürel etkileşimi meydana getiren olay İskender'in Asya Seferi'ne çıkmasıdır.
24.İlk kez Doğu-Batı Ticaretinin gelişmesine Lidyalılar neden oldu.
25.İlk parayı Lidyalılar kullandı.
26.İlk anayasayı Babiller yapmıştır.
27.İlk kanun kitabını Babiller yazmıştır.
28.Tarihte ilk defa Güneş yılına dayalı takvimi Mısırlılar bulmuş ve gün,yıl ve mevsim olarak ayırmışlardır.
29.Tarihta ilk yazılı anlaşma Kadeş Anlaşmasıdır.(Mısırla Hititler arasında M.Ö. 1280)
30.İlk defa Tıp ve Mumyacılığı Mısırlılar geliştirmiştir.
31.Sulama kanalları ve sulama işi ilk kez maden devrinde Mısırda kullanılmaya başlanmıştır.
32.İlk defa alan ve hacim hesaplarını bulan, daireyi 360 dereceye bölen Mısırlılardır.
35.Tarihte ilk defa ticaret kolonilerini İyonlar kurmuştur.
38.Tarihte ilk Alfabeyi bulanlar Fenikelilerdir.



ÇANAKKALE' DE RAKAMLARIN KANLI DİLİ

Çanakkale'de Rakamların Kanlı Dili

Canakkale Harbi, fiilen 3 Kasım 1914 tarihinde başlayıp 9 Ocak 1916 tarihinde Itilaf Devletleri'nin çekilmesiyle sona erdi. Çarpışmalar toplam 8.5 ay boyunca devam etti.

Çanakklae Savaşı Haritaları

Rakamlara bakıldığında Çanakkale Harbi’nin ne kadar şiddetli ve kanlı geçtiği görülmektedir. Bu özelliğiyle dünyadaki eşsiz savaşlardan biridir. Ancak bir özellik daha vardır ki bu özellik zaferi getirmiştir. O da Mehmetçiğin imanı ve vatan severliğidir. Zira dünyada hiçbir asker komutanlarından ölme emri aldıklarında, bu emri on binlerce şehid ile yerine getiremezdi.

Ilk Şehitler

Düşman 3 Kasım 1914 yılında Boğazın girişindeki tabyaları imha etmek için yapılan saldırıya iki adet denizaltıyla birlikte 28 adet irili ufaklı gemi 68 topla katıldı. 17 dakika süren bu saldırıda bir top mermisi Seddülbahir Kalesi' ndeki cephaneliğe düşerken 5 subay ile 83 er şehit oldu. Bunlara "Ilk Şehitler" denmektedir.
18 Mart 1915 günü Itilaf Devletlerinin toplam irili ufaklı 231 adet gemi ve 1155 top ile hazır bulunuyordu. 18 büyük zırhlıdaki top sayısı 712 idi. Bu toplardan 279'u 18 Mart savaşına katılarak 7 saatlik bombardımanda bulunmuşlardı.
Türklerin boğazda toplam 13 tabyası, 230 adet topu var iken, bu toplardan ancak 82'si kullanılabildiği gibi, bunların da 44'ü hasar gördü ve 8 top da kullanılamaz hale geldi.


Mayın Döşendi

Müstahkem Mevkii Komutanlığı tarafından boğaza dik olarak 11 mayın hattı döşendi. Bu hatlardaki toplam mayın sayısı 403'tür. Donanma bu mayın hatlarına kadar gelemedi, ancak ilk hattan 8 kadar mayın sökebildi. Geri kalan 395 mayın döküldükleri yerde durmaktaydı.

8 Mart 1915 gecesi Nusret mayın gemisi de elde kalan son 26 mayını bu defa kıyıya paralel olarak ağırlığında, poyraz-lodos istikametinde iki sıra halinde ve 4.5 metre derinliğe döşedi. Ilk mayın hattı Selanik adlı gemi tarafından 4 Ağustos 19l4'te 22 adet olarak döküldü. Ayrıca diğer mayın hatlarının dördünü 159 mayınla Nusret; dördünü 114 mayınla Intibah, ikisini 48 mayınla Selanik, birini de 37 mayınla Samsun gemileri döşediler.

Ilk Galibiyet

18 Mart 1915 günü, boğaza giren 40 kadar gemiden 3'ü batırıldı, sekizi de ağır hasar aldı. Ingiliz ile Fransızların kaybı 800, Türklerin; Türk ve Alman kaybı ise 90 kişidir. O gün Türk tabyalarına atılan yaklaşık 6.000 top mermisine karşı bu kayıp çok çok azdır. 200 yıl boyunca hiç yenilmeyen Ingiliz Donanması, ilk defa 18 Mart'ta mağlubiyet acısını tattı. Yine o gün Türk askerlerinin etrafına toplam 1.500 kilo top mermisi düşmüştür.
Itilaf Kuvvetleri Donanmasına ait denizaltılar boğazı tam 27 kez geçti. Daha çok Karadeniz girişini kontrol eden ve Almanlardan satın alıdığını açıkladığımız Yavuz (Goben) ve Midilli (Breslau) gemileri Çanakkale Savaşı boyunca Çanakkale Boğazı' na gelmediler.

Kara Savaşları

Kara Savaşı ise 25 Nisan 1915'te başladı. Itilaf Devletleri toplam sekiz yere birden çıkarma yaptılar. Asıl çıkarma yerleri üç olup diğerleri gösteriş çıkarmasıdır... Çıkarmanın ilk başlarında Gelibolu Yarımadası'nın neredeyse tamamını 9.Tümen Komutanı Halil Sami Bey'in birlikleri savundu (bir tümendeki asker sayısı 2430 kişi, bir tümen 3 Alaydan ibarettir). Bu alan 35 km uzunluğunda olup 200 km2 lik bir yer kaplamaktadır. Karaya çıkmak için gemilerde bekleşen Itilaf askerlerinin sayısı ise 15.000'dir (Toplanan asker sayısı ise 75.000'dir.)

2. Tümenin bazı alaylarının yer aldığı cephe uzunluğu 600 m. olup her 15 cm'ye bir asker düşmektedir. Her bir askerimize 95 adet mermi isabet etmektedir. Karşılıklı siperlerin en yakın mesafesi 5-10 metredir.

Türk ordusunun düşmandan 4-5 kat daha fazla taarruz yaptığı ortalama 5-10 bin askerimiz şehit oldu. Itilaf devletleri, kara savaşları için 84 gemi, 75056 asker, 22.771 hayvan, 3.081 araba ayırmışlardı. Toplam 8.5 ay boyunca top ve tüfek ustaları 70 adet top, 80 bin adet tüfek tamir ettiler.
Istanbul'dan Uzunköprü'ye kadar gelen askerler buradan Gelibolu ve dolayısıyla cepheye dek yürüdüler. Bu uzun yürüyüş 8 gün sürdü. Bugün bu mesafe otobüsle 4-5 saatte alınmaktadır.

Tarihî Bir Direniş

Sadece Seddülbahir'deki Ertuğrul Koyu'na 2.500 asker çıkarılmak istenir (Bu askerlerin 2.000'ni eski bir Kömür gemisi olan River Clyde'nin içindedir). Ertuğrul Koyu'nu savunmakta olan Ezineli Yahya Çavuş 63 arkadaşı ile 3.000 kadar düşman askerine tam 12 saat boyunca karşı koydu. Gece yarısı Harapkale'deki bölüğüne çekildiği vakit sadece üç kişi kaldılar. Yine Ertuğrul Koyu'na düşman toplam 4.650 top mermisi attı (Bu sayı, Türklerin 18 Martta attığı toplam top mermisinin iki katıdır).

Mermiler Havada Çarpıştı

Kanlısırt'a 3 saat boyunca yapılan bombardımanda ise 17.000 top mermisi düştü. Kara savaşları sırasında karşılıklı hücumlar yapılırken, on milyonda bir ihtimal olan mermilerin havada çarpışması vuku buldu. Yine kara savaşlarının en şiddetli anında yere düşen mermi sayısı 1.500 adet olup metrekareye ise 6.000 mermi düşmektedir. 19 Mayıs saldırısında 10.000 kayıp (3.000 şehit, 6.000 yaralı) olmasına rağmen Anzaklarda ise 160 ölü, 468 yaralı vardı. Anzakların o saldırıda makineli tüfeklerle attığı mermi sayısı 948.000'dir.


215 Okkalık Top

Rumeli Mecidiyesi'nde görev yapmakta olan 3. Top numara eri Seyit, bir bombardıman sonrasında 14 şehit, 24 yaralı veren tabyasında, kısa bir süre baygınlık geçirdikten sonra kendine gelip, 215 okkalık top mermisini (275 kg, 600 gr) 6 basamaklı bir merdivenden çıkararak, namluya sürdü ve Ocean zırhlısını vurdu (Dünya Halter Şampiyonumuz Naim Süleymanoğlu'nun kaldırdığı son ağırlık 165 kg.dır).

Okullar Mezun Vermedi

Bu savaşta Istanbul Tıp Fakültesi öğrencileri (100 öğrenci) ile Istanbul Lisesi (50 öğrenci) öğrencileri de katıldı ve 3 saat içinde şehit oldular. Yaralara merhem sürecek, dertlere derman olacak doktor ve doktor adayları vatanın bu onulmaz yarasına canlarıyla merhem, vatanın büyük derdine yine canlarıyla derman oldular. Bu sebeple Istanbul Tıp Fakültesi 6 yıl sonra 1921'de hiç mezun veremedi. O zamanın 1895 doğumlu aydınları ile okumuş ve nitelikli insanımız Çanakkale' de şehid oldular.
Çanakkale'de Savaşan Liseliler Resimleri
Zaferler

Çanakkale Harbi bir muharebeler silsilesidir. 18 Mart'ta Çanakkale Deniz Zaferi, 25-27 Nisan'da Anburnunda, Seddülbahir'de, Kumkale'de, Beşiğe' de çıkarmalar başarıyla durduruldu. Ayrıca 1. Kirte (28 Nisan), 2.Kirte (6-8 Mayıs), 3.Kirte {4-6 Haziran), 1. Kerevizdere (21-22 Haziran), Zığındere (28 Haziran), 2.Kerevizdere (12 Temmuz), 1 Anafartalar (9 Ağustos), 2. Anafartalar (21 Ağustos) muharabeleri zaferle sonuçlandı. Toplam on üçe yakın muharebe başarı ile yapıldı.

Dünyada Ilk Defa

Ingilizlerin uçak sayısı 55-60 iken Türklerin ise 22'dir. Bozcaada ve Seddülbahir'de birer uçak pisti inşaa edildi. Ingilizler bu savaşta üç adet balon gemisi, bir uçak gemisi (Arc Royal) kullandılar. Dünyada ilk defa modern (kara, deniz, hava, denizaltı) savaş yapıldı.

Geri Çekilme

Itilaf Devletleri Gelibolu'dan çekilirken 40.000 ile 20.000 arasında asker kaybı düşünmelerine rağmen bir kişi bile kayıp vermediler. Ancak çekilme esnasında 9.000 at, katır, eşek; 2.000 taşıt arabası, 200 ağır top alınmış, Gelibolu Yarımadası'nı 8-9 Ocak 1916 günü tamamen boşaltmışlardır.

Rakamların Dili

Yaklaşık bir sene süren Çanakkale Savaşı'nda her iki tarafın kaybı 500.000'dir. Türklerin o gün için toplam 700.000 askeri bulunuyordu. 259 günü karada geçen bu savaşa, toplam 21 Türk Tümeni katıldı. Ingiltere'den bu savaşa 469.000 asker katıldı. Bunlardan 328.000'ni bizzat cephede savaştı ve 141.000'ni ise savaşan askerlere destek verdi.
Itilaf Devletlerinin kaybı 252.000'dir. Ingilizlerin kaybı= 205.000 (Sömürge askerleri de dahil¬dir) Fransızların kaybı 47.000 Toplam 252.000 'dir

Çanakkale Savaşı'nda En Çok Şehit Veren Iller
1-Bursa=3274
2-Balıkesir=3003
3-Konya=2683
4-Kastamonu=2 527
5-Denizli=2258
6-Ankara=1926
7-Istanbul=1908
8-Çanakkale=1876

En Fazla Şehit Veren Köy
Kastamonu'nun Güzlük Köyü en fazla şehid veren köyü olup, bu kahraman köyümüzden 25 kişi şehit düşmüştür.



ENVER PAŞA

Enver Paşa Konuşuyor!

