Balkan Göçleri

BALKANLARDAN ANADOLU' YA YAPILAN GÖÇLERİN SEBEPLERİ

Şüphesiz göç durup dururken meydana gelen bir olgu değildir.İnsanların kurulu düzenlerini bozup iç veya dış göçler yaşamaları bazı sebepler doğrultusunda olmaktadır. Etnik farklılıklardan dolayı ayırıma tabi tutulup baskı, zulüm görme, ekonomik şartlardan dolayı şartların zorlaşması gibi faktörler, göçün meydana gelmesini sağlayan sebeplerdendir. Balkan Harbi ve sonrasında belirtilen nedenlerin tümü Balkanlardan Anadolu' ya göçü zorunlu kılmıştı.

Balkanlardan göçün en büyük sebebi Rusya ve onun Panslavist akımı altındaki Hristiyan Balkan devletlerindeki Türk düşmanlığı taassubudur. Bu noktada Türklerin Balkanları terk etmesinin sebepleri arasında, Mustafa Kemal Atatürk' ün 23 Eylül 1923'te Hakimiyet-i Milliye gazetesine verdiği demeç ilgi çekicidir.

"Asırlardan beri düşmanlarımız Avrupa kavimleri arasında Türklere karşı kin ve husumet fikirleri telkin etmişlerdir. Batı zihniyetine yerleşmiş bu fikirler hususi bir zihniyet meydana getirmiştir... Avrupa' da Türk' ün her türlü terakkiye hasım bir adam olduğu, manen ve fikren gelişime gayri müsait bir adam olduğu zannedilmektedir."

A) Yunan Mezalimi:

Balkanlardaki Yunan mezalimi 1821 Yunan ayaklanmasıyla başlar. Yunan ayaklanmasının kendine özgü niteliği, bu tarz uygulamaların ilki olmasıdır.

Tarihçi George Finlay 1864' te yayınlanan Yunan Ayaklanmasının Tarihi ( History of Greek Revolution) adlı kitabında şöyle yazıyordu: "1821 Nisanında 20.000 kişi toplamına yakın bir müslüman nüfus Yunanistan' da dağınık olarak yaşıyor ve tarımda çalışıyordu. Daha iki ay geçmeden bunların çoğu kıyımdan geçirildiler; adamlar, kadınlar, çocuklar hiç acımadan ve sonra pişmanlık duymadan öldürüldüler."

Yunanlı Başpiskopos Germanos' un ağzından çıkan ayaklanmanın milliyetçi sloganı " Hristiyanlara huzur, konsoloslara saygı, Türklere ölüm" dü. Mesela zulümlerin boyutları anlatılırken Tripolitza' da ( Tripoliçe) geçen bir olayda üç gün üç gece, Türklerin soykırıma tabi tutulduğu ve isyancıların liderlerinden Kolokotrones' in kendisi " kasabaya girdiğimde yukarı hisar kapısından başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi" dediği nakledilmektedir. Böyle diyerek ilerlediği zafer kutlama yolunun Müslüman cesetlerinden meydana gelen bir örtüyle döşendiği kastedilmiştir.

Balkan Harbi' nde Yunan mezalimi akıl almaz boyutlara ulaşmıştı. Bu konuda Yanya' da bulunan bir Rum eczacının yaptıkları dehşet vericidir.

" Her gece sekiz-on Türk Osmanlı kızını ağlata ağlata oynatmak, tehditle işkenceler ile onları meyus etmek... Helen oğullarına ne kadar neşeli bir zafer gururu bahşediyor... Yanya düştüğü zaman müşterilerimin kapılarını çalıp onları himaye etmek istediğimi belirtince, beni Osmanlı dostu bildikleri için mücevher, para ve aileleriyle evime geldiler. Bunlardan erkek olan 7 kişiyi su kuyusuna yuvarladım. Üç ihtiyar kadını boğazladım."

B) Bulgar Mezalimi:

Şüphesiz Balkan kavimleri içinde, hem 1877-78 hem de 1912' de yaptıkları mezalim açısından Bulgarları kimse geçemez. Bu tarihlerde mezalimden bahseden yerli ve yabancı kaynaklarda en çok geçen Bulgar zulmüdür. 93 Harbi' nde Bulgarların en büyük yardımcısı ve teşvikçisi ise Ruslardı.

1877-78 Harbi ile Rusların Tuna Nehrini geçerek Bulgaristan' a girmesi üzerine işgal ettikleri bölgelerde yaptıkları katliam yanında buradaki müslüman ahalinin Rusya' ya sürülmesi kararına varmışlardı. Ancak daha sonra Rusya Harbiye Nazırı Milyutin' in karşı çıkması üzerine bu tehcir hareketinden vazgeçilerek Panslavistlerin doğrultusunda üzerine genel bir yok etme fikrinde birleşmişlerdir. Bundan sonra yok etme siyaseti, Rus ordularının girdikleri yerde Türkleri silahsızlandırıp, Bulgarları silahlandırmak ve böylece Bulgarlarla birlikte gayet rahat katliam yapmak şeklinde gerçekleşiyordu.

Bu zamanda gerçekleşen ve tarihlere Harmanlı Katliamı olarak geçen olay, bir anda öldürülen insan sayısı bakımından en büyük ve korkunç olanıdır. Ocak 1878' de Rus ve Don Kazak askeri birliklerinden oluşan askeri birlikler Harmanlı' da 20.000 arabada çoğu kadın ve çocuk olmak üzere çeşitli eserlerde miktarı 40 ile 100 bin arasında değişen bir muhacir kitlesine saldırarak katlederler. Bu katliamdan kurtulmayı başaranlar ise Meriç kıyılarında ve dağlar arasında soğuktan ve açlıktan kırıldılar.

Balkan Harbi' nde de Bulgarlar Ruslardan öğrendikleri zulüm tekniklerini geliştirerek uyguladılar. Çatalca' ya kadar ilerleyen Bulgar Orduları ve onlara yardım eden Bulgar komitecileri Trakya' da ve ayrıca Makedonya' da katliamlar yapmışlardı. Bu katliamda ölenlerin sayısı kesin olarak bilinememekle birlikte Anap adlı Macar gazetesinin 7 Şubat 1913 tarihli sayısında yayınlanan rapora göre sadece Makedonya' da 60.000 Arnavut, 40.000 Türk kılıçtan geçirilmişti. Doğu ve Batı Trakya' da da en az o kadar Türk ve Müslüman öldürülmüş olabileceği düşünülerek toplam 200.000 Müslüman ve Türk' ün sadece Bulgarlarca öldürüldüğü tahmin edilebilir. Çünkü Bulgar orduları Trakya' da nüfus oranı açısından Türklerin çok yoğun oldukları bölgeleri çiğneyip geçmişlerdi ve harp hukuku kurallarına uymamışlardı.