Milli Mücadelenin mühim simalarından Ali Fuat (Cebesoy) Paşa (yandaki resim), 1920 yılı sonlarında Garp Cephesi kumandanlığından alınmış ve o yılın 21 Kasım günü Moskova büyükelçiliğine tayin edilmiştir. Ali Fuat Paşa bu vazifede iken, İttihat ve Terakki başındaki firari "üç beyinsiz"den Enver ve Cemal Paşalarla Moskova'da bir görüşme yapmış ve I. Cihan Savaşı'nın mühim bazı meselelerinin iç yüzünü bu iki ittihatçıdan sorup öğrenmiştir. Ki, Ali Fuat Cebesoy'un bu mevzuda anlattıkları, İttihat ve Terakki'nin bu iki meşhur sergerdesinin şahsiyetlerini, daha doğrusu beyinsizliklerini tesbite kafidir!.. Diyor ki, Ali Fuat Paşa hatıratında:
1921 senesinde Moskova'da büyükelçi sıfatıyla bulunurken Enver ve Cemal Paşalarla konuştum. Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı ve başkumandan vekili olan Enver Paşa, Türk harbini başından sonuna kadar en geniş bir salahiyetle idare etmişti. Cemal Paşa'ya gelince, Bahriye Nazırlığını muhafaza etmekle beraber bilfiil Sina cephesinde IV. Ordu Kumandanı olarak bulunmuştu. Meşhur Kanal yürüyüşü onun eseriydi.
Bir akşam her ikisini de yemeğe davet etmiş, yemekten sonra kahvelerimizi içerken Enver Paşa'ya sormuştum:
-Paşam, cüretimi af buyurun, Harb-i Umumi'deki Türk harbinin bizce gizli kalmış bazı mühim noktalarını aydınlatır mısınız?
Böyle bir suale intizar etmiyormuş gibi bir hali vardı, ellerini ovuşturdu;
-Bunları yazmayı çok isterdim. İnşallah bir gün memlekete dönmek kısmet olursa, benim için bir borç olan bu vazifeyi yerine getirmeye çalışacağım.
Maksadımı anlamamış gibi davranıyordu. Israr ettim:
-Bu vazifeyi yine etraflı bir şekilde yaparsınız Paşa'm; öğrenmek istediğim hususlar o kadar geniş olmayacaktır.
Durakladı sonra,
-Peki yalnız bir şartım var. Siz sormak istediğiniz sualleri hazırlarsınız, böyle daha iyi olur, hafızamı kolay işletmek imkanını verirsiniz.
-Ne zaman emredersiniz?
-Bir maniniz yoksa, mesela yarın akşam.
Cemal Paşa da söze karıştı:
-Belki benim söyleyeceklerim de bulunur.
Ertesi akşam tekrar buluştuk, hazırlığım tamamdı. İlk sualim şu oldu:
-Paşa Hazretleri, ben de kabul ediyorum ki, Avrupa merkezi devletleri ile ittifak etmemiz o günlerin şartlarına göre zaruri idi. Fakat, harbin yıllarca uzama ihtimali düşünülerek, harbe girmemiz mümkün olduğu kadar tehir edilemez miydi?
Enver Paşa, bu suali pek kısa bir şekilde cevaplandırdı. Teferruata girmekten çekiniyordu. Dedi ki:
-Alman devletinin kudret-i askeriyyesini yakından biliyordum. Harbin çabuk biteceğini tahmin etmiştim. Tedbirlerimi buna göre almıştım.
-Harbin başlamasından iki ay sonra Marn Meydan Muharebesi'nde Alman kudret-i askeriyyesinin daha fazla ileri gidemeyeceği anlaşılmış olduğuna göre, harbin uzayacağına hükmedemez miydiniz?
-Marn'dan sonra Rusya'ya karşı kazanılan muzafferiyetlerden Alman kudret-i askeriyesinin devam edeceğine bir defa daha kani olmuştum.
Sözü Şarıkamış'a getirdim:
-Alman askeri kudretinin devam edeceğine inandığınız bir sırada ve kara kışın en hüküm sürdüğü aylarda alelacele Sarıkamış taarruzuna neden lüzum görmüştünüz?.. Bu harekatı daha sonralara bırakmak acaba mümkün olamaz mıydı?..
Eski Başkumandan vekilinin gözleri dumanlanmıştı. On binlerce vatan evladının mahvına sebep olan bu felaketli taarruzun bütün mesuliyeti onun üzerinde toplanıyordu. Sağ elinin parmakları ile kır düşmüş saçlarını kararlaştırdı:
-Almanlar netice verecek kat'i meydan muharebelerine doğru yürürken, bizleri ataletle ithama başlamışlardı. Bu sebeple, Sarıkamış taarruzu, tamamen askeri bir lüzum üzerine yapılmıştır.
Devam edelim Ali Fuat Paşa'nın anlattıklarını okumaya... Paşa, Mısır Seferi'ne temasla soruyor:
-İngilizler, Avrupa harp mıntıkalarına Asya'dan takviye göndermeden evvel imparatorluk yollarını ve Hindistan'ı müdafaa etmek için Basra Körfezi'nde ve Süveyş Kanalı'ndabir ileri hareket maksadıyla hazırlanırken çok noksan vasıta, teçhizat ve az bir kuvvetle uzun menzil yollarını aylarca yürüdükten sonra Mısır'ın fethini nasıl düşünebilirdiniz?
Enver Paşa, eski Bahriye Nazırı ve IV. Ordu Kumandanı'nın yüzüne baktı:
-Mısır'ın ve Arabistan'ın salahiyetli ricali, "İngilizlerin devam edecek olan hazırlıkları tamamlanmadan evvel eğer siz süratle tedarik edebileceğiniz kuvvet ve vasıtalarla Süveyş Kanalı önünde görünecek olursanız, Mısır halkının İngilizleri arkadan vuracağına ve bütün hazırlıkları bozabileceğine inanabilirsiniz. Bundan başka, İslam aleminde Mısır'ın kurtarılmasının ne kadar büyük bir intibah uyandıracağını düşünebilirsiniz" dediler. Ben de, bütün bu ihtimalleri göz önünde bulundurarak, az bir riskle Süveyş Kanalı'na birinci taarruzu yaptırdım.
Cemal Paşa'ya döndü:
-Öyle değil mi Paşa'm?
Paşa, kader arkadaşının sözlerini tasdik etti. Şimdi söz sırası onundu. Bana,
-Baalbek mülakatını hatırlıyor musunuz?
Diye sordu.
Aradan sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen bu mülakatı bütün teferruatıyla hatırlıyordum. Hatta, o zaman yanımdan hiç eksik etmediğim not defterime bazı satırlarda yazmıştım. Harbe takaddüm eden günlerde idi. Merkezi Şam'da bulunan dördüncü Ordunun müfettişi Halepli Zeki Paşa, Sekizinci Ordu Kumandanını da Miralay Mersinli Cemal Bey'di. Ben, bu kolordunun erkan-ı harbiye reisi idim. 14 Aralık 1914'te 25'inci Fırka Karargahı ile Şam'dan çöle hareket etmezden bir veya iki gün evvel Cemal Paşa'nın emriyle Baalbek'e gelmiş olan Mısır hidivi Abbas Hilmi Paşa'yı ziyaret etmek maksadıyla Baalbek'e gitmiştik. Muvasalatımızın akşamı yemeğe oturmadan evvel hidiv Abbas Hilmi Paşa, Cemal Paşa ve ben Mısır hareketinin gayeleri hakkında bir müdavele-i efkarda bulunmuştuk. Cemal Paşa, beni cesur bir kumandan olarak takdim ettikten sonra,
-Fakat Mısır'ın feth edileceğine inanmıyor, demişti.
Abbas Hilmi Paşa,
-Babası İsmail Fazıl Paşa'yı tanırım. Oğlunun da iyi bir asker olduğunu işitmiştim.
İltifatında bulunmuş sonra bana dönmüştü:
-Ben Mısır'ın hidivi olmak sıfatıyla size şunu temin edebilirim ki, Osmanlı ordusu Kanal'da görünür görünmez Mısır halkı İngiltere'nin işgal kuvvetleri aleyhine isyan edecekler, onları her taraftan sıkıştıracaklardır. Üç fırka kadar olunan dağınık bir vaziyette bulunan İngilizler arkadan ve yandan Mısırlıların taarruzuna uğrarken, cepheden de Osmanlı fırkalarının hücumuna maruz kalacaktır. Her taraftan çevrilen İngilizlerin silahlarını bırakmakta gecikmeyecekleri muhakkaktır. Bundan sonra Mısır'ın kapıları Osmnalı kuvvetlerine açılmış olacaktır!..
Hidiv hayal peşinde koşuyordu. Fakat bunu yüzüne vurmaya ne terbiyem ve ne de vaziyetim müsaitti. Dedim ki:
-Gerek Cemal Paşa Hazretlerinin ve gerekse zat-ı devletinizin fikirleri ben deniz için pek muhteremdir. Yalnız, mısır halkının yıllardan beri silah taşımak ve kullanmaktan men edildiği malum-i alileridir. Herhangi bir isyan hareketi için evvelden hazırlık yapıldığına dair de en ufak bir malumata bugün için sahip değiliz.
Bu sözlerimle, muhatabıma nazikane bir şekilde anlatmak istemiştim ki, Mısır halkının isyanı hususu mutasaver hareket planımızda bir hakiki amil olamaz.
Cemal Paşa'nın sekiz yıl sonra bana Moskova'da hazırlattığı Baalbek mülakatı işte bu idi. Hidiv'in sözleriyle Enver Paşa'nın sözlerini kuvvetlendirmek için sormuştu.
-Evet hatırlıyorum Paşa Hazretleri, her halde Abbas Hilmi Paşa'nın sözlerini şahit olarak göstereceksiniz!.. Fakat, Mısır Seferinin hakiki amilleri acaba bunlar mıydı?..
Eski bahriye nazırı ile eski başkumandan vekili göz göze gelmişlerdi. Her ikisi acı ve mesuliyeti ağır olan o günleri hatırlamışlardı:
-Başka devletlerle müttefik olarak harbe girildiği zaman en kuvvetlinin veya kendisinden daima yardım beklenenin diğerleri üzerinde tesirleri çok olur. Ve hatta bu tesir, bir mıknatısın zayıf maddeleri çekmesi kuvvetini tanzir eder.
Cemal Paşa, Almanlar'ı kastediyordu. Fakat bunu kapalı bir şekilde söylemişti. Enver Paşa, arkadaşının sözlerini daha açık bir şekle soktu:
-Heniz harbe girmediğimiz bir zamanda Alman orduları erkan-ı harbiye-i umumiye reisi Fon Moltke bir çok ihtiyaç ve taleplerimize cevap vermediği halde, bizim, Avusturya'nın yükünü hafifletmek için askeri harekete geçmemizi ve buna erken başlamamızı istemişti. Rus ve İngiliz kuvvetlerini Osmanlı hudutlarında bağlamak gayesiyle Kafkasya ve Mısır'a karşı harekete derhal girmemizi talep etmişti.
Vakit ilerliyordu, paşaları daha fazla yormak istemedim. Selametlerken, Enver Paşa,
-Konuşmalarımız faydalı oluyor. Adeta Harb-i Umumi'nin bir muhasebesini yaptık. Mütebaki kısımlarına isterseniz devam edebiliriz.
Vaadinde bulunmuştu. Bu fırsatı kaçırmadım, iki gün sonra tekrar karşı karşıya gelmiş ve kaldığımız yerden başlamıştık. Sordum:
-Çanakkale'de muzaffer olmuştuk. Bu muzafferiyet Şark'ta ve İslam aleminde çok iyi karşılanmıştı. Avrupa'da harp uzadıkça Avusturya İmparatorluğunun yalnız İtalyanlara karşı durabildiği, fakak Ruslar önünde daima mağlup oldukları görülüyordu. Almanların, bunları takviye etmek yüzünden artık inisiyatifi ele alamadıkları anlaşılıyordu. Harp, merkezi devletler için bir müdafaa şekli almış sayılabilirdi. Biz neden evvela Gaçilya'ya ve sonraları da Romanya ve Makedonya'ya en güzide zabit ve askerlerimizden müteşekkil üç kolordumuzu gönderdik?..
Enver Paşa, bu sualime şu cevabı vermişti:
-Almanya bizi iknaya çalışıyordu ve diyordu ki: "Alman kıtalarını büyük mikyasta Avusturya'da, Romanya'da ve Makedonya'da kullanmaya mecbur olursam artık bir daha inisiyatifi ele alıp Fransız cephesinde kat'i neticeli bir muharebe veremem. Mümkün olduğu kadar Avusturya ve Bulgarlara yardım etmeniz lazımdır ki, ben Fransız cephesinde inisiyatifi ele alacak kadar kuvvet toplayabileyim".
-Paşa Hazretleri, "Sina ve Irak cephelerindeki muvaffakiyetsizliğimiz Arapları aleyhimize çevirtmeye başlamıştı. Avusturya ve Bulgarlara yardım etmek mecburiyetinde kaldık ve bu yüzden harice kuvvet gönderdim" buyurmuştunuz. İngilizler Sina ve Irak'ta büyük ordularla taarruza kalkarken Ruslar Erzurum'u zapt etmiş, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan'ı almış, Çapakçur Boğazını tehdide başlamıştı. Her taraftan taarruza uğradığımız bu sırada, neden bir taraftan harice kuvvet yollarken diğer taraftan Medine'de, Gazze'de, Tellü'ş-Şeria'da ve bilahare Nablus'ta ve Bağdad'ın cenubunda zayıf birlikler toplanıp takviye edilerek daha emin mevzilerde muhasımlarımızı karşılamak münasip olmaz mıydı?..
-Bu cephelerde Alman generalleri zaruri olarak kumandanlığa kabul edilmiş ve kendilerine geniş salahiyetler verilmişti. Binaenaleyh, hareketlerine fazla müdahale edemiyorduk.
Devam edelim, Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın Enver Paşa'ya sorduğu sualleri ve aldığı cevapları okumaya:
-Irak cephesinde Von der Golç'tan sonra Türk kumandanları kumandayı ele almışlardı. Bunlara, faik kuvvetler karşısında gerilere, düşmanı derli toplu mevzilerde karşılamaları için emir verilemez miydi?..
Enver Paşa'nın bu sefer de Almanlar'ı itham edeceğini tahmin etmiştim. Nitekim tahminimde yanılmadığım anlaşıldı:
-Filistin cephesindeki Alman kumandanları Irak'taki kuvvetlerimizin daha gerilere çekilmesine rıza göstermiyorlardı, cenahların tehlikeye gireceğini iddia ediyorlardı.
-Ruslar harp sahnesinden çekilmeyip de harbe devam etselerdi, şarkta büyük Rus ve cenupta İngiliz orduları Maazallah Anadolu içerilerine kadar yürümüş olsalardı, Anadolu'nun bir istiladan kurtarılması mümkün olabilir miydi?.. İngilizlerle Ruslar, Osmanlı Devletinin tasfiyesi ve taksimi hususnda anlaşmışlardı. Hisselerine düşecek kısımları almak maksadıyla en büyük ordularını şark ve cenuptan Anadolu'ya sürmeleri ihtimali karşısında 120 bin kişilik bir ordumuzu memleket dışına çıkarmayı ihtiyatlı bir hareket olarak kabul eder misiniz?..
-Müttefik devletlerin harplerinde hangi devletin daha kuvvetli ve hangi devletin harp sanayii daha kuvvetli ve zengin olan müttefiklerine ram olmaya mecbur kalıyor. Bir de, vaziyet ve şartlar da harbin devamı esnasında bu derece vazıh olamıyor. Rusların 1917'de harp sahnesinden çekilmesi ve sulh yapması bizim için hiç şüphesiz büyük bir kazanç olmuştur.
Eski kumandan vekili biraz durmuş ve sonra şu samimi itiraf ile cevabını tamamlamıştır:
-Ne çare ki, müttefiklerimizle beraber bu yeni vaziyetten kafi derecede istifade edemedik. Buna ben de kaniyim.
-Yoruldunuz sa burada keselim Paşa'm!..
Mütevazi bir tavırla,
-Yok!. Yorulmadım, bilakis açılıyorum. Hem bir daha birbirimizi nereden bulacağız?
Bunları söylerken adeta sesi titriyordu. Cemal Paşa'nın gözleri de uzaklara takılıp kalmıştı. Kim bilir neler düşünüyordu?. Gurbet çok acı şey. Bu manzara karşısında susmuştum.
-Neden sormuyorsunuz?..
-Son bir sualim var Paşa'm. Bu suretle Harb-i Umumi'nin bence müphem gibi görünen bazı noktaları aydınlanmış olacak. 9 Haziran 1918'de Batum, Kars ve Bayezid mıntıkalarında süratle ve mükemmelen dört fırkalı Üçüncü Ordu'yu ve altı fırkalı Dokuzuncu Ordu'yu teşkile muvaffak oldunuz. Bunları Batum şimaline gönderecek ve Kafkas Azerbaycanı ile Acemistan Azerbaycanı'nın işgaline memur edecek yerde, şark hudutlarınıza o zamanın şartlarına göre kafi derecede bir kuvvet bıraktıktan sonra, umumi bir ihtiyat olarak Anadolu'nun içlerine çekemez miydiniz? Ruslardan kalmış olan bir çok silah, cephane, harp malzemesi ve teçhizatı Anadolu'nun emin mahallerinde yığdıramaz mıydınız?..
-Harbin, 1918'de aleyhimize olarak nihayet bulacağını tahmin etmemiştim. Bizden ve Almanya'dan evvel Bulgarların ve Avusturyalıların çökeceğini ve memleketimizin bundan sonra garptan bir yardım beklemeyeceğini düşünmüştüm. Bu sebeple şarkta memleketimiz için bir dayanak bir kuvvet menbaı aramaya mecbur oldum. Bu maksadı temin edebilmek için de iki ordu kurarak Kafkaslara ve Acemistan'a doğru sevketmiştim. Eğer cephemizin çökmesi felaketi Birkaç ay daha sonraya kalmış olsaydı, hem şarkta temine çalıştığım ikmal menbalarını temin ve hem de Anadolu'nun ortalarında kuvvetli ihtiyatlar yığmayı vücuda getirecektim. Birincisini temin ederken, hem müttefiklerimiz hem de biz mağlup olmuştuk.
Ali Fuat (Cebesoy) Paşa'nın, Enver ve Cemal Paşalarla yaptığı Harb-i Umumi mevzuundaki mülakat burada bitiyor... Ancak, Ali Fuat Paşa'nın bu mülakatı noksandır!.. Enver Paşa'ya neden, niçin "Bey" iken "Paşa" oluverdiği, Harbiye Nezareti başına nasıl geçtiği, devleti Harb-i Umumi badiresi içine atan iki Alman zırhlısının Çanakkale boğazından yurdumuza girmesine niçin müsaade ettiği ve böylece devleti harbe sürüklerken, başta devrin padişahı olmak üzere neden kimseye haber vermediği, yapılan bu harekete ne ad verilmesi gerektiği sorulmalı idi!..
Ali Fuat Paşa'nın sorduğu suallere Enver Paşa'nın verdiği cevaplara dikkat ediniz. Bu suallerin hemen hepsinde Enver Paşa'nın cevabı, "Tahmin edememiştim", "Düşünememiştim" gibi hep acz ifade eden cümlelerdir!. Enver Paşa'nın bu çeşit cümlelerinden sonra ona şunu sormak gerekti: Madem bu derece acizdin, her kurmay subayının bilmesi gereken askeri meseleleri anlayamayacak derecede beyinsiz idin, o halde Harbiye Nezareti koltuğuna niçin oturdun ve başkumandan vekilliğini omuzlayacak, Napolyonluğuna inanıp yüz binlerce vatan evladını kuş beynince ne diye heba ettin?!..
Napolyon'a özenen Enver Paşa çılgınına bu sual sorulmalı ve o çılgın çekeceği vicdan azabı ile başbaşa bırakılmalı idi!..
Enver Paşa, "Harp sanayiinden mahrum devlet, harp sanayii daha kuvvetli ve zengin olan müttefikine ram olmaya mecbur kalıyor" diyor. Doğrudur ve cevapları içinde gerçek olanı da budur.. Ancak, şahsi iktidarı uğruna etrafındaki fedailerle ve tabanca kuvvetiyle, "Bey" iken "Paşa" oluveren ve sonra Harbiye Nezareti koltuğuna oturup, devrin devlet başkanına haber vermeden devleti harbe sürükleyen, kendisinde bu derece iktidar ve salahiyet gören bu nevzuhur başkumandan vekili, sahip olduğu böylesine iktidar ve salahiyete rağmen, harp sanayii mevzuunda neden bir tedbir almamış, niçin harp sanayii kuvvetli müttefiklerine ram olmuştur?!.. Bir anda babasını ve kardeşini "Paşa" yapıveren, orduyu ve devletin istihbarat teşkilatını Almanlar eline teslim eden, etrafındaki fedaileri şahsi iktidarı uğruna kullanan, Sultan Reşad'ın saltanatına itibar etmeyip keyfi hareketlerini sürdüren ve daha neleri irtikap eden bu Harbiye Nazırı, acaba harp sanayii mevzuunda neden bir tedbir almamış, vakit mi bulamamıştır, yoksa "askeri kudretini yakından bildiği ve bu kudretin devam edeceğine inandığı" Alman dostları mı, onun harp sanayii yolunda atacağı adıma mani olmuşlardır?!.. Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın, Enver Paşa ile yaptığı pek ibra-temiz mülakata böylece kısaca temas ederken, Enver Paşa'nın hatıratını elinde bulunduran Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş gayesini hatırlayarak, bu hatıratı sahih bir şekilde bir an evvel yayınlamasını temenni eder, bir beyinsizin çılgınlıklarını ve o çılgınlıkla Osmanlı İmparatorluğunun neden, niçin, nasıl batırıldığını o beyinsizin kaleminden okumayı arzuladığımızı Türk Tarih Kurumu yetkililerine hatırlatırız!..*



Şehir İsimlerinin Anlamları

ADANA: Adana' ya ait en eski yazılı kayıtlara ilk olarak, Anadolu' nun en köklü medeniyeti Hititler 'in Kava Kitabelerinde rastlanmaktadır. Bu kabilelerde bulunan bir yazıya göre Uru Adania ( Adana Beldesi) olarak bahsi geçmektedir.

ADAPAZARI: Adapazarlılar bu şehrimize kısaca Ada derler. Çünkü Sakarya ve Çark suyu adeta bir adayı andırır. " Pazar" kelimesinin menşei ise, on yedinci yüzyılda yörede büyük bir pazar alanı olmasıdır. İşte, Adapazarı bu iki sözcüğün " Ada" ve "Pazar" sözcüklerinin birleşimi Adapazarı, Sakarya ilimizin merkezidir.

AFYONKARAHİSAR: Afyon türkülerinde sık sık " Hisar" sözcüğü geçer. "Hisarın bedenleri çevirin gidenleri" gibi hisar sözcüğünün Afyon türkülerinde sık sık yinelenmesi nedensiz değildir. Bu şehri Selçuklular uzun bir süren kuşatmadan sonra ele geçirdiler. "Hisar" kuşatıldı. Acılarla elde edilen yere "Karahisar" dediler ve orada, kara taşlardan bir kale inşa edildi. Daha sonra bölgede afyon yetiştirilmeye başlayınca, Karahisar'ın başına bir de Afyon eklenerek "Afyonkarahisar" adını aldı.

AĞRI: İsmini sınırları içindeki "Ararat" dağından aldığı sanılıyor. Ararat, önce Aran' dan

adını aldı.

AKSARAY: Selçuklu Sultanı İzzettin Kılıçarslan, şehirde cami, medrese, kümbetler ve büyük bir beyaz saray yaptırdı. Şehir "Aksaray" adını işte bu beyaz saraydan aldı.

AMASYA: Amasya şehrini tarihçi Strabon' a göre Amazon kralı Amasis kurdu ve ona Amazon anlamına gelen "Amasesia" ismini verdi.

ANKARA: İslam kaynaklarına göre Ankara'nın adı Enguru olarak geçer. Kimilerine göre Ankara sözü Farsça "Üzüm" anlamına gelen Engür' den, ya da Yunanca' da Koruk anlamına gelen "Aguirada"dan türemiştir. Bazılarına göre Hint- Avrupa dillerindeki "Eğmek" anlamına gelen Ank ya da Sankskritçe de "Kıvrıntı" anlamına gelen Ankaba' dan veya Latince' den çengel anlamına gelen uncus' dan türediği ileri sürülmektedir. Frig dilinde Ank "engebeli , karışık arazi" anlamına gelir. Şehrin diğer isimleri; Ankyra, Ankura, Ankuria, Angur, Engürlü, Engürüye, Angare, Angera, Ancora ve son olarak Ankara şeklini almıştır.

ANTAKYA: MÖ 300 yıllarında Makedonya Kralı Seleukoz bu yörede Antakya' yı kurdu ve şehre babasının ismi olan "Antiokhia" adını verdi. Zamanla büyüyen kent, başkent halini aldı.

ANTALYA: MÖ 11. yüzyılda Bergama Kralı 2. Attalos tarafından kuruldu. Şehir önceleri ismini kurucusundan aldı ve Attaleia adıyla anıldı. Daha sonra bu isim Adalia, Antalia ve en son Antalya şekline dönüştü.

ARTVİN: İskitler tarafından kuruldu. Artvin sözü İskitçe' dir.

AYDIN: İlk olarak Argoslar tarafından kuruldu. Anadolu beylerinden Aydınoğlu Mehmet Bey'den aldı. Aydın, Mehmet Bey' in babasının ismidir.

BURSA: Eski çağlardaki Bitinya bölgesinin başkentidir. Buraya kurucusu Bitinya Kralı Prusias' ın adı verildi.

BALIKESİR: Şehrin adının Eski hisar anlamına gelen Paleokastio' dan türediği sanılmaktadır. Halk arasında dolaşan bir söylentiye göre de balı çok anlamına gelir. Çünkü kesir Arapça' da çok anlamına gelir.

BAYBURT: Eldeki kaynaklara göre kasabanın ortaçağdaki adı "Paypert" ya da" "Pepert" idi.Bayburt adı buradan gelmektedir.

BİLECİK: Bizanslılar döneminde burada Bilekoma adlı bir kale vardı. Osman Bey tarafından alındıktan sonra isim bu şekilde değiştirildi.

BİNGÖL: Civarında bir çok göl bulunması sebebiyle bu ismin verildiği sanılıyor.

BİTLİS: Kimi tarihçiler göre, "Bageş" ya da "Pagiş" sözcüklerinden türemiştir. Kimilerine göre de Büyük İskender' in komutanı "Lis" ya da "Badlis" burada bir kale kurmuş. Bitlis sözcüğünün bu komutanın isminden kaynaklandığı sanılıyor.

BOLU: Önceleri Bithynion, Romalılar döneminde ise Claudiopolis adı verildi. Türkler burayı alınca Claudiopolis sözcüğünü kısaltıp sadece polis dediler. Daha sonra bu da halk dilinde değişerek Bolu oldu.

BURDUR: Eski adı Askaniya' dır. İsmini yanında kurulmuş olduğu Burdur gölünden almıştır.

ÇANAKKALE: Marmara ve Ege denizlerini birleştiren Boğaz' daki şehir ve kasabaların en büyüğü ve il merkezidir. Boğazın doğu kıyısında ve en dar yerinde kurulmuştur. Burada denizin şekli tıpkı bir çanağı andırır. Bugünkü ismini buradan alır.

ÇANKIRI: İlkçağda "Gangra" kalesinin eteğinde kuruldu. İsmini Gangra kalesinden alan Çankırı' ya yakın zamana kadar Çangırı ve Çengiri deniliyordu.

ÇORUM: Rivayete göre Çoğurum kelimesinden türetilmiştir. Bu da bölgede zamanında Rumların çoğunluğu oluşturmasından kaynaklanmaktadır.

DENİZLİ: Deniz- ili kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. İl eski Türkçe' de ülke, memleket anlamına gelir. Yani deniz memleketi denilir.

DİYARBAKIR: Bakır ülkesi anlamına gelmektedir. Bu ismin kaynağı Diyar- ı Bekir' dir.Bekir' in memleketi anlamına gelir. Bekir b. Va'il adlı Arap göçebe boyunun buraya yerleşmiş olmasa sebebiyle bu ismin yerleştiği söylenir. Diyarbakır' ın eski adı Amid veya Amed'dir. Gelen veya bizim anlamına gelir. Dede Korkut kitabında Amid'e Hamid de denilmiştir.

EDİRNE: Romalılar döneminde İmparator Hadrianus tarafından kurulduğu için şehir "Hadrianopolis" adını alır. Hadrianus' un şehri anlamına gelen bu sözcük, sonrada değişimlere uğrayarak Edirne halini aldı.

ELAZIĞ: 1834 yılında Mezra denilen yerde kuruldu. 1862 yılında buraya padişah Abdülaziz Han' ın onuruna " Mamuret- ül- aziz" ismi verildi. Daha sonra Elaziz olarak kısaltılan isim, 1937 yılında Elazığ' a çevrildi.

ERZİNCAN: Erzincan ovasından adını alır. Ezirgan diye halk tarafından söylenir. Buranın eski adı Eriza' dır.

ERZURUM: Ard-ı Rum kelimesinden gelir. Yani Rum toprağı demektir. Diğer bir rivayete göre de Selçuklular buraya Erzen- Rum demişlerdir. Erzen darı demektir. Şehir o zamanlar bir tahıl ambarı olarak kullanılmıştır.

ESKİŞEHİR: Eski adı Doylaion'dur. 1080 yılında Türkler burayı ele geçirdi. 1175 yılında burasını Bizans geri aldı. Kılıçarslan bu şehri daha sonra geri alınca, ona " Bizim eski şehrimiz" anlamına gelen Eskişehir adını verdi.

GAZİANTEP: Şehrin eski adı Ayıntab' dır. Kelime anlamı, pınarın gözü demektir. Zamanla Antep olarak değişmiştir. Halk Milli Mücadele döneminde Fransızlara karşı başarılı bir savaş verince 6 Şubat 1921' de çıkartılan bir yasayla Gazi unvanı verildi.

GÜMÜŞHANE: Burada daha önceleri gümüş madenleri olduğundan, bu şehre Gümüşhane denilmiştir.

İSTANBUL: MÖ. 658yılında Megara Kralı Byzas tarafından kurulduğundan bu şehre kurucusundan dolayı Bizantion adı verilmiştir. Roma İmparatoru Marcus Avrelius döneminde imparatorun manevi babasının adıyla "Antion" olarak anıldı. Bizans İmparatoru Konstantin bu şehri yeniden kurunca buraya kendi adını verdi. Şehre " Konstantin" veya " Konstanpolis" adı verildi. Araplar "Konstantiniye", Romalılar " Konstantinopolis" demişlerdir.Daha sonra bu ismin kısaltılmış şekli olan " Stin- Polis" deyimi kullanıldı. Türkler burayı alınca Müslüman şehir anlamında " İslambol" adını verdiler. İstanbul isminin Stin- Polis yahut İslambol kelimelerinden geldiği düşünülmektedir.

İZMİR: Şehrin asıl adı " Smyrna" dır. İzmir kelimesi Smyrna' nın halk arasındaki kullanış şeklidir. Homeros destanlarında bu kent ismini Kıbrıs Kralı Kinyras' ın kızı Smyra' dan alır. Kimi kaynaklara göre de, İzmir şehrini ilk kuran Hititler değil, Amazonlar' dır.( Hititler de buraya Navlühun adını vermişlerdir.)

KAHRAMANMARAŞ: Asıl adı Markasi' dir. Halk dilinde Maraş olarak değişmiştir. Milli Mücadele döneminde Fransızlara karşı şehirlerini kahramanca savunduklarından meclis tarafından 11 Şubat 1922' de kahraman unvanı verildi.

KARAMAN: İlk ismi Laranda' dır. Selçuklu ve Osmanlılardaki ismi Larende idi.Karamanoğullarının başkenti olduğundan buraya daha sonra Karaman adı verildi.

KARS: MÖ. 130 ' 127 yılında buraya yerleşen Karsak oymağından dolayı şehre Kars adı verilmiştir. Kars kelimesinin anlamı ise deve ya da koyun yününden yapılan elbise veya şal kuşağı anlamına gelir.

KASTAMONU: Şehrin eski adı "Tumana" dır. Buraya daha sonra Gas ' Gas isimli bir kavim yerleşti. İşte Kastamonu Gas ve Tuman' ın birleşmesinden meydana gelmiştir.

KAYSERİ: Romalılar Mazaka adlı şehri alınca buraya Kaysarea aını verdiler. Yani İmparator şehri anlamına gelir. Daha sonra Kayseri olarak halk arasında yayıldı.

KIRŞEHİR: Kır ve Şehir kelimesinin birleşmesinden oluşur.

KOCAELİ: Orhan Gazi döneminde bu bölgeyi fetheden Akçakoca isimli komutandan dolayı buraya Kocaeli denildi.

KONYA: Daha önce " İkonyum" olduğu iddia edilen şehrin ismi, Abbasiler tarafından fethedildiğinde Kuniye' ye çevrilmiştir. Türkler bu ismi Konya olarak değiştirdi.

KÜTAHYA: Frigler buraya " Katyasiyum" veya " Katiation" adını vermişlerdir. Daha sonra yöre halkı buraya Kütahya demiştir.

MALATYA: Hititler döneminde buranın adı " Meliddu" dur. Halk tarafından Malatya olarak değişmiştir.

MANİSA: Yunanca Magnesya' dan gelmiştir. Şehri Türkler fethettiğinde ismi Manisa olarak değiştirildi.

MARDİN: Mardin adı Süryanice' de Marde' den geldiği rivayet edilir. Romalılar " Maride" , Araplar ise " Mardin" adını vermişlerdir. Diğer bir rivayete göre ise, Kürtçedeki Mer ' din yani erkek, yiğit ' görmek kelimesinden geldiği söylenmiştir.

MUĞLA: Eski adı " Mobolla" dır. Türkler buraya daha sonra Muğla demişlerdir.

MUŞ: Bir rivayete göre Süryanicedeki suyu bol anlamına gelen Muşa ' dan , diğer bir rivayete göre ise şehrin kurucusu Muşet' ten gelmiştir.

NEVŞEHİR: 18. yüzyıla kadar şehir bir köydü ve adı " Muşkara" idi. Daha sonra Nevşehirli Damat İbrahim Paşa köyünü geliştirdi ve yeni şehir anlamında Nevşehir adını verdi.

NİĞDE: İlkçağda bölgede Nagdoslular adlı bir kavim yaşadığından bu şehre isimlerini vermişlerdir. Arap kaynakları şehre " Nekide" veya " Nikde" demişlerdir. Halk ise şehre Niğde adını vermiştir.

ORDU: Eski adı " Kotyora" dır. Halk tarafından bu isim değişikliğe uğramıştır.

RİZE: Kafkas kökenli bir kelime olduğu düşünülmektedir.

SAKARYA: Sınırları içinden geçen Sakarya Nehri şehre ismini vermiştir.

SAMSUN: Eski adı " Amisos" dur. Samsun ismi bu kelimenin halk tarafından değiştirilmesidir.

SİİRT: Siirt adının Keldani aslından geldiği ve şehir anlamında olduğu belirtilir. Diğer rivayet ise Sert kelimesinin bozulmuş şeklidir.

SİVAS: Rivayetlere göre Sivas kurulmadan önce ulu ağaçlar altında kaynayan üç pınar varmış. Bu pınarlar Allah'a şükür, anne ve babaya minnet ve küçüklere şefkat duygularını ifade edermiş. Bu üç pınara " Sipas suyu" denirmiş. Bu üç pınarın etrafında kurulan yerleşim yerine " Sipas" ismi verilmiştir. Diğer bir rivayete göre ise Sivas ismi eski kavimlerden " Sibasipler" den gelmektedir. Sivas ilk çağlarda Talavra, Megalapolis, Karana ve Diyapolis isimleriyle anılmıştır. Şehrin adının Farsça' da " üç değirmen" manasına gelen " Sebast" kelimesinden geldiği de söylenmektedir.

TEKİRDAĞ: Adını, kıyı boyunca uzanan Tekirdağları' ndan almıştır.

TOKAT: Eski adı " Komana Pontika" idi. Tokat adının Pontika adının halk arasında değişmiş şeklidir.

TRABZON: " Trapezus" sözcüğünden gelir. Anlamı dört köşedir.

TUNCELİ: Burada bazı maden yataklarının bulunmasından dolayı şehre Tunceli adı verilmiştir. Yani tunç ülkesi demektir.

URFA: Eski adı " Orhoe" veya " Orhai" dir. Daha sonra Araplar tarafından "R" ya çevrilmiştir. Şehir Babil Hükümdarı Ramis ' Nemrut tarafından kurulmuştur.

UŞAK: Çocuk veya genç adının halk dilinde söylenişidir. Bazı rivayetlere göre ise uşak ( Ayn' la söylenişi) kelimesinin aşık kelimesinden geldiği söylenmiştir.

VAN: Van' ı Asur Kraliçesi Semiramis kurdu. Bundan dolayı şehre " Şahmirankent" adı verildi. Daha sonra Persler döneminde buraya Van adında bir vali geldi ve şehri bayındır hale getirdiğinden şehre onun adı verildi.



TÜRKİYE CUMHURİYETİ İNKILAP TARİHİ ve ATATÜRKÇÜLÜK KONU ÖZETLERİ

ÜNİTE 1:

BİR KAHRAMAN DOĞUYOR

M. Kemal 1881'de Selanik'te doğdu. Annesi Zübeyde Hanım, Babası Ali Rıza Efendidir.

Okuduğu okullar:

Mahalle Mektebi
Şemsi Efendi İlkokulu
Selanik Askeri Rüştiyesi
Manastır Askeri İdadisi
İstanbul Harp Okulu
Harp Akademisi

1905 yılında Harp Akademisinden "Kurmay yüzbaşı" olarak mezun oldu. İlk olarak Şam'da görev yaptı. (5. Ordu'da).