GÖÇ SIRASINDA YAŞANAN SIKINTILAR

Göç esnasında muhacirler yaşadığı sıkıntılara dair birçok eserde bilgiler mevcuttur. Yaşanan sıkıntılar hayale gelmeyecek kadar büyüktü. Özellikle savaşın 1912 sonbaharında başlamasıyla, Balkanlara özgü soğuğun ve yağmurun meydana getirdiği çamurlu yollarda ilerlemek neredeyse imkansızdı. İnsanlar aceleyle ve ancak bir iki parça eşyasını alarak çıkabilmiş, çoğunun ayağı ya da üstü yarı çıplaktı. Ölüm korkusu bütün mal ve mülkten önde geliyordu.

Balkan Harbi' ni yakından izleyen bir Fransız gazeteci olan Stephane Lauzanne, bu göçmen kafilelerini şöyle anlatmaktadır.

" İlk kafileye İstanbul' a 20 km. ötesinde rastladım. Ondan sonra ardı arkası kesilmedi. Bazı fakirler, ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar ufuktan bize doğru, kendilerini kovalayan görünmeyen güçten korkarak, suskun ve telaşlı kaçıyor, kaçışıyorlardı... Hepsinin yüzünde korku izleri, hepsinin hallerinde şaşkınlık vardı. Köyler hemen hemen boştu.

Bu ilk izlenimlerinden sonra gördüklerinden daha fazla etkilenen yazar 1912 Kasım' ında İstanbul' un manzarasını adeta resmeder gibi anlatıyordu.

" Demiryolu yaralıları getirirken göçmenler de yolları dolduruyordu. Yavaş yavaş İstanbul kapılarında acayip bir kalabalık göründü. Bütün mülteciler toplanmıştı. Bir müddet sonra İstanbul' un yolları geçilmez bir hal aldı. Kaba bir örtü ile örtünmüş öküz arabası konvoyu göz alabildiğine uzanıyordu. Her arabada sandıklar arasında bir saman yığını üzerine kadınlar ve çocuklar uzanmış yatıyorlardı. Bütün bu zavallılar savaştan kaçmışlar köylerini terkederek İstanbul' a canlarını zor atmışlar sokaklarda meydanlarda ve cami civarlarında açıkta uyuyorlardı... İşte bunlar askeri yenilginin göçe zorladığı insanlardı."

İstanbul, Selanik, Kavala gibi şehirlere ulaşanlar izdiham yüzünden sağlıklı ortamlarda barındırılamıyor soğuk, hastalık ve yetersiz beslenmeden de insanların birçoğu hayatlarını kaybediyorlardı. Her nasılsa uzun süre savunulabilen Edirne, Yanya ve İşkodra kalelerine sığınan muhacirler ise, diğerlerinin yaşadıkları yanında bir de kuşatma altında bulunmanın güçlüğünü çekmişlerdi.

GÖÇÜN BİLANÇOSU:

Verilere göre 1.445.179 kişiden Türkiye'ye göç edenlerin sayısı olan 812.771 kişi, çıkarılınca Balkan Harbi esnasında katliam sonucu öldürülen Müslümanların sayısı 632.408 kişi olarak çıkmaktadır. Bu sayı zapt edilmiş Osmanlı Rumelisi' nin toplam nüfusunun % 27' sine tekabül etmektedir.

İttihat ve Terakki' nin önde gelenlerinden Bahriye Nazırı Cemal Paşa' nın anılarında Balkan Harbi neticesinde Sırp, Yunan ve Bulgarlar tarafından çoğunluğu kadın çoluk, çocuk olmak üzere katledilenlerin sayısının 500.000 civarında olduğunu belirtmektedir



BAŞKANLIK SİSTEMİ

Başkanlık sistemi

Başkanlık sistemi bir yürütme erkinin yasama organından bağımsız bir şekilde yönetimde bulunduğu hükûmet sistemidir. Başkanlık sisteminde yasamanın yürütmeyi fesh etme yetkisi yoktur.



Başkanlık sistemi

Başkanlık sistemininin en tanımlayıcı özelliği yürütmenin nasıl ve ne şekilde seçildiğidir. Başkanlık sistemini parlamenter sistemden ayıran temel özellik, yürütme organının biçimi ve rolü ile ilintilidir ve parlamenter sistemden farklı olarak, başkanlık sisteminde yürütme organı ile yasama organı iç içe geçmemiş durumdadır.

Başkanlık sistemi aşağıdaki özellikleri taşır:

Devlet başkanı yasa önermez fakat yasama organının (parlamento) yaptığı yasaları veto etme hakkına sahiptir. Buna rağmen yasama organından nitelikli bir çoğunluk bu vetoyu iptal edebilir. Bu yöntem İngiliz Monarşi sisteminde herhangi bir yasanın kraliyet onayı olmadan yürürlüğe konamayacağı konseptinden türetilmiştir.

Sabit bir başkanlık süresi vardır. Seçimler planlanmış tarihlerde yapılır. Güvensizlik oyu ile hükümet düşürülüp erken seçimler düzenlenemez. Bazı ülkelerde devlet başkanının kanunları ihlal ettiği durumlarda "Impeachment" denilen meclis soruşturmasıyla erken seçimlere gidilmesi şeklinde istisnalar vardır.

Yürütme erki tektir. Kabine üyeleri devlet başkanıyla birlikte çalışır ve yürütme ile yasama organlarının ilkelerini tatbik etmek zorundadırlar. Başkanlık sisteminde devlet başkanının bakanlar kurulu için önerdiği adaylar ve hakimler yasama organı tarafından onaylanmalıdır. Devlet başkanı; kabine üyeleri, ordu veya yürütme erkinin herhangi bir çalışanını doğrudan yönetme hakkına sahiptir. Fakat hakimleri fesh etme veya emir verme gibi bir yetkisi yoktur.