1906 yılında "Vatan ve Hürriyet" örgütünü kurdu. Daha sonra bu örgüt İttihat ve Terakki ile birleşti. M. Kemal İttihat ve Terakki Cemiyetinin çalışmalarını beğenmeyince örgütten ayrıldı.

13 Nisan 1909'da çıkan 31 Mart Ayaklanmasını bastıran orduda kurmay subay olarak görev aldı.

1911'de Trablusgarp'ta halkı harekete geçirmeye giden subaylar arasındaydı.

27 Kasım1911'de binbaşılığa terfi etti.1914'te yarbaylığa 1916'da generalliğe terfi etti.

I. Dünya Savaşında Çanakkale, Kafkasya ve Suriye Cephelerinde savaştı.

**Atatürk'ün Fikir Hayatı: Dönemin aydınları olan Ziya Gökalp, Namık Kemal gibi kişilerden ve Fransız akımından etkilendi.Bunlara kendi fikirlerini de katarak "Atatürkçü Düşünce Sistemi" dediğimiz kendi fikirlerini oluşturdu.

M. Kemal'in Kurtuluş Savaşı Öncesi görev Yaptığı Yerler:

31 Mart Vakasını bastıran Hareket Ordusunda Kurmay subaylık yaptı.
Trablusgarp Savaşı
Balkan Savaşlarında Gelibolu'da görev aldı. Bu görevi Çanakkale Savaşında bölgeyi tanıyarak başarılı olmasını sağladı.
Çanakkale Savaşı ( Askeri dehası ortaya çıktı. Anafartalar Kahramanı unvanı aldı)
Kafkasya ve Suriye Cephelerinde görev yaptı.

Atatürk'ün Çeşitli Özellikleri Ve Yönleri:

Vatanseverliği: Ulusu için her şeyi yapmasıdır. "Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere canımı vereceğim." Sözü buna örnektir.

İdealistliği: Hedeflerine ulaşmak için yılmadan çalışmaktır. Hedeflerinden vazgeçmemektir. M. Kemal'in en büyük hedefi milletine yararlı olmaktı. Bunu: "Hizmet edenler namus vazifelerini ifa etmiş olmaktan başka bir şey yapmamışlardır." diyerek belirtmiştir.

İleri Görüşlülüğü: Geleceği doğru tahmin etmektir. İstanbul'da İtilaf donanmalarını görünce : " Geldikleri gibi giderler." buna örnektir.

Çok Cepheliliği (Yönlülüğü): değişik alanlarda bilgili ve etkili olmasıdır. M. Kemal iyi bir asker olduğu gibi iyi yönetici ve hukuk adamıdır.

Mantıklılığı: Yaptığı işlerde mantık kurallarına uymasıdır. Büyük ve gereksiz hayallere kapılmamaktır.

Gurura ve Ümitsizliğe Yer Vermemesi: Yaptıkları işlerle gururlanmaz. Kurtuluş Savaşını kazandığında "Savaşı Türk Milleti kazanmıştır." demiştir. Zor durumlarda asla ümitsizliğe kapılmamıştır.

Hakikati Arama Gücü: Gerçekleri araştırmasıdır.

Yaratıcı Zihniyeti: Yeni fikirler ortaya koyabilmesidir.

Devrimcidir: Yeni oluşumlar sağlayabilmesi.

Barışçı Olması.

Akıl Ve Bilime Önem Vermesi: Atatürk akıl ve bilime her zaman öncelik vermiştir. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." demiştir.

Sabırlı ve Kararlıdır

Açık sözlüdür

Sanatseverdir

Disiplinlidir

Mustafa Kemal Atatürk'ün Eserleri :

Mustafa Kemal Atatürk'ün bizlere bıraktığı en büyük eser Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bunun yanında yazılı eserleri de vardır. Bunlar:

Nutuk ( 1919-1927 yılları arasındaki olayları anlattığı eseridir )
Vatandaş İçin Medeni Bilgiler
Geometri kitabı

ÜNİTE 2:

MİLLİ UYANIŞ: YURDUMUZUN İŞGALİNE TEPKİLER

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI (1914 -1918 ):

I. Dünya Savaşı öncesi dünyada çıkar çatışmaları ve sanayileşme ile beraber bir yarış ve sömürge yarışı başlamıştı. Buda zamanla ülkeler arasında gerginliğe yol açtı. Ve dünyada büyük bir savaş kaçınılmaz olmuştu.

Ülkeler iki ana gruba ayrılmıştı. Bunlar :

İtilaf (Anlaşma) Devletleri: İngiltere, Fransa ve Rusya (Sonradan; İtalya, ABD, Japonya, Romanya, Yunanistan)

İttifak (Bağlaşma) Devletleri: Almanya, Avusturya- Macaristan İmp. Ve İtalya (Sonradan; Osmanlı ve Bulgaristan)

**İtalya Savaş başlamadan önce İttifak grubunda İtilaf grubuna geçmiştir.

I. Dünya Savaşının Nedenleri:

Sanayileşmeye bağlı sömürge yarışı
Sömürgeciliğe bağlı Ham madde ve Pazar yarışı
Çıkar çatışmaları ( Mesela Almanya Fransa arasında Alses Loren Bölgesi sorunu)
Bloklaşma (Gruplaşma)
Milliyetçilik, özgürlük gibi düşünce akımlarının etkisi

Savaşın Başlatan olay: Savaşın başlaması an meselesi idi. Savaşın başlamasına Saray Bosna gezisine çıkan Avusturya ' Macaristan İmparatorluğu Veliaht'ının bir Sırplı tarafından öldürülmesi üzerine I. Dünya Savaşı başladı.

*Savaş yukarıda saydığımız nedenlerle başlaması bekleniyordu. Veliahttın öldürülmesi sadece savaşın bahanesidir. Bu nedenle buna görünen sebep denir.

Savaşın Gelişimi:

Sırplılara, Avusturya ' Macaristan imparatorluğu savaş ilan etti. Sırplıları destekleyen İngiltere ve Fransa'da Savaşa girdi. Daha sonra Almanya'da savaşa girmesi ile dünya savaşı başladı. İlk başlarda İttifak Grubu başarılı iken ABD'nin savaşa girmesi ile İtilaf Grubu savaşı kazandı.

OSMANLI DEVLETİNİN SAVAŞ GİRMESİ:

Savaş başladığında Osmanlı tarafsızlığını ilan etti. İtilaf Devletleri Osmanlının tarafsız kalmasını istiyordu. Almanya ise Osmanlıyı yanında savaşa istiyordu. Yönetimi elinde bulunduran İttihat ve Terakki Cemiyetini yönetenler Almanya yanında savaşa girilirse başarılı olacağına inanıyorlardı ( Başta Enver Paşa).

Almanlarla gizli bir antlaşma yapıldı. İki Alman gemisi İngilizlerden kaçarak Osmanlıya sığındı. İngiltere gemileri isteyince gemilerin satın alındığı söylendi. Goben ve Breslav adlı iki Alman gemisine Yavuz ve Midilli adı verilerek Türk bayrağı çekildi. Bu gemiler Karadeniz'de Rus limanlarını bombaladılar. Rusya'nın Osmanlıya savaş ilan etmesi ile Osmanlı I. Dünya Savaşına girmiş oldu.

**Osmanlını savaşa girme amacı; kaybettiği toprakları geri almak ve eski gücüne kavuşmaktı.

**Almanya'nın Osmanlıyı Yanında İstemesinin Sebepleri: 1- Cephelerini genişletmek 2- İngiliz ve Fransızların Sömürge yollarını kesmek 3- Osmanlıdaki Halifelik gücünden yararlanarak Türkleri ve Müslümanları yanında savaşa katmak.

Osmanlının Savaştığı Cepheler: Osmanlının savaştığı cepheleri üçe ayırabiliriz. Bunlar:

Saldırı (Taarruz ) Cepheleri: Kafkasya ve Kanal Cepheleri
Savunma Cepheleri: Çanakkale, Irak, Suriye ve Filistin, Hicaz, Yemen cepheleridir.
Yardım cepheleri: Galiçya ve Makedonya cepheleridir.

1- Çanakkale cephesi: İtilaf Devletleri açtı. Açılma amacı; Rusya'ya yardım götürmek, Boğazları ve İstanbul'u alarak Osmanlıyı savaş dışı bırakmaktı.

18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı önünde savaşlar başladı. İtilaf donanmaları boğazları geçemeyince Gelibolu Yarımadasına asker çıkardı. (Anzaklar: Yeni Zelanda ve Avustralya askerleri) M. Kemal burada başarılı savaşlar çıkardı.

M. Kemal burada: "Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar gelebilir." diyordu.

Yapılan savaşlar sonunda İtilaf askerleri çekilmek zorunda kaldı. Bu savaşta yaklaşık beş yüz bin asker şehit olmuştur.

**Savaşın kazanılması I. Dünya Savaşının uzamansa sebep oldu.

**M. Kemal'e başarılarından dolayı "Anafartalar Kahramanı" unvanı aldı.

**Tek başarı sağlanan cephedir.

2- Kafkasya Cephesi : Rusların egemenliğindeki Türklerle birleşmek için açıldı. Yalnız Enver Paşanın yanlış politikası yüzünden Sarıkamış'ta binlerce asker açlıktan, hastalıktan ve soğuktan savaşmadan öldü. Ruslar Muş, Bingöl, Van,Erzurum, Erzincan çevresini ele geçirdi.

Çanakkale Cephesinden buraya gelen M. Kemal Muş , Bitlis gibi yerleri geri aldı. Bu sırada Rusya içinde Bolşevik Devrimi olunca Rusya Brest Litowsk Antlaşmasını imzalayarak I. dünya savaşından çekildi (1917).

3 - Kanal Cephesi: Almanların isteği ile Osmanlı Devleti İngilizlerin sömürge yolunu kesmek için açtı. Burada yapılan savaşları İtilaf devletleri kazandı. Osmanlı geri çekildi.

4- Irak Cephesi: İngilizler Kanal Cephesinden sonra Rusya'ya Kafkasya üzerinden yardım etmek ve Irak petrollerini ele geçirmek için bu cepheyi açtı. İlk başta Osmanlı başarılı sonuçlar alsa da daha sonra geri çekilmek zorunda kaldı.

Tehcir Kanunu: Birinci Dünya Savaşında Ermenilerin Anadolu'dan Suriye ve Irak'ın kuzeyine göç ettirilmesini sağlayan göç kanunudur. Yalnız günümüzde Ermeniler bu dönemde 1,5 milyon Ermeni'yi öldürdünüz diyerek haksız soykırım iddialarında bulunuyor. Bizim arşivlerimizi incelemek için herkese açtık gelin sizde arşivlerinizi açın soykırım iddiaları olmadığını tartışalım diyoruz yaklaşmıyorlar. İddiaların amacı Türkiye'nin dünya kamuoyunda itibarını sarsmak ve daha bazı topraklarımızda hak idia etmeleridir.

Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918):

Osmanlının savaş sonunda imzaladığı ateşkes antlaşmasıdır. Bu antlaşma ile Osmanlının Ordusu dağıtıldı, silahlarına el konuldu, ulaşım ve haberleşme araçlarına el konuldu.İstanbul kontrol altına alındı. Fakat en önemli iki maddesi vardı. Bunlar:

7. Madde: İtilaf Devletlerinin güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa; İtilaf devletleri herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecek.

Amacı: Osmanlının her yerini işgale açık hale getirerek Osmanlıyı parçalamak.

24. Madde: Şark-ı Vilayet (Sivas, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput) illerinde bir sorun çıkarsa buralar işgal edilebilecek.

Amacı: Burada bir Ermeni devleti kurmak.

***Mondros Ateşkes Antlaşması olmasına rağmen şartları çok ağırdır.

***Osmanlı ile barış antlaşması olarak Sevr Antlaşması imzalanacak (10 Ağustos 1920) ancak TBMM antlaşmayı kabul etmediği için yürürlüğe girmedi.

***Mondros'tan sonra Anadolu'nun işgali üzerine Türk Halkı M. Kemal önderliğinde Kurtuluş Savaşını başlatmıştır.

Wilson Prensipleri (İlkeleri):

ABD'nin I. Dünya Savaşına girerken yayınladığı ilkelerdir. 14 maddeden oluşur. Wilson İlkelerine göre yenen devletler yenilen devletlerden toprak almayacak, dünya barışını sağlamak için cemiyet kurulacak gibi maddeleri vardı. 12. maddesi Osmanlı ile ilgili olup kısaca şöyledir: Osmanlının toprak bütünlüğü korunacak ve Osmanlıda bir bölgede hangi ulus çoğunlukta ise onun devleti kurulabilecek, Türklerin çoğunlukta olduğu yerler Türklerde kalacaktı.

**Yunanistan bu maddeye dayanarak İzmir çevresinde Rum çok diyerek buraları isteyecektir.

Paris Barış Konferansı (18 Ocak 1919):

Barış antlaşmalarının koşulları görüşülmek üzere toplandı. Ancak daha çok Osmanlının nasıl paylaşılacağı sorun oldu. Ege çevresi İtalya'ya verilmişken Yunanistan İzmir çevresini istedi. İngiltere ve Fransa burayı güçsüz Yunanistan'a bırakma kararı verdi. Buda İtalya'yı küstürdü. Bu nedenle Anadolu işgalinde İtalya sessiz kaldı. İtalyanların olduğu yerlerde savaşlar daha az oldu.

Osmanlının Paylaşımı:

İtalya'ya: Güneybatı Akdeniz (Antalya, Isparta dolayları)

Fransa'ya: Urfa,Maraş,Antep,Suriye ve Lübnan, Boğazlar

İngiltere'ye : Irak, Filistin ve Boğazlar bırakılmıştır.

Yunanlılar : İzmir, Aydın çevresi (Batı Ege)

İzmir'in İşgali (15 Mayıs 1919):

Yunanlılar Paris Barış Konferansına dayanarak İngiliz ve Fransızların desteği ile 15 Mayıs 1919'da İzmir'e asker çıkararak işgale başladı. ** Böylece Anadolu'da işgale başlayan ilk devlet Yunanlılar oldu.

Halk işgalden önce işgalin engellenmesi için gösteriler yaptı. Padişahtan yardım istedi. Ancak hiçbir yardım gelmedi. Ve işgallere karşı direnilmemesi istendi.

Yunanlılar İzmir'deki Rumların coşkulu karşılaması ile İzmir'e girdi. Gazeteci Hasan Tahsin Yunanlılara ilk kurşunu sıkan kişi oldu .

Yunanlılar silah bırakmış askerlerimizi kışlada kurşuna dizerek İzmir ve çevresini işgale başladılar.

CEMİYETLER:

Yurdumuzun işgali üzerine Anadolu'nu çeşitli yerlerinde çeşitli cemiyetler kuruldu. Cemiyetler Zaralı ve yaralı olamak üzere iki kısma ayrılabilir. Zaralı cemiyetlerde kendi içinde azınlıkların kurduğu ve milli varlığa düşman cemiyetler diye ikiye ayırabiliriz.

A) Zararlı Cemiyetler:

a) Azınlıkların Kurdukları Cemiyetler:

Mavri Mira: Rumlar tarafından kuruldu. İstanbul Patrikhanesi yönetir. İzmir ve Doğu Trakya'yı Yunanistana katmak istemektedir.
Etnik-Eterya Cemiyeti: Rumlar tarafından Yunanistan sınırlarını genişletmek için kuruldu.
Pontus Rum Cemiyeti: Doğu Karadeniz'de eski Rum Pontus Devletini tekrar canlandırmak için Rumlar tarafından kuruldu.
Ermeni Taşnak 'Hınçak Cemiyeti: Ermeniler tarafından Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurmak amacıyla faaliyet göstermiştir.
Makabbi ve Alyans (Musevi) cemiyetleri de Yahudiler tarafından kurulan cemiyetlerdir.

***Azınlık cemiyetlerinin ortak amacı Osmanlıyı parçalayarak kendi devletlerini kurmak istemeleridir.

b)Milli Varlığa Düşman Cemiyetler: Osmanlını kendi içinde doğmuş fakat Kurtuluş Savaşına karşı oldukları için düşman cemiyet olarak adlandırılmıştır.

Kürt Teali Cemiyeti: Doğu illerinde bir Kürt Devleti kurmak için faaliyette bulundu.(İstanbul'da kuruldu.)
Teali İslam Cemiyeti: Saltanat ve Hilafeti desteklemiş ve İstanbul'da kurulmuştur.
İngiliz Muhipleri Cemiyeti: İngiliz himayesinde yaşamayı isteyenler kurmuştur.
Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası: Saltanat ve Hilafeti desteklemiştir.
Wilson Prensipleri Cemiyeti: Amerika egemenliğini(Mandasını) istemiştir.
Hürriyet ve İtilaf Fırkası: Kurtuluş Savaşını engellemek için çalışmalar yapmıştır. Önceden İttihat ve Terakki Cemiyetine karşı kurulmuştu.