Yasama ve yürütmenin ayrıldığı yönetimlerde suçtan hüküm giymiş mahkum ve suçluları affetme veya cezalarını hafifletme genelde devlet başkanının elindedir.

"Başkan" terimi yalnızca başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelere has bir ifade değildir. Örneğin popüler olsun veya olmasın, yasal yollarla seçilmiş olsun veya olmasın bir diktatör de başkan olarak isimlendirilir. Aynı şekilde bunun tersi olarak pek çok parlamenter ve demokratik sistemlerde de devlet başkanı makamına büyük ve şatafatlı törenlerle geçer.

Aslî özellikler

Başkanlık sisteminin özetle aslî ayırdedici özellikleri şunlardır:

Devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir.

Yürütme organı tek kişiden müteşekkildir.

Yürütme yasamanın güvenine dayanmaz.

Tali özellikler

Tali özellikler başkanlık sisteminin olmazsa olmaz şartları değildir. Başkanlık sistemi için yukarıda belirtilen üç asli özelliğin olması yeterlidir. Başkanlık sistemi aşağıda belirtilen tali özelliklerden birini taşımıyorsa başkanlık sistemi olmaktan çıkmaz.[1]

Yürütme yasamayı feshedemez.

Yürütme organında görev alan bir kişi aynı anda yasamada da görev alamaz.

Başkan, yasama organının çalışmasına katılamaz.

Devlet başkanının özellikleri

Bazı ulusal başkanlar monarşilerde olduğu gibi devletin yalnızca sözde başkanı hükmündedirler. Hükümette aktif değildirler. Tamamen başkanlık sistemiyle yönetilen rejimlerde ise başkan halk tarafından yürütmenin başı olarak seçilir.

Bu tür yönetimlerde devlet başkanı ile hükümet başkanı arasında ayrım yoktur. Bazı parlamenter sistemlerde monarşinin gereği olarak sembolik bir devlet başkanı vardır. İrlanda ve Portekiz buna örnektir.

Güney Afrika gibi bazı ülkelerde yasama organı tarafından seçilen güçlü devlet başkanları vardır. Bunlar başbakan gibi aynı yolla seçilirler ve hem hükümet hem de devletin başıdırlar.[2] Botswana, Marshall Adaları ve Nauru buna örnektir.

Yerel yönetimler

Yerel yönetimler başkanlık sistemi gibi şekillendirilebilir. Amerika Birleşik Devletleri'nin bütün eyaletleri başkanlık sistemini kullanır. Japonya'da hükümet parlamenter sistemi kullanır fakat yerel yönetimler yerel kurullarca seçilen vali ve başkanlarca yönetilir.

Başkanlık sisteminin avantajları

Başkanlık sistemini savunanlar bu sistemin dört ana avantajı olduğunu iddia eder:

Doğrudan yetki — başkanlık sisteminde başkan doğrudan halk tarafından seçilir. Bazılarına göre bu; devlet başkanının gücünü dolaylı yollardan göreve getirilen liderlere kıyasla daha meşru kılar. ABD'de devlet başkanı halk oylamasından hemen sonra toplanan Seçiciler kurulu tarafından seçilir.

Kuvvetler ayrılığı — Başkanlık sisteminde başkanlık ve yasama meclisi iki paralel yapı olarak işlev görür. Bu sistemin destekçilerine göre; böylelikle her iki birim birbirini karşılıklı olarak denetleyerek suistimalin ve makamın kötüye kullanılmasının önüne geçilmiş olur.

Hızlı karar mekanizması — Güçlü yetkilerle donatılmış bir başkan değişiklikleri ivedilikle işleme koyar. Fakat bunun yanında bazılarına göre kuvvetler ayrılığı sistemi yavaşlatır.

İstikrar — Sabit bir görev süresi olan devlet başkanı her an değişebilecek bir başbakana kıyasla daha istikrarlı bir ortam temin edebilir.

Doğrudan yetki

Başbakan genellikle milletvekilleri tarafından, devlet başkanı ise doğrudan halk tarafından seçilir. Buna göre başkanlık sisteminin destekçileri, halk tarafından doğrudan seçilmiş bir liderin herhangi bir yasama organı tarafından dolaylı yollardan seçilmiş bir lidere kıyasla daha demokratik olduğu görüşünü savunurlar.

Başkanlık sisteminde oyverenler birden fazla seçiciler kurulu seçeneği sayesinde politik isteklerini daha net bir şekilde belirtmiş olurlar.

Devlet başkanının doğrudan halk tarafından seçilmesinin onu daha sorumlu kılacağı da belirtilir. Bu argümanın arkasındaki neden olarak da başbakanın devletin aygıtları sayesinde kamuoyundan korunduğu fikri gösterilir. Fakat bunun yanında devlet başkanı kendisini seçen vatandaşların istediği yönde politikalar uygulamazsa şayet yönetimden alınamaz.(ABD'de devlet başkanı yalnızca yasama meclisi soruşturmasıyla görevinden alınabilir.)

Kuvvetler ayrılığı

Başkanlık sisteminde yasama ve yürütmenin birbirinden ayrılması; her iki birimin birbirini karşılıklı denetleyebilmesinden dolayı avantaj olarak kabul edilir. Parlamenter sistemde yürütme ve yasama birlikte hareket ettiğinden karşılıklı olarak birbirlerinin eleştirisini yapmaları çok nadir görülür. Yasamanın yürütmeyi durdurması güvensizlik oyu ile olur. Bu konuda başkanlık sistemini savunanlar "başbakanın yapacağı bir hatanın asla bilinemeyebileceği" görüşündedirler. Watergate skandalı hakkında yazılar yazan eski bir İngiliz politikacı "Böyle bir skandalın İngiltere'de olmayacağını düşünmeyin, olur ama belki hiç duymazsınız." demiştir.

Kritikçiler bu durumun başkanlık sisteminde de benzer şekilde olduğunu söylerler. Buna göre eğer başkanlık sisteminde yasama meclisi başkanın partisindense şayet aynı durum sözkonusu olacaktır. Buna cevaben devlet başkanının görevden alınması gibi bir korkusu olmadığından yasama meclisi üyelerinin eleştirilerini yapıcı olarak addecektir denir. Parlamenter sistemlerde parti disiplini çok önemlidir. Bir parti üyesi açıktan parti başkanını ve politikalarını eleştirirse partiden ihraç edilebilir.

Güvenoyu yoklamasının varlığına rağmen başbakanın veya bakanlar kurulunun karar almasını durdurmak pratikte çok zordur. Parlamenter sistemde güvenoyu yoklaması başbakan ve kabinesince önerilen çok önemli bir yasanın parlamentonun büyük çoğunluğunca kabul edilmemesi gibi durumlarda gerçekleşir. Bu durumda iktidar partisi ya istifa edecektir ya da erken seçimlere gidecektir. İngiltere gibi bazı ülkelerde güvenoyu yoklaması yüzyılda bir kaç kez gerçekleşir. 1931 yılında David Lloyd George seçilmiş bir komiteye: "Parlamentonun yürütme üzerinde hiç kontrolü yok; bu tam bir hikaye." (Schlesinger 1982) demiştir.

Hızlı karar mekanizması

Başkanlık sistemini savunanlar başkanlık sisteminin sorunlara parlamenter sistemden daha hızlı yanıt verip çözüm ürettiğini iddia ederler. Bir başbakan karar alacağı zaman yasama meclisinin desteğine ihtiyaç duyar, fakat başkan daha az bağlıdır.

Başkanlık sistemini savunan farklı bir kesim ise karar verme mekanizmasının başkanlık sistemiyle yavaşladığını ve bunun son kertede sistemin faydasına olduğunu belirtirler.

İstikrar

Başkanlık sisteminde, yürütme organını temsil eden başkanın yasama organını fesh etme yetkisi olmadığı gibi yasama organının da başkanı güvensizlik oyu ile düşürme yetkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle iki organın da görev süreleri bellidir ve bu anlamda bir istikrardan söz edilebilir.

Pekçok parlamenter hükümetler güvenoyu yoklaması olmaksızın uzun süre yönetimde bulunsalar bile İtalya, İsrail ve Fransa (Dördüncü Cumhuriyet) gibi ülkeler istikrarı sağlama konusunda zorluklar yaşamışlardır. Parlamenter sistemin birden fazla partiden oluştuğu ve hükümetin koalisyon ile kurulmaya zorlandığı durumlarda hükümeti oluşturan herhangi bir parti koalisyonu her an terketmekle tehdit edebilir.

Pekçok kişi başkanlık sisteminin zor durumlarda daha ayakta kalıcı güçte olduğunu iddia eder. Büyük stres ve sorunlar içindeki bir ülkenin dönerli başbakanlıktansa sabit süresi olan bir başkan tarafından yönetilmesinin daha sağlıklı olduğu belirtilir. Fransa Cezayir Bağımsızlık Savaşı esnasında yarı başkanlık sistemine geçti. Aynı şekilde Sri Lanka sivil savaş esnasında yarı başkanlık sistemine geçti. Fransa ve Sri Lanka'da yarı başkanlık sistemine geçişin olumlu sonuçlar verdiği ifade edilir.

Eleştiriler

Başkanlık sistemine getirilen eleştiriler dört ana noktada yoğunlaşır:

Otoriter rejime olan eğilim — bazı siyaset bilimciler başkanlık sisteminin anayasal olarak stabil olmadığını söyler. Fred Riggs gibi bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sistemine geçmeye çalışan hemen hemen her ülkede bu sistem otoriter rejime dönüşmüştür. Dana D. Nelson 2008 yılında yayınlanan Bad for Democracy kitabında ABD'deki başkanlık sisteminin aslında demokratik olmadığını iddia eder.

Kuvvetler ayrılığı — başkanlık sisteminde başkan ve yasama meclisi iki paralel yapı şeklinde çalışır. Eleştirmenler bu durumun istenmeyen siyasi çıkmazlara neden olacağını ve başkan ve yasama meclisinin birbirlerini suçlamalarına sebep olacağını söylerler.

Liderlik değişiminde engeller — devlet başkanı görev süresi dolmadan görevinden alınamaz.[3] Eleştirmenler bunu çok büyük bir sorun olarak görürler.

Ülkelerin siyasi geleneklerine göre farklılıklar — bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sisteminin tamamen kendisine özgü şartları olan ABD dışında, istikrarlı bir demokrasi yarattığı görülmemektedir.[4]

Otoriter rejime olan yönelim

Mecliste çoğunluğu sağlayamayan bir başbakan ya koalisyon yahut azınlık hükümeti (örneğin 1997'de kurulan ANAP-DSP-DTP-Bağımsızlar koalisyonu) kuracaktır. Bir başbakan çoğunluk hükümetini yönetse bile yine de parti üyelerine (yazılı olmayan kurallar) bağımlıdır. Diğer taraftan başkanlık sisteminde devlet başkanı diğer partileri marjinalize etmekle kalmaz, kendi partisi içindeki hizip grupları da etkisiz hale getirebilir. Hatta isterse mensubu olduğu partiyi terk bile edebilir. Bu sebepten görev süresi boyunca herhangi bir grupla ittifak ve işbirliği duymaksızın tek başına başkanlık durumu pekçok sebepten endişe vericidir. Bu konuda Juan Linz şöyle demiştir:

Başkanlık sisteminde tehlike görev süresinin esnek olmamasıdır. Bu süre boyunca kazananlar ve kaybedenler çok net bir şekilde belirlenir ve kaybedenler 4 veya beş yıl yürütmeye veya yönetime en ufak bir müdahaleleri olmadan beklemek zorundadırlar.

Sadece çoğunluğun desteğini gerektiren anayasaların sakıncalı olduğu söylenirken çok büyük yetkilerin tek bir kişiye verilmesi de aynı şekilde sakıncalı kabul edilir.

Bazı siyaset bilimciler daha da ileriye giderek başkanlık sisteminin demokrasinin pratiklerini işletmede ve devam ettirmede zorluklar yaşadığını ifade ederler. Buna başkanlık sistemini uygulamaya koyan bazı ülkelerin daha sonra otoriter rejime kaymalarını örnek gösterirler. Seymour Martin Lipset ve başka siyaset bilimciler bu durumun demokrasiye götürmeyen ve ordunun büyük rol oynadığı politik kültürlerde yaşandığını ifade ederler.