**Milli Varlığa düşman cemiyetler hilafete bağlı kalmakla ve de yabancı devletlerin korumasına girerek kurtuluşu amaçlıyordu.

B) Yararlı Cemiyetler ( Milli Cemiyetler) :

Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Doğu Anadolu'nun Ermenilere verilmesini önlemek için kuruldu.
Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Trakya'nın Yunan işgaline uğramasını engellemek için Edirne'de kuruldu.
Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti: Doğu Karadeniz ve çevresinin Rumlara verilmesini ve Rum Pontus Devletinin kurulmasına engel olmak için kuruldu.
Kilikyalılar Cemiyeti: Adana ve çevresinin Ermenilere verilmesini önlemek için kurulmuştur.
İzmir Müdafaa-i Hukuk 'i Osmaniye Cemiyeti: İzmir ve çevresinin Yunanlılara verilmesini önlemek için kurulmuştur.
Redd-i İlhak Cemiyeti: Buda İzmir ve çevresini korumak için kuruldu.
Milli Kongre Cemiyeti: İstanbul'da kurulan bu cemiyet Türklere karşı yapılan haksızlıkları basın ve yayın yolu ile dünyaya duyurmaya çalışmışlardır.
Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti: Anadolu'nun işgalini protesto etmek için Sivas'ta kuruldu.

**Yararlı Cemiyetler vatanın kurtuluşu için kurulmuş ancak daha çok kendi bölgelerini korumaya yöneliktir. Daha sonra M. Kemal bu cemiyetleri Sivas Kongresinde birleştirerek kurtuluşu tüm ulus düzeyinde genişletecektir. ** Önce basın yayın yoluyla kurtuluş çareleri aramışlar etkili olmayınca silahlı direniş birlikleri (Kuva-yi Milliye Birlikleri) kurdular.

İşgaller Karşısında Padişahın Tutumu:

Mondros'tan sonra Anadolu işgal edilmeye başlamıştı. Bu durum karşısında padişah işgallere ses çıkarmama tutumuna girdi.

Böylece işgalci kuvvetlerinin tepkisini fazla çekmeyerek Osmanlının devamını sağlamaya çalışıyordu. Kısaca Osmanlının kaderini işgalci kuvvetlerinin insafına bırakmıştı.

İşgaller Karşısında M. Kemal'in Tutumu:

İşgallerden sonra M. Kemal İstanbul'a gelmiştir. Yurdumuz işgale başlayınca İstanbul'da çözüm yolları aramış. Padişah ve komutanları silahlı mücadele için uyarmaya çalıştı. Anca aradığı desteği bulamayınca kurtuluşu Anadolu'da gördü. Bunun için Anadolu'ya geçmesi gerekliydi.

Aradığı fırsatı sonunda buldu. Padişah Samsun çevresindeki ayaklanmaları incelemesi için ordu müfettişi olarak Samsun'a gönderme kararı aldı. Böylece M. Kemal İstanbul'dan da uzaklaştırılmış olacaktı.

**Kuva-yi Milli'ye:

Vatanı kurtarmak için halk tarafından kurulan küçük birliklere verilen addır.

Kuva-yı Milliye'nin özelikleri: Düzenli bir ordu niteliğine sahip değildi. Eli silâh tutan herkesin ka­tıldığı küçük silâhlı gruplardı. Her türlü ihti­yaçlarını halk karşılıyordu. -Başlarına buyruk hareket ediyorlardı. - Ortak düşünce, vatan topraklarını savun­mak ve Türk Milleti'ni onuruyla yaşatmaktı. -Sadece kendi bölgelerini korumaya yönelik kuruldular. M. Kemal düzenli orduyu kurana kadar ülkeyi savundular.

Mustafa kemal'in Samsun'a Çıkışı (19 Mayıs 1919):

Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra Pontusçu Rumlar Samsun ve Trabzon çevresinde Türkler'e saldırmaya başladılar.

Türkler'in kendilerini savunmalarını ise İngilizler, güvenliği bozma olarak değerlen­dirip, Osmanlı Hükümetinden, bu karışıklığın önlenmesini istediler. Maksatları bu bahaneyle Mondros Ateşkes Antlaş­masının 7. maddesi uyarınca buraları işgal etmekti.

Osmanlı Hükümeti, Samsun ve çevresin­deki karışıklıkları önlemesi için Mustafa Kemal'i 9. Ordu Müfettişliğine atadı (30 Nisan 1919). Böylece hem Mustafa Kemal İstanbul'dan uzaklaştırılmış hem de Samsun ve çevresindeki karışıklıklar ön­lenmiş olacaktı.

Mustafa Kemal, İzmir'in işgalinden bir gün sonra 16 Mayıs 1919 da İstanbul'dan ay­rıldı. 19 Mayıs 1919 da Samsun'a ulaştı. Millî kurtuluş mücadelesinin, milletin gücü ile başarılabileceği inancıyla ve "Ya İstiklâl, ya ölüm" parolasıyla çalışmalarına başladı.

**Havza Genelgesini yayımlayarak, henüz dağıtılmamış ordu birliklerinden, ordunun dağıtılmamasını ve silâhların teslim edil­memesini duyurdu. Mitingler yapılarak işgallerin kınanmasını istedi.

Millî şuuru uyandırarak, millî bir teşkilât kurmayı, İşgaller karşısında alevlenen millî heyecanı vatanın her tarafına yaymayı düşünü­yordu.

Amasya Genelgesi (22 Haziran 1919):

Kendi bölgelerini, itilâf devletlerinin işgalle­rinden korumaya çalışan cemiyetleri bir çatı altında toplamak gerekiyordu. Bunu gerçekleştirmek için milletin içinden doğan millî bir kurula ihtiyaç vardı.

Mustafa Kemal, millî bir kurul oluşturmak düşüncesini, Havza Genelgesiyle komutan ve valilere bildirmiş ve teşkilatlanma ça­lışmalarını başlatmıştı.

Amasya Genelgesiyle de:Vatanın içinde bulunduğu durumu İstanbul Hükümetinin tutumunu ve bu durumdan nasıl kurtulabileceğimizi ve neler yapılması gerektiğini belirtmişti.

Maddeleri:

Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlike­dedir. (gerekçe)
İstanbul Hükümeti, sorumluluğunun gerek­lerini yerine getirememektedir. Bu hal mille­timizi yok durumuna düşürüyor.
Milletin İstiklâlini yine milletin azim ve ka­rarı kurtaracaktır. ( Amaç ve yöntem)
Milletin durumunu ve davranışını göz önünde tutmak, haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etki ve de­netimden kurtulmuş millî bir kurulun varlığı gereklidir.
Anadolu'nun her yönden en güvenli yeri olan Sivas'ta millî bir kongrenin toplanması kararlaştırılmıştır.
Bunun için illerin her sancağından halkın güvenini kazanmış üç delegenin hemen yola çıkarılması gerekmektedir.
Her ihtimale karşı durum gizli tutulmalıdır.

Amasya Genelgesi'nin Önemi :

* İlk defa kurtuluş savaşının mücadele safhası başlamıştır.

* İlk defa kurtuluş savaşının gerekçesi , yöntemi ve amacı belirtilmiştir.

* İlk defa milli bir kurulun oluşturulmasından bahsedilmiştir.

* İlk defa İstanbul hükümetinin görevini yerine getiremediğinden bahsedilmiştir.

* Sivas Kongrelerinin toplanmasına karar verilmiştir.

NOT :M.Kemal Amasya Genelgesi'nden sonra 8 Temmuz 1919'da padişaha yolladığı bir telgrafla resmi göreviyle birlikte askerlik görevinden de istifa ettiğini açıklamıştır.

Erzurum Kongresi ( 23 Temmuz- 7 Ağustos 1919):

Mondros Ateşkes Antlaşmasına göre, Doğu Anadolu'daki Sivas, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput illerinde bir karı­şıklık çıkarsa, buralar işgal edilebilecekti. Amaç Doğu Anadolu'da Ermeniler'e yurt sağlamaktı.

Doğu Anadolu Halkı buna meydan verme­mek ve haklarını savunabilmek için Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kurdu. Bu cemiyet, alınması gerekli tedbir­leri görüşmek üzere Erzurum Kongresini topladı. Mustafa Kemal de kongreye katıldı ve kongre başkanlığına seçildi.

Maddeleri: 1. Millî sınırlar içinde vatan bir bütündür, par­çalanamaz.

2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, Osmanlı Hükümetinin dağılması ha­linde millet, hep birlikte direniş ve savun­maya geçecektir.

3. Vatanın ve İstiklâlin korunmasına Osmanlı Hükümetinin gücü yetmediği takdirde, amacı gerçekleştirmek için geçici bir hü­kümet kurulacaktır. Bu hükümetin üyeleri millî kongre tarafından seçilecektir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Temsil Heyeti yapacaktır.

4. Kuva-yi Milliyeyi âmil ve millî iradeyi hakim kılmak esastır.

5. Azınlıklara siyasî hâkimiyetimizi ve sosyal dengemizi bozucu haklar verilemez.

6. Manda ve himaye kabul edilemez.

7. Mebuslar Meclisinin derhal toplanmasını ve hükümet işlerinin meclis denetiminde yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır.

Erzurum Kongresinin Önemi: ** Erzurum kongresi bölgesel olarak toplanmış fakat aldığı kararlar ulusal bir kongredir.

* Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin girişimleriyle bölgedeki Ermeni tehlikesine karşı toplanmıştır.

*İlk defa milli sınırlardan bahsedilmiş. Vatanın asla parçalamaz olduğu belirtildi.(Misak-ı Milli'de aynen yer aldı.)

* İlk defa yeni hükümet kurulmasından bahsedilmiş ve ilk defa 9 kişilik Temsil Heyeti seçilmiştir.

* İlk defa manda ve himaye reddedilmiştir.

* Milli Meclisin derhal toplanması ve hükümetin meclisin denetimine girmesi kararlaştırıldı.(Mebusan Meclisi)

Sivas Kongresi (4 ' 11 Eylül 1919):

Amasya Genelgesiyle, Sivas'ta bir kongre­nin toplanması istenmişti.

İstanbul Hükümeti bu kongrenin toplan­masını engellemeye çalıştı. Mustafa Kemal'in tutuklanması emrini verdi, İtilâf Devletleri de aynı çabayı gösterdi. Fakat engelleyemediler. Kongre her ilden gelen temsilcilerle toplandı ve baş­kanlığına da Mustafa Kemal seçildi.

Vatanın bütünlüğünün ve milletin bağım­sızlığının nasıl sağlanacağı konusu ele alındı. Bu konuda Erzurum Kongresinde alınan kararlar aynen kabul edildi.

Önemi:

** Ülke genelindeki milli cemiyetler " Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla birleştirildi.

** Manda ve himaye fikri kesin olarak reddedildi.

* İrade-i Milliye adıyla bir gazete çıkarıldı. ( Kamuoyu oluşturmak ve ulusal gücün sesini duyurmak için çıkarıldı.)

* Temsil heyeti 15 kişiye çıkarılmıştır.

* Her yönüyle ulusal bir kongredir.

* Ali Fuat Cebesoy Batı Anadolu Kuva-i Milliye Komutanlığına atanmıştır. ( Temsil heyeti yürütme gücünü kullanmıştır.)

Amasya Görüşmeleri ( 20 ' 22 Ekim 1919):

Damat Ferit Paşa'nın yerine getirilen Ali Rıza Paşa, Temsil Heyeti ile görüşmek üzere Bahriye Nazırı Salih Paşa'yı görev­lendirdi.

Mustafa Kemal ve Rauf Bey'in de bulun­duğu bu görüşmelerde alınan bazı kararlar:

1. Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı korunacaktır.

2. Müslüman olmayan topluluklara siyasî egemenlik ve sosyal dengemizi bozacak nitelikte haklar verilmeyecektir.

3. İstanbul Hükümeti Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk cemiyetini tanıyacaktır.

4. Sivas Kongresi kararları İstanbul Hükümetince kabul edildi.

5. Osmanlı Mebuslar Meclisi Anadolu'da, İstanbul Hükümetinin uygun göreceği gü­venilir bir yerde toplanacaktır.

Önemi: İstanbul Hükümeti, Amasya görüşmesine temsilci göndermekle, Temsil Heyetinin hu­kukî varlığını resmen kabul etmiş oluyordu.

NOT: İstanbul Hükümeti yukarıda alınan karar­lardan sadece Mebuslar Meclisi'nin toplanmasını kabul etti.

Amasya Genelgesi


Erzurum Kongresi

Kurtuluş Savaşının amacı,

gerekçesi, yöntemi açıklandı.

-İlk defa ulusal egemenlikten

bahsedildi.

- İlk defa milli kurulun kurulmasından bahsetti.

- Sivas'ta kongre toplanması

istendi.




- Bölgesel olmakla beraber, kararları ulusaldır.

- İlk kez manda ve himaye reddedildi.

- Doğudaki cemiyetler birleştirildi.

- İlk defa temsil heyeti oluşturuldu.

- Milli sınırlar içinde vatan bütündür, bölünmezdir.





Sivas Kongresi


Amasya Görüşmeleri

- Ulusal kongredir.

- Erzurum Kongresi kararları aynen benimsendi.

- Manda ve himaye kesin olarak reddedildi.

- Yurttaki tüm cemiyetler birleştirildi.

- İrade-i Milliye gazetesi yayınlandı

- Temsil heyeti yürütme yetkisini kulandı. (Ali Fuat Paşayı batı cephesine atayarak.)

-


- * ** İstanbul Hükümeti resmen temsil heyetini tanıdı.

- Mebuslar meclisinin tekrar açılması sağlandı.

- Sivas kongresi kararları kabul edilecekti.

- Azınlıklara fazla hak verilmeyeceği belirtildi.

- Bağımsızlığın korunması istendi.

** Sadece Mebuslar meclisi açılma fikri kabul edildi.

Temsil Heyetinin Ankara'ya Taşınması ( 27 Aralık 1919):

Mustafa Kemal, gelişmeleri yakından izle­yebilmek için Temsil Heyeti ile birlikte Ankara'ya geldi. Çünkü:

1- Ankara, ulaşım ve haberleşmenin iyi olması

2- İstanbul'a ve Batı Cephesine yakın idi.

3- Yurdun ortasında ve güvenlikli bir konuma sahipti. Henüz işgale uğramamıştı

Son Osmanlı Mebuslar Meclisi Ve Misak-ı Millî (28 Ocak 1920):

Padişah Vahdettin, Mondros Ateşkes Antlaşmasının uygulamaya konulduğu, günlerde Mebuslar Meclisi'ni kapatmıştı. Amasya Görüşmelerinde ise yeniden açıl­ması kararlaştırılmıştı. M. Kemal İstanbul'da toplanmasını sakıncalı gördü fakat İstanbul'da toplanması kararlaştırıldı.

İşgal devletlerine göre, yeniden toplanacak meclis savaş kararı vermeye cesaret ede­mezdi. Olsa, olsa barış isterdi. O da işgal devletlerinin işine yarardı. Bu düşünceyle seçimlere karışmadılar. Seçimler 1919 yılı Kasım ayında tamam­landı.

Mustafa Kemal seçilen bir kısım Mebuslarla Ankara'da görüştü. Misak-ı Milli'nin esasları kararlaştırıldı. Mebuslar Meclisi 12 Ocak 1920 de İstanbul'da toplandı. Temsil Heyeti taraf­ları Mebuslar, Felah-ı Vatan grubunu oluşturdular. Bu grubun, vatanın bütünlüğünü koruma amacına yönelik istekleri, Mebuslar Meclisi tarafından kabul edilerek Misak-ı Milli ( Milli Ant) ilân edildi (28 Ocak 1920)

Misak-ı Milli'nin Maddeleri: 1. Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalan­dığı sırada Türk askerlerinin koruduğu Türk vatanının tümü, ayrılık kabul etmez bir bütündür.

2. Kendi istekleri ile ana vatana katılmış olan Kars, Ardahan ve Artvin'de gerekirse gene halkın oyuna başvurulabilir.

3. Batı Trakya'nın durumunun tespitinde hal­kın oyuna başvurulmalıdır.

4. İstanbul'un güvenliği sağlandıktan sonra Boğazların dünya ticaretine ve ulaşımına açılması da, bizimle birlikte ilgili devletlerin verecekleri karar geçerli olmalıdır.

5. Azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkın da aynı haktan yararlan­maları şartı ile kabul edilecektir.

6. Millî ve ekonomik gelişmemizi engelleyen siyasî, malî ve adlî sınırlamalar (kapitü­lâsyon) kaldırılmalıdır.

Önemi: -** Sınırlar, bağımsızlık, kapitülasyon ve azınlık hakları konularında kararlar almıştır.