Başkanlık sisteminde yasama meclisi ve başkan halktan eşit yetkiler alır. Hükümetin değişik organları arasındaki çıkan anlaşmazlıkları çözmek çok zordur. Başkan ve meclisin anlaşmazlık içinde olduğu ve hükümetin işlevsiz kaldığı zamanlarda; ek anayasal manevralar yaparak sorunları çözmek için çok güçlü bir insiyak vardır.

Ekvador bu demokratik kayba örnek olarak gösterilir. Ekvador siyasi tarihinde bazı devlet başkanlarının yasama meclisini görmezden geldiği ve hatta bir devlet başkanının Millet Meclisi'ne gözyaşartıcı bomba attırması bu örneklerdendir. Diğer bir başkan meclisin isteklerini onaylasın diye askerlerce kaçırıldı. 1979'dan 1988'e kadar Ekvador, yürütme-yasama çatışması içinde kalıcı bir kriz atmosferi içerisinde kaldı. 1984'te devlet başkanı León Febres Cordero meclis tarafından atanan yargıtay üyelerinin koltuklarına oturmalarını fiziksel olarak engellemeye çalıştı. Brezilya'da devlet başkanları meclisin hiçbir söz hakkı bulunmayan yürütme kolları oluşturup hedeflerine ulaştılar.

Kuvvetler ayrılığı

Eleştirmenler başkanlık sisteminin oyverenlere parlamenter sistemdeki gibi hesap sorma hakkı vermedeğini ifade ederler. Devlet başkanı veya meclis karşılıklı olarak birbirlerini suçlayarak mesuliyetten kaçabilirler. Eski Maliye Sekreteri C. Douglas Dillon ABD'yi tanımlarken: "başkan kongreyi suçluyor, kongre başkanı suçluyor, ve halk kafası karışık halde kalakalıyor" demiştir.

Liderlik değişiminde engeller

Başkanlık sisteminde görülen başka bir problem de devlet başkanını görev süresi dolmadan görevden alamamaktır. Başkan; verimsiz ve halk tarafında sevilmeyen bir hale gelse ve hatta politikaları halkın çoğunluğu tarafından kabul görmese bile görev süresi dolana kadar görevde kalır. Örneğin ABD'nin dokuncu devlet başkanı William Henry Harrison'ın başkanlığının otuzikinci gününde ölmesiyle yerine geçen John Tyler. Tyler başkan olduktan sonra partisinin karşısında durmaya başladı ve önerilen pekçok yasayı veto etti. Bunun sonucu olarak pekçok kabine üyesi istifa etti ve Tyler partiden ihraç edildi. Başkanlık sisteminde bir başkan sırf sevilmediğinden dolayı görevinden alınamasa da pekçok ülkede askeri darbelerce başkan görevden alınmıştır.

Parlamenter sistemlerde beğenilmeyen liderler güvenoyu yoklaması ile kolaylıkla görevden alınabilirler.

Ülkelerin siyasi geleneklerine göre farklılıklar

Bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sisteminin tamamen kendisine özgü şartları olan ABD dışında, istikrarlı bir demokrasi yarattığı görülmemektedir. Aksine, tüm yürütme gücünün başkanın elinde toplanması, demokratik denge unsurlarının yeterince güçlü olmadığı toplumlarda kolayca otoriter rejime yol açabilmektedir.[4]

Başkanlık sistemiyle yönetilen ülkeler


Afganistan

Amerika Birleşik Devletleri

Arjantin

Azerbaycan

Belarus

Bolivya

Brezilya

Dominik Cumhuriyeti

Endonezya

Ermenistan

Ekvator

El Salvador

Filipinler

Guatemala

Güney Kore

Haiti

Honduras

İran

Kazakistan

Kenya

Kıbrıs

Kolombiya

Kosta Rika

Liberya

Meksika

Nikaragua

Nijerya

Panama

Paraguay

Peru

Seyşeller

Sierra Leone

Sri Lanka

Sudan

Surinam

Şili

Tanzanya

Türkmenistan

Uganda

Uruguay

Venezuela

Zambiya



BASMACI HAREKETİ

Basmacı Hareketi
Rusya'da Türkistan'ın istiklali için faaliyet gösterenlerin milli ayaklanmalarına verilen genel addır.

"Baskın yapan, hücum eden" manasına gelen bu tabir, Çarlık döneminde Ruslar tarafından Türkmenistan, Başkırdistan ve Kırım'da faaliyet gösteren çeteciler için kullanılmıştır. Basmacılar halka dokunmazlar, sadece Rus memurları soyar, hazine mallarını yağmalar ve aldıkları ganimetleri fakirlere dağıtırlardı.

1917 Bolşevik Ihtilali'nden sonra Türkistan'da faaliyet gösteren silahlı mukavemet kuvvetlerine Basmacı denilmesinin sebebi, bu kuruluşların başına geçenlerin bir kısmının ihtilalden önceki yıllarda da Basmacılık yapmış olmalarıdır. 1917 ihtilalinden önce ve sonra Ruslara karşı silahlı mücadelede bulunan Türkistanlılar, kendilerini hiçbir zaman Ruslar'ın "haydut, çeteci" anlamında kullandıkları ve dünyaya böyle göstermek istedikleri tarzda Basmacı olarak tanıtmamışlar, Islam askerleri, vatan müdafaacılan ve Türkistan azatlığının askerleri olarak göstermişlerdir.

Basmacı hareketlerinin tek gayesi, "Türkistan Türkistanlılarındır" sloganında ifadesini bulan, Türkistan'ı Ruslar'dan kurtararak istiklaline kavuşturmaktı.

Basmacı Hareketi 1918 yılında Korbaşı Ergaş'ın liderliğinde Hokand şehrinde başladı ve kısa zamanda diğer bölgelere de yayıldı. Hokand'da üç gün içinde Ruslar tarafından 10.000'den fazla Türkistanlı öldürüldü. 1918'de kırktan fazla korbaşının (Türkistanlı lider) önderliğinde yapılan mücadelelerde ayaklanmalar Fergana vadisine yayıldı. Bu bölgede Ruslar'la birlikte hareket eden Ermeniler 180 köyü ateşe verdiler ve yaklaşık 20.000 kişiyi öldürdüler. 18 Ağustos 1919'da Rus orduları Türkistan cephesi kumandanlığına getirilen Frunze'nin belirttiği gibi Sovyetler'in amacı bütün Türkistan'ı işgal etmekti. Basmacılar ile Kızıl Ordu arasında çok kanlı savaşlar oldu. Fergana vadisinde Mehmed Emin Beg, Şir Muhammed Beg, Nur Muhammed Beg, Hal Hoca ve Korbaşı Parpi gibi liderlerin emri altındaki mücahidler zaman zaman Sovyet ordusuna kayıplar verdirdiler ve mücadelelerini 1921'e kadar sürdürdüler; hatta bölgenin lideri Mehmed Emin Beg 1919'da geçici bir Fergana hükümeti kurduysa da 7 Mart 1920'de Sovyetler'e teslim olmak zorunda kaldı. Yerine geçen Şir Muhammed Beg de Sovyetler'e boyun eğmedi, 3 Mayıs 1920'de geçici bir Türkistan hükümeti kurarak komşu devletlerle münasebet kurmaya çalıştı. Bu arada 31 Mayıs'ta kardeşi Nur Muhammed'i Afganistan'a elçi olarak gönderdiyse de Kızıl Ordu Hive Hanlığı'nı ve Buhara Emirliği'ni işgal etti. Sovyet Rusya'nın buralarda merkeze bağlı halk cumhuriyetleri kurdurmasına rağmen halk milli mücadeleye devam etti.

Basmacı hareketlen Enver Paşa'nın 8 Kasım 1921'de Türkistan'a gelip başa geçmesiyle daha da şiddetlendi. Onun Türkistan'daki milli mücadelelerin başkumandanı olmasından sonra Ruslar önemli kayıplar verdiler ve 19 Nisan 1922'de barış istemek zorunda kaldılar. Fakat Enver Paşa, "Barış antlaşmasının ancak Türkistan topraklarındaki Sovyet askerlerinin çekilmesinden sonra söz konusu olabileceğini belirterek" bu teklifi reddetti. Bu sıralarda Semerkant şehrinde Türkistan Türk Müstakil Islam Cumhuriyeti kurulmuştu. Yıllardır bütün Türkistan'ı ele geçirmek için savaşan ve Türkistan'dan çekilmek niyetinde olmayan Sovyetler daha şiddetli saldırılara başladılar. 1922'de Sovyetler'in genel bir saldırıya geçmesi üzerine Basmacı liderleri birbirlerinden ayrılmak zorunda kaldılar ve geçici Türkistan hükümeti dağıldı. Şir Muhammed Beg Afganistan'a geçti, diğer liderlerden Muhyiddin Beg öldürüldü, Canı Beg de teslim oldu. 4 Ağustos 1922'de Belcuvan'a giren bir Sovyet birliğine karşı bizzat yakın muharebeye katılan Enver Paşa on bir Rus'u öldürdü, fakat karşı tarafın makineli tüfek ateşi altında kendisi de şehid oldu.

Enver Paşa'nın Ölümüyle Basmacı hareketleri sona ermedi, fakat genellikle Ruslar'ın üstünlüğü ile devam etti. Kızıl Ordu Basmacılar'a karşı savaşını her yerde sürdürdü. Mücahidlere yardım eden Türkler hapishanelere atıldı. Böylece Basmacılığın birinci devri sona erdi. 1924'te başlayan Basmacılığın ikinci devresinde mücahidler silah buldukça mücadeleye devam ettiler. Bu mücadeleler de 1935'e kadar sürdü ve bu tarihte Ruslar Basmacılık harekatına kesin olarak son verdiler.
Basmacı harekatının başarıya ulaşamamasının başlıca sebepleri arasında korbaşı denen Türkistanlı liderlerin kendi aralarında düzenli bir birlik ve merkezi bir kumandanlık kuramamaları, savaşlarda tank, uçak, top ve zehirli gaz gibi silahlar kullanan Ruslar'a karşı mücahidlerin makineli tüfeklerinin bile olmayışı ve nihayet dışarıdan yardım alamamaları zikredilebilir.
Ruslar Basmacılar'a karşı kazandıkları başarıları tarihlerinin kahramanlık sayfaları olarak kabul ederler. Dışarıya karşı haydutluk olarak tanıttıkları bu hareketlerin birçok Sovyet kumandanı ve aydını tarafından bir milli mücadele olduğu itiraf edilmiştir. Nitekim Sovyet ordularının Türkistan cephesi kumandanı olan Frunze Basmacılığın çetecilik olmadığını, eğer böyle olsaydı onların daha önceden ortadan kaldırılabileceğini ifade ederken Sovyet Rusya komiseri olarak savaşlara katılan Skalov, "Basmacılık Türkistan halkının yabancı hakimiyeti aleyhindeki milli isyanıdır" demektedir. Türkistan'da Sovyet hakimiyetini kuran Valeriy Kuybesev ise bu hareketi sadece bir haydutluk kabul etmenin yanlış olacağını, onun siyasi bir inkılap olduğunu" söyler. Ginzburg ve Vasilewskiy adlı Sovyet komiserleri de, "Basmacılığın gayesi, Türkistan'ı Rusya'dan kurtarmak ve zulümsüz bir Türkistan kurmaktan ibarettir" derler. Sovyet edibi Boris Pilnyak ise, "Basmacılar isim ve şeref sahibidirler" demiştir.

Bununla birlikte Sovyetler Birliği'nde çıkan eserler bu konuda genellikle sübjektiftir. Nitekim Sovyetler Basmacılık meselesiyle ilgili arşiv belgelerinin yayımlanmasına henüz izin vermemiştir.



BEYLERBEYİ ve EYALET İDARESİ

   BEYLERBEYİ VE EYALET İDARESİ;

Beylerbeyi veya diğer adıyla melikü'l-ümera Anadolu Selçuklularında ordunun baş komutanı demekti. O, hükumet merkezinde veya merkeze yakın olan kendi ikta bölgesinde oturur ve savaş çıktığında cepheye giderdi. Selçuklu beylerbeyisinin nüfuzu çok büyüktü. Hükümdarlar bile kendisinden çekinirlerdi.