Erzurum ve Sivas Kongreleri kararları kabul edilmiştir.

Türk vatanının bugünkü sınırları tespit edilmiştir.

Böylece Kurtuluş Savaşı'nın dayandırıla­cağı ilkeler açıkça ortaya konmuştur.

*** Misak-ı Milli'nin kabulü İstanbul'un işgaline sebep oldu.

Bunun üzerine M. Kemal TBMM'yi kurma çalışmalarına başladı.

İstanbul'un İşgali ( 16 Mart 1920):

Misak-ı Milli kararlarını beklentilerine aykırı bulan itilâf Devletleri: İstanbul'u resmen işgal ettiler. Mebuslar Meclisi'ni basarak, Temsil Heyeti'nin görüşleri doğrultusunda çalışan Mebusları tutukladılar. Bazıları Anadolu'ya kaçtılar. Anadolu'da sürdürülen millî mücadeleden vazgeçilmezse, İstanbul'u tamamen ala­caklarını ilân ettiler.

Vahdettin, Mebuslar Meclisini kapattı. (11 Nisan 1920). Böylece II. Meşrutiyet'te resmen sona erdi. Ali Rıza Paşa, Hükümet Başkanlığından istifa etti. Salih Paşa Hükümeti kuruldu. O da istifa etti ve yerine tekrar Damat Ferit Paşa geçti.

İstanbul'un İşgaline Karşı M. Kemal'in Aldığı Önlemler: 1- Durumu vatanın her tarafına duyurdu ve protesto etti.

2. İstanbul ile telgraf ve telefon haberleşme­sinin kesilmesini istedi.

3. İstanbul'daki tutuklamalara karşı, Anadolu'daki İtilâf Devletleri subaylarının tutuklanmasını istedi.

4.Anadolu'dan İstanbul'a her türlü malî kay­nak gönderimini durdurdu.

5. İşgal güçlerinin İstanbul ve Adana'dan Anadolu'ya yapacakları sevkıyata engel ol­mak için Geyve ve Ulukışla demiryollarını tahrip ettirdi.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN AÇILMASI (23 Nisan 1920):

İstanbul'un işgali ve Mebuslar Meclisi'nin kapatılması üzerine Mustafa Kemal, Temsil Heyeti adına yayımladığı bir emirle, Ankara'da olağanüstü yetkilere sa­hip bir meclisin toplanacağını duyurdu. Seçimler yapıldı. Seçilen milletvekilleri ile İstanbul'dan kaçabilen milletvekilleri Ankara'da toplandı ve TBMM açıldı. .Böylece millet egemenliğine dayanan yeni Türk Devletinin temelleri atılmış oldu.

** Yönetimde millet söz sahibi olduğu için devletin adı da "Cumhuriyet" olmalıydı. Fakat kurtuluş savaşımız devam ediyordu. Cumhuriyetin önemini kavrayamayanlar, toplumda huzursuzluğa sebep olabilirdi. Bu sebeple Cumhuriyet adının verilmesi daha sonraya bırakıldı.

TBMM'nin açılışından bir gün sonra meclis başkanlığına seçilen Mustafa Kemal, du­rumu Avrupa Devletlerine bildirdi, İstanbul Hükümeti ile yaptıkları ve yapacakları antlaşmaların TBMM tarafından tanınma­yacağını duyurdu.

3 Mayıs 1920 de TBMM Hükümeti kuruldu. - 20 Ocak 1921 de ilk Anayasa "(Teşkilat- Esasiye)" hazırlandı.

Anayasanın ilk maddesi: "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." Diyerek egemenliği halka vermiştir.

İlk mecliste Tesanüt Grubu, Halk Zümresi ve Islahat Grubu, İstiklâl Grubu, Müdafaa-i Hukuk Grubu (M. Kemal kurdu) olarak dört grup vardı.

İlk TBMM'nin Özellikleri:

Güçler birliği ilkesi benimsenmiştir.(yasama ,yürütme ,yargı güçlerinin mecliste toplanması)Böylece çabuk ve uygulanabilir kararların alınması sağlanmıştır.(Çünkü o sırada ülkemiz işgal altındaydı.)

Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu ve meclisin üstünde bir gücün olmadığı belirtilmiştir.

Meclisin başkanı aynı zamanda hükümetinde başkanıdır.

Partileşme yoktur, gruplaşma vardır.

*** Padişahlık hemen ret edilmedi. Çünkü padişah yanlılarının tepkisini çekerek iç sorun yaşamak ve bölünmeler olsun istenmiyordu.

* Kurucu meclis niteliğindedir.

* Meclis Hükümeti sistemini benimsedi. (Bakanların meclis tarafında seçildiği sistemdir.) Cumhuriyetin ilanı ile şimdiki sistem olan "Kabine Sistemine" geçilecektir.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NE AYAKLANMALAR

Bu sıralarda Damat Ferit Paşa yeniden sadrazam olmuştu. TBMM'nin açılmasını istemiyordu. Mustafa Kemal ve arkadaşla­rının yürüttükleri mücadelenin yanlış oldu­ğunu savunuyordu.

Mustafa Kemal hakkında idam kararı çı­kardılar. Şeyhülislam fetva yayınladı.

Halkın dinî duyguları istismar edilerek bir takım isyanlar çıkartıldı. Bu ayaklanmaları işgalci devletler de des­tekledi. Amaçları TBMM'yi ortadan kaldır­maktı.

1- İstanbul Hükümetinin Çıkarttığı Ayaklanmalar

a) Ahmet Anzavur Ayaklanması

b) Kuva-yi inzibatiye (Halife Ordusu): Kuva-yi Milliye'yi dağımak için Damat Ferit Paşa kurdu . Bu ordu, Kuva-yi Milliye birliklerine saldırdı ise de püskürtüldü.

2- İstanbul Hükümeti İle İşgalci Güçlerin Birlikte Çıkarttığı Ayaklanmalar

a) Bolu, Düzce, Hendek, Adapazarı ayaklan­ması

b) Konya ayaklanması (Delibaş)

c) Afyon ayaklanması ( Çopur Musa)

d) Millî aşireti ayaklanması (Urfa)

e) Yozgat ayaklanması

3- Azınlıkların Çıkarttığı Ayaklanmalar

a) Pontus Rum Ayaklanması

b) Ermeni intikamcıları

4- Kuva-yi Milliye Yanlısı Olup, Sonradan Ayaklananlar

a) Çerkez Ethem ayaklanması ( Yunanlılara sığındı. I. İnönü Savaşında isyan bastırıldı.)

b) Demirci Mehmet Efe ayaklanması

** Kuva-yi Milliyeciler düzenli orduya girmemek için ayaklandı.

TBMM'nin Bu Ayaklanmaları Önlemek İçin Aldığı Önlemler:

Hiyanet-i Vataniye kanunu çıkarıldı ve İstiklâl Mahkemeleri kuruldu.

İstanbul Hükümeti ile haberleşmeler ke­sildi.

TBMM'ye karşı çıkanlar cezalandırıldı ve TBMM'nin otoritesi sağlandı.

Şeyhülislamın fetvasına karşı Ankara Müftüsü tarafından fetva yayın­landı.

** Kuva-yı Milliye Birliklerinin bu isyanların bastırılmasında büyük faydaları oldu.

SEVR ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920) :

İtilâf Devletleri, l. Dünya Savaşı sonunda, Osmanlı Devletine kabul ettirmeyi düşün­dükleri esasları İtalya'nın San-Remo ken­tinde belirlemişlerdi. Bu esaslar meclis kapatıldığı için "Osmanlı Saltanat Şurası'nda" incelendi ve onaylandı. Rıza Paşa'dan başka hepsi de antlaşma şartla­rını kabul etti. Sonra da Paris'in Sevr ma­hallesinde Damat Ferit Paşa tarafından antlaşma metni imzalandı.

Maddeleri:

1. İstanbul, Osmanlı Devletinin başkenti ola­rak kalacak, fakat Osmanlı Devleti azınlık­ların haklarını gözetmezse İstanbul, Türklerin elinden alınacaktı.

2. Boğazlar, her zaman bütün devletlerin gemilerine açık bulundurulacak ve "Boğazlar Komisyonu" nün idaresinde bu­lunacak.

3. Doğu Anadolu'da Kürdistan ve Ermenistan devletleri kurulacak.

4. İzmir dahil, Ege bölgesinin büyük bir bö­lümü ile Midye - Büyük çekmece çizgisinin batısında kalan bütün Trakya, Yunanlılar'a verilecek.

5. Antalya ve Konya yöresi, İtalyanlara veri­lecek.

6.Adana, Malatya ve Sivas dolaylarını bir­leştiren bölgeler ile Suriye Fransızlar'a veri­lecek.

7. Arabistan ve Irak, İngilizlere verilecek.

8.Askerlikte, mecburi hizmet olmayacak. Elli

bin kişilik bir ordu bulundurulacak. Bu ordu­nun, Tank ağır makineli tüfek, top ve uçağı olmayacak.

9. Azınlıklara geniş haklar verilecek. Müslüman milletlerden de azınlık ihdas edilecek.

10. Kapütilâsyonlardan da bütün devletler yarar­lanacak.

Önemi:

Türk Milletine yaşama hakkı tanımayan ve Türk vatanının parçalanmasını öngören bir antlaşmadır.

Müslüman azınlıklar iddiası ile Türk milleti­nin de parçalanması plânlanmıştır.

TBMM bu antlaşmayı tanımadı. Çünkü, Antlaşmayı kendisi değil, İstanbul Hükümeti imzalamıştı. Mustafa Kemal TBMM Başkanı olur olmaz bu konuda ge­rekli duyuruyu yapmıştı. Ayrıca, Türk mil­letini yok sayan, Türk vatanının parçalan­masını öngören bu antlaşma kabul edile­mezdi.

İmzalayan ve onaylayanlar vatan haini ka­bul edildi.

Sevr Antlaşmasını TBMM kabul etmediği için yürürlüğe girememiştir.

ÜNİTE III

YA İSTİKLAL YA ÖLÜM

Kurtuluş Savaşımız sırasında, Doğu Cephe­sinde Ermeniler, Güney Cephesinde Fransızlar ve Batı Cephesinde Yunanlılar ile savaşıldı.

DOĞU CEPHESİ (Gümrü Antlaşması):

Osmanlı Devleti'ni parçalamak isteyen devletler, kendilerine çıkar sağlamak için Osmanlı, ülkesinde yaşayan Müslüman olmayanların haklarını savunma rolü oy­namışlardır.

Ermeniler'i de bu politikalarına alet ettiler. Ermeniler, önce Rusya'nın, sonra da İngiltere'nin desteği ile, Doğu Anadolu'da bir Ermeni devleti kurmak için harekete geçtiler. Pek çok katliam yaptılar. Ruslarla savaşan Türk ordusunu arkadan vurdular. Bunun üzerine, savaş bölgesinde yaşa­yan insanların can ve mal güvenliğini sağlamak için TBMM, Tehcir (göç) yasa­sını çıkardı. Bu yasayla Ermeniler, Suriye'ye göç ettirildiler (1915). I. Dünya Savaşından sonra Kafkasya'nın güneyinde bir Ermenistan Devleti kuruldu. İtilâf Devletleri, Doğu Anadolu'yu Ermenilere vermeyi planladılar. Bundan cesaret alan Ermeniler, 1920 Haziranında Türkiye'ye karşı saldırıya geçtiler. Fakat Doğu Cephesi Komutan'ı Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki Türk kuvvetlerine yenildiler ve G ü m r ü Antlaşmasını yapmak zorunda kaldılar (3 Aralık 1920).

Bunun sonunda:

1. Ermeniler işgal ettikleri yerleri boşalttılar. Kars ve çevresi Türkiye'ye bırakıldı. Ermeni sorunu çözülmüş oldu.

2. Doğudaki Türk kuvvetleri, Batı ve Güney Cephelerine kaydırılarak buralar güçlendi­rildi.

Önemi:*** Gümrü Antlaşması, TBMM'nin uluslar arası alanda kazandığı ilk siyasi ve askeri başarıdır. Bundan sonra Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurma ümidi ortadan kalkmıştır. Ermeniler Sevr Antlaşmasından doğan haklarından vaz­geçtiler.

İlk kez Gümrü antlaşmasıyla belirlenen doğu sınırımız, Moskova ve Kars antlaşmalarıyla son şeklini almıştır.

GÜNEY CEPHESİ (Ankara Antlaşması):

Bu Cephede Fransızlar, Ermenilerle işbirliği ederek yöre halkına büyük işkenceler yaptılar. Bunun üzerine halk direnişe geçti. Sivas Kongresinde güneydeki Kuva-yi Milliye direnişinin örgütlenmesine karar ve­rildi. Temsil Kurulu tarafından buraya su­baylar gönderildi. Batı Cephesinden farklı olarak, Güney Cephesinde halkın tamamı bu subaylarla kaynaşarak topyekûn bir sa­vaş başlatıldı. Kuva-yi Milliye ve halk savaşı kazandı.

Düşmana karşı gösterdiği dirençten ve başarıdan dolayı Maraş'a "Kahraman", Urfa'ya "Şanlı", Antep'e de "Gazi" unvanları verildi.

Fransızlar Sakarya Savaşının kazanılması üzerine Ankara Antlaşmasını imzalayarak (20 Ekim 1921) yurdumuzu terk etmek zorunda kaldılar.

Bu antlaşma ile:

Hatay dışında kalan bugünkü Suriye sını­rımız çizildi. Hatay'da özel bir yönetim ku­ruldu.
Afganistan ve Sovyetler Birliğinden sonra Fransa da, yeni Türk Devletini tanımış oldu.

NOT: İtilâf devletleri içinde yeni Türk devletini ilk tanıyan devlet Fransa'dır.

DÜZENLİ ORDUNUN KURULMASI

Mondros mütarekesinden sonra Osmanlı ordusu terhis edilmişti fakat işgalciler ayak bastıkları her yerde Kuva-yı milliye birlikleriyle karşılaştılar.Kuva-yı milliye birlikleri askerlik tekniğinden uzak ve meydan savaşı yapacak güçte değildi. Düşmana ani bas­kınlar yapıp kayıplar verdiriyor, ilerlemesine engel oluyor­lardı. Bu birliklerin büyük bir bölümü askeri eğitimden geçmemişti. Ayrıca ağır silahları da yoktu.Asker sayısı bakımından çok üstün olan ve modern silah­lara sahip olan düşman kuvvetlerine karşı savaşı kazan­makta imkansızdı. Bu nedenle düşmanla başa çıkacak durumda değillerdi. Kuva-yı milliye birliklerinin bir bölümü ihtiyaçlarını halktan zorla karşılıyordu. Suçluları usulsüz yargılayıp ağır bir şe­kilde cezalandırıyorlardı. Ayrıca belli bir otoriteye bağlı kal­mak istemiyorlardı.

İşte bütün bu nedenlerden dolayı düzenli ordunun kurul­masına ihtiyaç duyuldu.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Kuva-yı Milliyenin ta­rihimizde önemi büyüktür. Batıda Yunanlılar, Güneyde Fransızlara karşı başarılı savaşlar yaptılar. Onlara kayıp­lar verdirerek ilerlemelerini yavaşlattılar. Ayrıca TBMM'ye karşı çıkan ayaklanmaların bastırılmasında da görev aldı­lar.

Düzenli ordu kurulunca Çerkez Ethem ve Demirci Meh­met Efe katılmayarak isyan ettiler.

BATI CEPHESİ:

Bu cephede İngiliz ve Fransızların desteklediği Yunan ordusu ile savaşılmıştır. Ve Kurtuluş Savaşımızın en ağır ve kaderimizi belirleyen savaşları bu cephede yapıldı.

I. İnönü Savaşı (6-10 Ocak 1921) :

Nedeni:

İtilâf Devletleri desteğinde, Sevr antlaş­masını Türklere kabul ettirmek.
TBMM ordularını yok edip Ankara'ya kadar olan Türk topraklarını ele geçirmek ve TBMM'ni kapatmak.
Demiryollarının kavşak noktası olan Eskişehir'i ele geçirmek.

Yapılan savaş sonunda Yunan ordusu yenilgiye uğratıldı.

Sonucu:

1- Düzenli ordunun ilk askeri zaferdir.

2- TBMM Hükümetinin moral ve otoritesinin artmasını sağladı. Türk Milletinin azmini ve kurtuluş umudunu güçlendirdi.

3- İtilâf Devletleri arasında bazı anlaşmazlık­lara yol açtı ve Londra Konferansının top­lanmasına sebep oldu.

4- Sovyet Rusya ile Moskova Antlaşması imzalandı.(16 Mart 1921)

5- Afganistan ile dostluk antlaşması imzalandı.

6- İsmet Paşa Albaylıktan generalliğe terfi etti.

7- Çerkez Ethem isyanı bu zaferden sonra bastırıldı.

8- 20 Ocak 1921'de ilk anayasa ( Teşkilat-ı Esasiye) ilan edildi.

9- 12 Mart 1921'de İstiklal Marşımız kabul edildi. ( Milli bilinci ve bağımsızlık coşkusunu pekiştirmek için hazırlandı.)

** İstiklal Marşının yazarı Mehmet Akif Ersoy, bestecisi Zeki Üngör'dür.

Londra Konferansı (21 Şubat - 12 Mart 1921):

İtilaf Devletleri, TBMM'nin başarılarından endişelendiler ve Sevr Antlaşmasını biraz değiştirerek TBMM'ne kabul ettirmeyi dü­şündüler. Bu amaçla, İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan Londra Konferansını topladılar.

- Bu konferansa İstanbul Hükümeti yanında TBMM Hükümeti direk çağrılmadı. TBMM bunu kabul etmeyince İtalya aracılığı ile TBMM Hükümeti de resmen davet edildi. İstanbul Hükümetini Tevfik Paşa, TBMM Hükümetini de Bekir Sami Bey temsil edi­yordu. Tevfik Paşa söz hakkını Bekir Sami Bey'e bıraktı. Bekir Sami Bey de Misak-ı Millî ile tespit edilmiş olan haklarımızı belirtti.

Konferans anlaşma sağlanamadan dağıldı.

- TBMM zaten, bu konferansa: 1- Misak-ı Milli'yi duyurmak.. 2- İtilâf Devletlerinin "Türkler barış görüşmelerine yanaşmıyorlar, savaşı uzatıyorlar." gibi bir propagandaya girişmelerine imkân vermemek 3- TBMM'nin ulusun temsilcisi olduğunu duyurmak için konfe­ransa katılmıştı.

-*** Bu konferansla, Türkiye Büyük Millet Mec­lisi, İtilâf Devletleri tarafından hukuken (resmen) tanınmış oluyordu.

Moskova Antlaşması(16 Mart 1921):

Rusya'da 1917 Bolşevik ihtilâli ile Çarlık rejimi yıkılmış ve Rusya I. Dünya Sa­vaşından çekilmişti. Bunun üzerine Batılı devletler Rusya'ya karşı cephe aldılar.

Rusya da, Batılı devletlerin Anadolu'yu ele geçirme çabalarından endişe duymaya başladı. Çünkü Anadolu'nun işgali, Rus­ya'nın güney sınırlarını da tehlikeye so­kardı. Bu yüzden Rusya, TBMM ile yakın­laşmaya başladı, önce Misak-ı Milli'yi ta­nıdı.

I. İnönü Zaferinden sonra Türk Milleti'nin gü­cünün daha da artması üzerine Moskova Antlaşması imzalandı.

Buna göre:

1. Doğu sınırımız çizildi.

2. İki devlet arasında karşılıklı yardımlaşma kabul edildi.

3. Birinin tanımadığı devletler arası anlaşmayı diğeri de tanımayacaktı. (Rusya Sevr'i ret etmiş oldu.)

- Afganistan'dan sonra Rusya da yeni Türk Devletini tanıdı.

- Doğu sınırımız güvenlik altına alındı. Buradaki Türk kuvvetleri diğer cephelere kaydırılarak bu cepheler güçlendirildi.

II. İnönü Savaşı (26 Mart-1 Nisan 1921):

Londra Konferansında yeni Türk Devletine isteklerini kabul ettiremeyen itilâf Devletleri Yunanistan'ı yeniden saldırıya geçirttiler. Amaç yine I. İnönü Savaşındakinin aynısı idi. Sonuç da aynı oldu. Yunanlılar yenildi. Bu başarı TBMM Hükümetinin otoritesini artırdı. Halkın orduya olan güvenini pekiştirdi. İtalya bu zaferden sonra Antalya ve Muğla'dan çekilmeye başladılar.

-Mustafa Kemal, ismet Paşa'ya "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs tali­hini de yendiniz." sözünü bu zafer üzerine söylemiştir.

Kütahya - Eskişehir Savaşları (10-24 Temmuz 1921):

-Üst üste yenilgiye uğrayan Yunanlılar bü­yük bir hazırlık yaparak şiddetli bir saldı­rıya geçtiler. Afyon, Kütahya, Eskişehir Yunanlıların eline geçti.

Türk ordusu daha elverişli şartlarda savaş­mak üzere Mustafa Kemal'in emriyle Sakarya'nın doğusuna çekildi. Ordumuzun fazla kayıp vermesi önlendi. Araç - gereç sağlandı. Yunan kuvvetleri, Anadolu içine çekilerek mevzilerinden uzaklaştırılmış oldu.

- Ancak, önceki başarıların yarattığı iyim­serlik kayboldu. Hükümet merkezinin Kayseri'ye taşınması bile gündeme geldi. Fakat TBMM kabul etmedi.

- Bu savaşla Türk ordusunun daha saldırı (taarruz ) gücü olmadığı anlaşıldı.

Savaşa Rağmen Eğitim Kongresi: Maarif nazırı (milli eğitim Bakanı)Hamdullah Suphi Bey Eğitim sorunlarını ve ilerideki eğitim politikalarını konuşmak üzere konferans ayarlamıştı. Kütahya Eskişehir savaşlarını görünce M. Kemal'e konferansı isterse erteleyelim dedi. M. Kemal eğitimin önemli olduğunu cehaletin eğitimle yenileceğini söyleyerek kongrenin toplanmasını istedi. Kendiside bizzat katılarak konuşma yaptı.15-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında yapıldı.

M. Kemal'e Baş Komutanlığın Verilmesi (5 Ağustos 1921):

- Kütahya- Eskişehir Savaşları sonunda ordu geri çekilince Meclis içinde bir grup M. Kemal'in ordunun başına geçmesini istedi. M. Kemal orunun başına geçeceğini ancak Meclisin tüm yetkilerinin kendine bir süre için verilmesini istedi. Uzun tartışmalar sonunda M. Kemal meclisin tüm yetkilerini üç aylığına alarak alarak baş komutan oldu. Ve Tekalif-i Milliye emirlerini hazırladı.

Tekalif-i Milliye Emirleri (8 Ağustos 1921):

Tekalif-i Milliye ulusal yükümlülük anlamına gelir. Sakarya Savaşı öncesi hazırlanıp yayınlanmıştır. Buna göre:

1- Her ilçede Tekalif-i Milliye komisyonları kurulacak.

2- 40 yaşına kadar olan herkes askere alınacak

3- halkın ve esnafın elinde olan giyim eşyası, hayvan ve yiyeceğin %40'ı parası sonra ödenmek şartı ile alınacak

4- Her aile bir askeri giydirecek iç çamaşırı, çorap ve ayakkabı hazırlayıp verecek.

5- Akaryakıt, haberleşme araçları, kamyon lastiklerinin %40'ı devlete verilecek.

6- Halkın elindeki silah ve cephane orduya teslim edilecek

7- Ülkede tüm zanaatkarlar (demirci, dökümcü, marangoz vb.) ordunun emrine alınacak.

Sakarya Savaşı (23 Ağustos-12 Eylül 1921):

- Yunanlılar Türk ordusunu hazırlıksız yaka­lamak için 23 Ağustos 1921 de şiddetli bir saldırıya geçti.

- Mustafa Kemal askerlerine "Hattı müdafaa yoktur. Sathı müdafaa vardır. O satıh bü­tün vatandır. Vatanın her karış toprağı va­tandaş kanıyla ıslanmadıkça bırakılamaz." emrini verdi. Savaş 22 gün ve gece sürdü. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı ismet Paşa yönetimin­deki Türk ordusu büyük bir zafer kazandı.

Sonuçları:

- Türk Milletinin bağımsızlık azmi daha da güçlendi.

- Türklerin, 1683 II. Viyana ku­şatmasından beri devam eden geri çekilişi durdu.

- Mustafa Kemal'e "Gazilik" unvanı ve "Mareşallik" rütbesi verildi.

- Yunanistan taarruzdan savun­maya geçti.

- İtilâf Devletleri, Yunanistan'dan uzaklaş­maya başladı.

- Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması imzalandı.(13 Ekim 1921)

- Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı.(20 Ekim 1921)

- İtalya yurdumuzu terk etti.

Kars Antlaşması (13 Ekim 1921):

TBMM Hükümeti ile, Sovyetler Birliği ara­sında daha önce imzalanan Moskova Antlaşmasının, Sovyetler Birliğine bağlı Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ta­rafından da imzalanmış olmasından iba­rettir. Doğu sınırımız kesin şeklini almıştır.

Büyük Taarruz Ve Başkumandanlık Meydan Muharebesi (26-30 Ağustos 1922):

- Sakarya'da yenilen Yunanlılar, işgal ettik­leri yerleri ellerinde tutabilmek için savun­maya geçtiler.

- Türk ordusu yaklaşık bir yıllık hazırlıktan sonra düşmanı Anadolu'dan sö­küp atmak için, 26 Ağustos 1922 de taar­ruza geçti. Devletin bütün imkânları ile do­natılan Türk ordusu, Yunan kuvvetlerini kuşattı. 30 Ağustos günü, muharebeyi doğrudan Başkumandan Mustafa Kemal yönetti. Dumlupınar'da Yunan kuvvetleri yok edildi. Kesin zafer kazanıldı.

- Mustafa Kemal'in "Ordular! ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" emriyle Yunanlılar takip edildi. Yunan Başkumandanı Trikopis esir alındı. Türk kuvvetleri 9 Eylül 1922 de İzmir'e girdi.

Bu zafer, Anadolu'nun sonsuza kadar Türk vatanı kalacağını dünyaya ispat etti.

Mudanya Ateşkes Antlaşması (11 Ekim 1922):

Batı Anadolu'nun, Yunanlılardan temiz­lenmesinden sonra Türk kuvvetleri Boğazlar ve İstanbul'a yürüdü, İngiltere, Boğazlar ve İstanbul'u savun­mak istediyse de, Fransa ve İtalya'dan gerekli desteği göremedi. Sovyetler Birliği de Türkleri destekleyeceğini açıklayınca, ateşkes görüşmelerini kabul etmek zo­runda kaldı.

Türkiye, İngiltere, Fransa ve İtalya ara­sında Mudanya Ateşkes Antlaşması im­zalandı.

Buna göre:

1. Doğu Trakya (Edirne dahil), Meriç Irmağının sol sahiline kadar Yunan ordusu tarafından boşaltılacak ve TBMM Hükümetine teslim edilecek. Türkler barış imzalanana kadar Doğu Trakya'da sekiz bin jandarma bulunduracak.

2. Boğazlar ve İstanbul TBMM Hükümeti yö­netimine bırakılacak.

3. İtilâf Devletlerinin kuvvetleri, barış imzala­nıncaya kadar İstanbul'da kalacak.

Önemi:

- *** Boğazlar, İstanbul ve Doğu Trakya, savaş yapılmadan kurtarılmıştır..

- Mondros Ateşkes Antlaşması hükümsüz hale gelmiştir.

- İstanbul TBMM'ye bırakılması ile Osmanlı saltanatı hukuken sona erdi .( Resmen Saltanatın kalkması ile sona erecek.)

- Kurtuluş Savaşımızın Savaş dönemini bitiren antlaşmadır.

ÜNİTE IV

ÇAĞDAŞ TÜRKİYE YOLUNDA ADIMLAR

1- Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922) :

- Saltanatın kaldırılma nedenleri: Lozan görüşmelerine çağrılarak ikilik yaratmayı önleme, Kurtuluş Savaşında padişahın olumsuz tutumu ve M. Kemal'in yeni kurulan devlette saltanat yerine Cumhuriyeti istemesidir.

- Lozan'a İstanbul hükümeti de çağrılınca M. Kemal Lozan Antlaşması öncesi saltanatla halifeliği ayırarak saltanatı kaldırdı. Son padişah Vahdettin ülkeyi terk edince halife olarak Osmanlı soyundan gelen Abdülmecit Efendi halife oldu.

Sonuçları:

1- 623 yıllık Osmanlı Devleti resmen sona erdi.

2-Padişah Vahdetti kaçarak İngilizlere sığındı.

3- İtilaf Devletlerinin ikilik çıkarma oyunları sona erdi.

4- Cumhuriyetin ilanı için zemin hazırladı.

5- Laikliğe geçişin ilk adımıdır.

Lozan Barış Antlaşması(24 Temmuz 1923):

- Mudanya Ateşkes Antlaşmasından sonra barış esaslarını görüşmek üzere Lozan Konferansı toplandı (20 Kasım 1922). Konferansa İstanbul Hükümeti de çağrılınca M. Kemal ikiliği önlemek ve Lozan'a tek katılmak için Saltanatı Lozan Antlaşması öncesi kaldırdı.

- Konferansa Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya katıldı. Boğazlarla ilgili konular görüşülürken, Sovyet Rusya ve Bulgaristan da hazır bulundular. Konferansta Türk devletini İsmet Paşa başkanlığında bir heyet temsil etti. Konferans üç önemli konuyu çözecekti.

1. Türk - Yunan barışının esaslarını belirle­mek.

2. Osmanlı Devletinin yerine, yeni Türk Devletini ve onun haklarını tanımak.

3. Osmanlı Devletinin yabancılara vermiş ol­duğu kapitülâsyonları kaldırmak.

- Konferans görüşmeleri çok çetin geçti.

- Borçlar meselesi,

- Kapitülâsyonlar,

- İstanbul'un itilâf Devletlerince boşaltılması,

- Irak sınırımızın belirlenmesi, konularında an­laşmaya varılamadı. Konferans 4 Şubat 1923'te dağıldı.

Tekrar toplandığında Lozan Antlaşması imza­landı (24 Temmuz 1923).

Buna göre:

1. Trakya'da Yunanistan ile olan sınır, Mudanya Ateşkes Antlaşmasında belirlen­diği gibi kaldı.

2. Bozcaada ve Gökçeada Türkiye'ye verildi. Midilli, Sakız, Sisam Yunanlılara bırakıldı ve askersiz hale getirildi.

3. Türkiye'deki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler değiştirilecekler. Fakat "Batı Trakya Türkleri ile İstanbul Rumları bu değişimden ayrı tutulacak." 1930 da çözümlendi.

4. Yunanistan harp tazminatı olarak Karaağaç'ı Türkiye'ye verdi.

5. Kapitülâsyonlar kaldırıldı. (Ekonomik bağımsızlık sağlanmış oldu.)

6. Barış zamanında askerî nitelik taşımayan gemiler ve uçaklar boğazlardan serbestçe geçebilecekti. Savaş anında, Türkiye sa­vaşta yer alırsa boğazlar üzerinde istediği gibi davranacaktı. Boğazların her iki yakası askerden arındırılacaktı. Boğazlardan geçişleri, başkanlığını Türkiye'nin yapa­cağı, uluslararası bir "Boğazlar Komisyo­nu" düzenleyecekti.

7. Suriye sınırı Ankara Antlaşmasıyla belirle­nen şekliyle kaldı.

8. Doğu sınırımız Moskova ve Kars antlaş­malarıyla belirlenen şekliyle kaldı.

9. Bulgaristan'la sınırımız, Balkan Savaşları sonunda imzalanan İstanbul Antlaşmasıy­la belirlenen şekliyle kaldı. Meriç Nehri sınır oldu.

10. Düyun-u Umumiye idaresi sona erdi. Osmanlı borçları Türkiye ve Osmanlı egemenliğindeki uluslar arasında paylaşılarak ödenecekti.

11-Yabancı okulların, Türkiye'nin koyacağı kurallar çerçevesinde faaliyete devam etmesi kararlaştırıldı.

12- Ortodoks Patrikhanesi , İstanbul'da kalacak ancak siyasi faaliyette bulunmayacak.

Lozan'da Çözümlenemeyen (Yarım Kalan) Konular:

1- Boğazlar sorunu ( Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile çözülecek)

2- Musul Sorunu (İngiltere ile sonra görüşmek üzere bırakıldı. Ancak alınamadı)

3- Hatay Sorunu ( Fransızlarla 1939'da imzalanan Ankara Antlaşması ile Türkiye'ye bağlandı.)

Önemi:Yeni Türk Devleti'ni bütün devletler tanımış oldular. Siyasî bağımsızlık yanında ekonomik ba­ğımsızlık elde edildi. M. Kemal ülkeyi kalkındırmak ve geliştirmek için İnkılaplar dönemini başlatmasını sağladı.

Milli Sınırlardan Milli Ekonomiye:

1. İzmir (Türkiye) İktisat Kongresi (17 Şubat 1923)

Ülke ekonomisinin durumu Kurtuluş savaşında iyice bo­zulmuştu. Elde edilen askeri ve siyasi başarının bir ben­zeri ekonomik alanda da sağlanması şarttı.