Osmanlı devletinin ilk dönemlerinde bir tane beylerbeyi vardı ve bütün ordu işlerinden sorumlu idi. Padişahtan sonra sözü en çok geçen kişiydi. Bu haliyle ilk Osmanlı beylerbeyisinin Anadolu Selçukluları'ndaki melikü'l-iimera ve çok benzediği ve diğer birçok müessesede gibi bunun da Selçuklular'dan alındığı anlaşılmaktadır

Orhan Gazi'nin oğlu şehzade Süleyman Osmanlılar'ın ilk beylerbeyi idi. Onun ölümünden sonra bu makama Lala Şahin Paşa getirilmiştir. Fakat bir süre sonra I. Murad zamanında, vezir Çandarlı Halil Paşa'nın ordu kumandanlığını da üzerine almasıyla beylerbeyilerin ehemmiyetleri biraz azalmışsa da nüfuzları devam etmiştir.

Zamanla Rumeli'de fetihlerin genişlemesi ile bir beylerbeyinin hem Anadolu'daki hem de Rumeli'deki askeri meselelere bakması mahzurlu görüldüğünden beylerbeyilik makamı Anadolu ve Rumeli olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Daha sonra beylerbeyilerin sayısı artmış, fakat salahiyetleri sınırlandırma yoluna gidilmiştir.

Başlangıçta beylerbeyileri eyaletin askeri işlerinden sorumlu idiler. Zamanla hem askeri, hem de mülki amir durumuna geldiler. Fakat XIX. yüzyıla kadar askeri yönleri daima ön planda kaldı. Mali ve adli meselelerde yetkileri oldukça sınırlıdır. Bu konular eyalet defterdan ve kadısının yetkisindeydi. Beylerbeyi kadı ve defterdarı kanun ve usule aykırı bir iş yaptırmaya zorlayamazdı. Doğrudan merkez tarafından atanan ve Divan-ı hümayün’a karşı sorumlu olan sancakbeyileri üzerindeki beylerbeyinin yetkisi sadece teftişten ibaretti. Fakat sefer zamanında sancakbeyileri beylerbeyinin emrine girerdi. Çünkü beylerbeyi eyaleti içeresindeki tımarlı sipahilerin en üst amiri durumundaydı. Bu sebeple kendi kapı halkı ve sefere memur bütün sipahiler ile savaşa katılırdı.

Osmanlı'da eyalet ve sancak idaresi

Ayrıca eyaletindeki halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması da beylerbeyinin görevi idi.Beylerbeyi, eyaletin merkez sancağında otururdu. Buna Paşa Sancağı denirdi. Onun başkanlığında toplanan ve timar anlaşmazlıklarını, reaya ile sipahiler arasındaki meseleleri kısacası eyalet içerisindeki çeşitli meseleleri görüşen Divan-ı hümayunbenzeri bir beylerbeyilik divanı vardı.

Klasik dönemde beylerbeyiler umumiyetle kul kenli, enderun'da yetişmiş kişilerden oluşuyordu. Taşrada görev alan kapıkulları subaşılık ve sancakbeyiliği gibi çeşitli görevlerde bulunduktan sonra beylerbeyiliğe terfi ederlerdi.

Beylerbeyi atandığı eyaletin beylerbeyileri için tahsis edilmiş olan defterde yazılı haslarını tasarruf ederdi. Mesela, XVI. yüzyılın sonlarında Rumeli beylerbeyisinin hasları 1.100 bin akça, Anadolu beylerbeyisinin ki 1 milyon akça, Bosna beylerbeyisinin 650 bin akça idi. Beylerbeyileri sefere giderken haslarının her 5 bin akçası için bir mükemmel cebelü götürürdü.

Beylerbeyi, Paşa unvanını taşıyordu ve önemli eyaletlere vezir rütbesinde beylerbeyiler tayin ediliyordu. Vezaret rütbesine sahip beylerbeyilerin yargı yetkileri olduğundan eyaletine giderken ve mazülen dönerken yollarda dava dinlerler ve hüküm verirlerdi. Yalnız kendisi gibi vezir rütbesini haiz bir beylerbeyinin eyaletinden geçerken bunu yapamazdı.

Rütbe farkı hesaba katılmazsa beylerbeyiler arasındaki teşrifat başında bulunduğu eyaletin fethinin önceliğine göre düzenlenmişti . Hangi eyalet önce feth edilmişse teşrifatta o eyaletin beylerbeyi üste yer alıyordu. Rumeli beylerbeyisi en yüksek rütbeye sahipti. Onu Anadolu beylerbeyisi takip ederdi.

Beylerbeyileri, muhtelif eyaletlerde hizmet gördükten sonra terfi ederek kubbe veziri ve zamanla veziriazam dahi olabilirlerdi.

Fatih kanunarnesinde beylerbeyilerin elkabı şu şekilde belirtilmiştir: "Emi'l-ümera'ilt-kiramkebirü'l-kübera'i'l-fiham zul- kadr-i ue'l-ihtiramsahi'l-izz-i ue'l-ihtişam el-muhtass-ı bi-mezid-i inayeti'l-melikül-allam.

XVII. yüzyılda eyalet yöneticisi olan beylerbeyinin nüfuz ve otoritesi ile gelirleri arttı. Bu durum, onlara, merkezi otoriteye karşı daha rahat hareket etme imkanı sağladı.

Eyalet İdaresi

Yukarıda temas edildiği üzere beylerbeyileri askeri amiri bulundukları eyaletin zamanla idari-mülki amiri durumuna gelince eyalete tabi sancakların da en üst yöneticisi oldular. Bu değişme gelişmeler sonunda XVI. yüzyıla doğru eyalet teşkilatı klasik şeklini aldı.

Bu arada Fatih'ten sonra eyalet sayısında da artış oldu. XVI. yüzyılın sonlarında eyalet adedi 40' a yaklaşmıştı. Osmanlı idari teşkilatı içerisinde eyaletler vergi düzeni esas alınarak iki gruba ayrılmıştır: Salyaneli eyaletler ve salyanesiz eyaletler.

a) Salyaneli eyaletler

Salyane, yıllık demektir. Salyaneli eyaletlerde tımar sistemi uygulanmıyordu. Yani tahrir (sayım) yapılmıyor, tımar ve zeamet gibi dirlikler bulunmuyordu. Eyaletirı gelirleri öncelikle eyaletteki beylerbeyi, sancakbeyi ve diğer görevillerin maaşları çıktıktan sonra merkeze alınıyordu. Buralarda güvenliği sağlamak için yeniçeri garnizonları, kadı ve defterdar vardı. Bu eyaletler Mısır, Bağdad, Şehr-i zor, Yemen, Habeş, Lahsa, Cezayir, Trablusgarb ve Tunus eyaletleri idi.