Ekonomiyi güçlendirmek ve milli ekonominin kurulmasıy­la ilgili esasları belirlemek amacıyla 17 Şubat 1923'de İz­mir iktisat kongresi toplandı bu kongreye çiftçi Tüccar, sanayici ve işçi kesimlerinden temsilciler katıldı. Burada Misak-ı iktisadi (ekonomik ant) kabul edildi.

Kongrede alınan kararlar:

1- Sanayinin her alanda geliştirilmesi

2- Yabancı tekelden kaçınılması

3- Çiftçilere kredi sağlanması

4- Milli sanayi kurulması ve ihracatın teşvik edilmesi

5- Bu kongrede devletçilik ilkesi benimsenmiştir.

Başkent Ankara:

M.Kemal Sivas kongresinden sonra (27 Aralık 1919) temsil heyeti ile Ankara'ya gelmişti. Savaşı buradan yönetti, meclisi burada açtı.Ankara başkent gibi konumdaydı. M.Kemal Ankara'nın resmi olarak başkent olmasını istedi. 13 ekim 1923 tarihinde tek maddelik kanun teklifi ile "Türkiye Devleti'nin başkenti Ankara'dır." İfadesi anayasamızda yerini aldı.

Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923):

1923 Ekim ayının sonlarına doğru Fethi (Okyar) beyin başkanlığındaki hükümet istifa etti. Yeni hükümet kurma işi bunalıma dönüştü. Meclis Hükümeti sistemi seçimlerde sorun yaratıyordu. M. Kemal bu sorunu ortadan kaldırmak için Cumhuriyetin ilan edilmesini istiyordu.

Gelişmeleri yakından takip eden Mustafa Kemal yakın ar­kadaşlarını Çankaya köşküne davet etti. 28 Ekim akşamı yakın arkadaşlarının da görüşlerini aldıktan sonra "yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz" dedi. O gece Mustafa Kemal ile İsmet Paşa hazırladıkları kanun tasarısını ertesi günü meclise sundular. Aynı gün meclis, cumhuriyetin ilanını resmen kabul etti ve ilk cumhurbaşkanı da oy birliğiyle Mustafa Kemal seçildi.

Sonuçları:- Cumhuriyetin ilanıyla yeni Türk devletinin adı belli ol­du (konuldu) ve rejim konusundaki tartışmalar da so­na erdi.

-"Meclis hükümeti" yerine "kabine sistemine" geçildi, (bu­na göre cumhurbaşkanı, başbakanı atayacak, başba­kan da bakanları seçerek cumhurbaşkanının onayına sunacak)

- Türkiye Cumhuriyetinin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ilk başbakanı İsmet İnönü, ilk meclis başkanı da Fethi Okyar oldu.

- Devlet başkanlığı sorunu çözüldü. Çünkü devletin ye­gane başkanı, cumhurbaşkanı Mustafa Kemal oldu.

Çağdaş Devlete Doğru:

- Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924):

1 Kasım 1922'de saltanat ve halifelik birbirinden ayrılarak saltanat kaldırıldı ve halifeliğin yetkileri dinî konularla sınırlandırıldı. Vahdettin'in ülkeyi terk etmesinden sonra, Osmanlı sülâlesinden Abdülmecit Efendi, TBMM tarafından halife seçildi. Kendisine sadece Müslümanların halifesi unvanını kullanması bildirildi. Halife olan Abdülmecit Efendi'nin, zamanla hükümetin talimatlarının dışına çıktığı görüldü. Kendisini devlet başkanı gibi görmeye başladı. Bu durum ise yeni rejim için bir huzursuzluk kaynağı oluyordu. Buna karşı derhal tedbir alınması gerekiyordu. Ayrıca Türkiye'de gerçekleştirilmesi düşünülen inkılâpların yapılabilmesi için halifeliğin kaldırılması zorunlu idi.

- Bu sebeplerden dolayı 3 Mart 1924'te TBMM'de kabul edilen bir kanunla halifelik kaldırıldı.

- Şeriye ve Evkaf Vekaleti (Şeriat İşleri ve Vakıflar başkanlığı) kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu.

Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu ve Medreselerin Kaldırılması (3 Mart 1924):

- Osmanlılarda en önemli eğitim kurumları medreselerdi. Osmanlı devletinin yenileme ve çöküş dönemlerinde di­ğer kurumlar gibi medreseler de bozulmuştu. Tanzi­mat'tan itibaren batı tarzında eğitim veren okullar açılmış­tı. Aynı zamanda azınlık ve yabancı ülkelerin okulları da bulunmaktaydı.

- Çağdaş ve modern bir Türkiye için eğitimin çağdaş ve la­ikleşmesi gerekiyordu. Bu amaçla eğitim alanında inkı­laplar yapıldı. Bunun ilk öncülüğünde Tevhit-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Ka­nunu aldı (3 Mat 1924).

Tevhit-i Tedrisat Kanunun kabul edilmesiyle medreseler kapatıldı. Bütün okullar milli eğitim bakanlığına bağlandı. Eğitim sistemi de millileşti. Laik eğitim benimsendi.

Milli eğitimin Esasları: 1- Eğitim öğretim işleri Milli Eğitim Bakanlığınca yürütülür. 2- Eğitim sistemi laiktir, milli kültür birliğini sağlamayı amaçlar. 3- Karma eğitim esastır. 4- Herkes ayrım yapılmaksızın eğitim hakkından yararlanır. 5 ' İlköğretim parasız ve zorunludur. 6- Eğitimle etkin, faydalı ve verimli vatandaşlar yetiştirmeyi hedefler. 7- Öğretim programları çevre koşullarına çağın gerekliliğine uygundur. 8-eğitim programları milli birlik ve dayanışmayı güçlendirecek ve bilimsel çalışmalara yeniliklere uygundur.

Çok Partili Demokratik Hayat:

Demokrasilerin düzgün işleyebilmesi için birden fazla partiye gerek vardır. M. Kemal bu nedenle çoklu parti için çalışmaların başlanmasını istiyordu.

- M. Kemal'in isteği ile çok partili rejim denemeleri için kurulacak partiler ülke rejimini tehdit edince çok partili rejim denemelerine bir süre ara verilecek. 1946'da Demokrat Parti kurulması ile çok partili hayat başlayacak. 1950'ya kadar Cumhuriyet Halk Fırkası iktidarda kaldı.

a) Cumhuriyet Halk Fırkası (9 Eylül 1923)

Mustafa Kemal meclis çatısı altında bütün grupları birleş­tirmeyi denedi. Bunu başaramayınca kendisi gibi düşü­nen arkadaşlarıyla birlikte "Anadolu ve Rumeli Müdafaa­yı hukuk" grubunu kurdu. Bu grup daha sonra Atatürk'ün emriyle Halk fırkası adını aldı. (9 Eylül 1923). Cumhuriyetin ilanından sonra ise ismi değiştirilerek Cum­huriyet Halk partisi oldu. Böylece cumhuriyet tarihinin ilk siyasi partisi kurulmuş oldu.

b) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası

- Bu parti, kurtuluş savaşında Atatürk'le aynı saflarda bu­lunmuş olan bir grup sivil ve asker tarafından kuruldu. Bu kişiler Kazım Karabekir (partinin başkanı) Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Adnan Adıvar'dı

- Atatürk yeni kurulan partiyi olumlu karşıladı. Çünkü de­mokrasilerde çok parti olmalıydı. Aynı zamanda hüküme­tin denetlenmesi için de muhalefet partilerinin bulunması gerekliydi.

-** Parti ilk muhalefet partisidir. Devletçilik ilkesi yerine liberalizmi (serbest ekonomi) benimsiyordu.

- Terakkiperver Cumhuriyet fırkası demokratik hayatı be­nimsemekle beraber dini inanışlara saygılıyız görüşüne de ağırlık veriyordu. Kısa zamanda amacından sapan parti aynı zamanda inkılapları benimsemeyen kişilerin sı­ğınabileceği bir yer durumuna geldi. Doğuda çıkan Şeyh Sait ayaklanmasında, partinin bazı yöneticilerinin de rolü olduğu gerekçesiyle, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı. (5 Haziran 1295)

c) Serbest Cumhuriyet Fırkası (12 Ağustos 1930):

- 1929 yılında, Dünyada büyük bir eko­nomik kriz yaşandı. Ülkemiz de bundan etkilendi. Hükü­metin ekonomik programı bazı milletvekilleri tarafından eleştirildi. Mustafa Kemal "yeni bir parti kurulursa hükümet daha iyi denetlenebilir" diyordu. Bu amaçla yakın arkadaşı Fethi Okyar'a yeni bir parti kurmasını istedi. Böylece Türki­ye'nin üçüncü partisi olan Serbest Cumhuriyet Fırkası Fethi Okyar'ın başkanlığında kuruldu. (12 Ağustos 1930)

- Demokrasinin gereği olarak kurulan bu parti kısa sürede laikliğe karşı olanların toplandığı bir parti haline geldi.

- Fethi Bey, partinin devlet için tehlikeli olmaya başlaması üzerine partiyi kapatmak zorunda kaldı. (17 Kasım 1930)

Çağdaş uygarlığa Doğru Adımlar:

1. Kılık Kıyafet Kanunu (Şapka Kanunu) 25 Kasım 1925:

- Kılık kıyafet insanların hayat tarzlarını ve kültürlerini yan­sıtır. Osmanlı devletinde giyim kuşam her milletin kendi örfüne göre düzenlenirdi. II. Mahmut devlet adamları ve askerler arasında kıyafet birliği sağlamaya çalıştı.

Atatürk kılık kıyafette de çağdaş olunmasını istiyordu. Ata­türk Kastamonu'ya yaptığı gezide şapkayı tanıttı. 25 Ka­sım 1925'te de şapka kanunu çıkarıldı.

- 1934 yılında çıkarılan başka kanunla da din adamlarının, ibadet yerlerinin dışında dini kıyafetle gezmesi yasaklan­dı.

-Kadınlarla ilgili herhangi zorlama ve kanun çıkarılmadan, Zamanla modern kıyafeti benimsediler.

Not: Sadece en büyük din görevlileri kıyafeti ile dolaşabilecekti. (Diyanet İşleri Başkanı, Rum Patriği gibi)

2. Takvim saat ve ölçülerde değişiklik

Türklerin kullandığı Hicri takvim ve ölçüler uluslar arası ilişkilerde sorun yaratıyordu. Bu nedenlerle:

- Miladi Takvim kabul edildi. (26 Aralık 1925)

- Uluslararası saat sistemi kabul edildi.

- 1931'de çıkarılan bir kanunla arşın yerine metre, okka yerine kilogram ve litre kabul edildi.

Bu yeniliklerle iç piyasada alışveriş canlanırken, milletle­rarası ticarette büyük kolaylık sağlandı.

3. Tekke ve Zaviye ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım 1925):

- Tekke; tarikatların toplantı, tören, eğitim yeridir. Zaviye ise tekkenin daha küçüğüdür.

Tekke ve zaviyeler Osmanlı devletinde tarikatların faali­yet yaptığı yerlerdi. Osmanlı devletinin son zamanlarında Tekke ve zaviyeler esas görevlerinden uzaklaştılar. Hal­kın din duygularının istismar edildiği yerler haline geldi. Laik bir devlet olan Türkiye Cumhuriyetinde böyle kuru­luşların yeri olamazdı. 30 Kasım 1925'te çıkarılan bir ka­nunla Tekke ve Zaviyeler kapatıldı. Şeyh, derviş gibi un­vanlar da yasaklandı.

HUKUK VE AİLE:

Hukuk vatandaşların devletle ve birbirileriyle olan ilişkilerini düzenleyen kurallar bütünüdür.

1- 1921 Anayasasının Kabulü (Teşkilat-I Esasiye) 20 Ocak 1921:

- Yeni Türk devletinin ilk anayasası olan Teşkilat-ı Esasiye 20 Ocak 1921 tarihinde TBMM'de kabul edilmiştir. Bu anayasa kısa ve öz olarak hazırlanmıştır. Çünkü bu dönemde Kurtuluş Savaşı devam ediyordu. Bu anayasa daha çok TBMM'nin Anadolu'daki etkinliğini sağlamak amacıyla hazırlanmıştır.

- 1921 Anayasası'nda "Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir." Maddesi ile ilk defa millet devlet yönetiminde yasal olarak söz ve karar sahibi olmuştur.

-1921 Anayasası'na göre Güçler Birliği ilkesi kabul edilmiştir.Buna göre kanun yapma, yürütme yetkisi ve yargı milletin tek temsilcisi olan TBMM'ye verilmiştir. Bu madde Kurtuluş Savaşı yıllarında daha çabuk karar alabilmek için uygulanmıştır.

-1921 Anayasasında devletin şekliyle ilgili bir hüküm yoktur. Millî egemenlik anlayışının doğal sonucu olan cumhuriyet adının konması sonraya bırakılmıştır.

- 29 Ekim 1923'de Cumhuriyet ilân edilince 1921 Anayasası'na "Türkiye devleti bir Cumhuriyettir" maddesi eklenmiştir.

2- 1924 Anayasası:

Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasından sonra hazırlanmıştır. 1924 Anayasası'nda ulusal hakimiyet, TBMM'nin üstünlüğü, tek meclis ve "Güçler ayrılığı ilkesi" , Cumhurbaşkanı'nın TBMM'den ve 4 yıl için seçilebileceği, üst üste aynı kişinin Cumhurbaşkanı seçilebileceği, yargı hakkının bağımsız mahkemelerde olduğu, Cumhuriyet rejiminin değişmezliği ve Danıştay'ın kurulması gibi maddeler vardı. 1924 Anayasası'nda da 1960 yılına kadar düzenlemeler olmuştur.

3- Türk Medeni Kanununun Kabulü (17 Şubat 1926):

Evlenme, boşanma, miras ve aile hukuku ile ilgili kanunlar medeni hukuk kapsamındadır.

Avrupa devletlerinde modern hukuk kuralları uygulanırken Osmanlı Devleti'nde Tanzimat döneminde dini kurallara dayalı "MECELLE" adı verilen kanun hazırlanmıştı. Mecelle ihtiyaçlara cevap veremediği için 1926 yılında Türk milletinin örf ve hukukuna en yakın olan ve Avrupa'daki en yeni medeni kanun olan İsviçre Medeni Kanunundan alınarak hazırlandı.

Medeni Kanun'un Getirdiği Yenilikler

1.Aile hukukunda kadın-erkek eşitliği sağlandı.

2.Resmi nikah ve tek kadınla evlilik esası kabul edildi.

3.Kadına da boşanma hakkı verildi.

4.Mirasta kadın erkek eşitliği sağlandı.

5.Mahkemelerdeki şahitlikte kadın erkek eşitliği getirildi.

6.Kadınlara istediği mesleğe girebilme hakkı tanındı.

7.Boşanma durumunda çocukların hakları güvence altına alındı.

Hukuk alanında diğer yenilikler:

- Türk Ceza Kanunu : İtalya'dan alınıp hazırlanmıştır.

- Borçlar Kanunu: İsviçre'den alındı.

- Türk Ticaret Kanunu:Almanya'dan alındı.

- İcra ve İflas Kanunu

REJİM KARŞITI İSYAN:

Şeyh Sait isyanı (1925):

Nedenleri:TerakkiperverCumhuriyet Fırkasının'da Cumhuriyete karşı olanların halkı dini duyguları ön plana çıkararak kışkırması. 2- Lozan'da çözümlenemeyen Musul sorununu İngilizler çözmek için Anadolu'da isyan çıkartmak istemesi

3- Tutucu kesimin saltanat ve hilafeti geri istemesi.

- 13 Şubat 1925'te Ergani'nin Piran köyünde başlayan is­yan kısa zamanda bölgeye yayıldı. İngilizler isyancılara silah ve cephane yardımında bulundu. Hükümet derhal gerekli önlemleri aldı. ilk önce Doğu ve Güneydoğuda seferberlik ilan etti. Daha sonra da isyan­cılar kısa zamanda yakalanarak gerekli cezaya çarptırıl­dılar.

Şeyh Sait isyanının Sonuçları

- İsyanı bastırmak için Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldı. İstiklal Mahkemeleri tekrar açıldı.

- Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı.

- Çok partili hayata geçiş için erken olduğu anlaşıldı.

- İngilizler bu isyan sırasında Musul sorununu kendi çı­karları doğrultusunda çözümlediler

- *** Şeyh Sait ayaklanması cumhuriyete karşı yapıl­mış ilk isyandır.

Kabotaj Bayramı:

Ülkemizde Cumhuriyetten önce ticaretin çoğunluğu gayrimüslimler tarafından yürütülüyordu. Deniz taşımacılığının çoğu da gayrimüslimlerde idi. 1 Temmuz 1926'da Kabotaj Kanunu çıkarılarak Türk kıyılarında deniz taşımacılığı, limanlar arasında gemi işletmeciliği ve taşımacılığı Türk vatandaşlarına ve Türk gemilerine verildi.

Mustafa Kemal'e Suikast Girişimi (14 Haziran 1926)

Şeyh Sait ayaklanmasının bastır