b) Salyanesiz eyaletler

Salyanesiz eyaletler ise tımar sisteminin uygulandığı eyaletlerdi. Buralarda tahrir yapılıyor ve tahrir sırasında eyaletin geliri has, zeamet ve tımar şeklinde dirliklere ayrılıyordu. Eyalet geliri içerisinden mühim bir kısmı da padişah hasları adı altında merkez hazinesine tahsis ediliyordu. Ayrıca, bu eyaletIerden mahallinde yapılan harcamalardan sonra artan para merkezi hazineye her yıl irsaliye olarak gönderiliyordu. Bu eyaletler: Anadolu, Rumeli, Karaman, Diyarbekir, Erzurum, Dulkadriye, Şam, Budin, Van, Temeşvar vs. eyaletleri idi. Salyanasiz eyaletlerirı merkezi otoriteye olan bağlılıkları daha sıkıydı. Çünkü tımar sistemi uygulandığından dolayı devlet, tahrir yapmak, tımarları teftiş etmek gibi sebeplerle daha fazla müdahale imkanı buluyordu. Osmanlı eyaletleri oldukça genişti. Mesela merkezi Kütahya olan Anadolu eyaleti, Muğla' dan Sinop' a kadar bütün Batı Anadolu ve Marmara bölgesini içerisine alıyordu. Keza bugünkü Türkiye'den daha geniş olan Mısır, tek bir eyaletti.

Sancak taksimatı pek değişmemişse de eyalet teşkilatı devletin sona ermesine kadar sık sık değişikliğe uğramıştır. En esaslı değişme, Sultan II. Mahmud zamanında oldu. Bu dönemde merkezi otorite güçlendi ve XVIII. yüzyılın uzantısı olan ayanlar ile güçlü valiler, XIX. yüzyılın başlarında da bir süre etkili oldularsa da, Mısır eyaleti dışında bütün eyaletler merkezi otoritenin mutlak kontrolü altına alındılar.

1864 yılında kabul edilen Vilayet Nizamnamesi ile taşra yönetimi vilayet, sancak, kaza ve köy şeklinde idari birimlere ayrıldı. Vilayet yöneticisi vali, sancak yöneticisi mutasarrıf, kaza yöneticisi kaymakam idi. Bunların hepsi sivil amirler idi. Daha sonra kaza'dan sonra bir alt birim olarak nahiye oluşturuldu. Bunun yöneticisine de Nahiye Müdürü deniyordu.

e) İmtiyazlı Eyaletler

Salyaneli ve Salyanesiz eyaletlerin dışında özel statüleri olan bazı eyaletler de vardı. Bunlar Eflak, Boğdan, Erdel, Mekke Şerifliği ve Kırım hanlığı idi.

1. Eflak, Boğdan ve Erdel Voyvodalıkları

Bugünkü Romanya ve Moldavya'yı içine alan ve halkı Romence konuşan Eflak ve Boğdan, fetihten sonra doğrudan merkeze bağlanmamış, Hıristiyan aslından gelen bazı prensler voyvoda unvanıyla buralara hususi atanmıştı. Bu prensleri yerli toprak asilzadesi olan bayarlar seçerlerdi. Voyvodaların XVIII. yüzyıldan itibaren Ruslar'a temayül göstermesi üzerine Osmanlı idaresi Eflak ve Boğdan'a İstanbul'daki Fener Rum aristokrat ailelerinden voyvodalar tayin etmeye başladı. 1821 yılında tekrar yerli
zadegandan aileler tayin etmeye başladıysa da Rus nüfuzunun buralarda yayılmasını önleyemedi. 1861 yılında her iki eyalet birleştirilerek Romanya Prensliği haline getirildi. 1878 Berlin antlaşması ile de müstakil bir krallık oldu.

Avrupa'daki diğer bir imtiyazlı eyalet olan Erdel, bugünkü Romanya ile Macaristan arasında kalmaktadır. Transilvanya denilen bu bölge Mohaç zaferinden sonra (1526) Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Osmanlı idaresi buraya Macar krallık hanedanından birini voyvoda olarak atamıştır. Erdel beyleri de Eflak ve Boğdan voyvodaları gibi sadrazamla yazışmalar yapabilirlerdi. 1683 yılındaki Viyana bozgunundan sonra Erdel üzerinde Osmanlı nüfuzu azalmış, 1699 Karlofça antlaşması ile de Macaristan'a terk edilmiştir.

Voyvodalar iç işlerine muhtariyete sahip idiler. Fakat Osmanlı ordularıyla beraber seferlere katılırlar ve her yıl hazine-i hümayuna haraç öderlerdi. Esasen Osmanlı vergi sistemi bu imtiyazlı eyaletlerde de büyük ölçüde tatbik edilmiştir. Ödenen haraç da toplanan vergilerden başka bir şey değildir. Ayrıca, hububat, koyun, yağ, peynir vs. gibi ordunun iaşe işlerine katılırlardı.

Osmanlı gücünün zayıfladığı zamanlarda Eflak ve Boğdan . voyvodaları sık sık Avusturya başta olmak üzere Avrupa devletleri ile işbirliği yapmışlardır.

2. Kırım Hanlığı

Kırım Hanlığı, Fatih zamanında Gedik Ahmed Paşa'nın 1475'teki seferi ile Osmanlı devletine bağlanmıştı. Osmanlı idaresi Cengiz Han soyundan gelen Kırım hanlarını ortadan kaldırmamış ve Divan-ı hümayuna tabi olarak varlığını sürdürmesine izin verilmiştir. Giray unvanıyla anılan Kırım Hanları'nı Diuan-ı hümayunseçerdi. Merkezi otoriteye karşı direniş halinde aile içi rekabetten istifade edilirdi. Doğrudan divan'a bağlı olan Kefe sancakbeyilerinin asli görevlerinden birisi de Kırım Hanlarını göz altında bulundurmaktı.

Kırım'ın süvari ordusu XVIII. yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı ordusunun doğudaki ve batıdaki birçok seferlerine katılmışlar büyük hizmet görmüşlerdir.

3. Mekke-i Mükerreme Emirliği

Mısır'ın fethinden hemen sonra Mekke emiri Yavuz Sultan Selim henüz Kahire'de iken, Mekke'nin anahtarlarını göndererek itaatini arz etmişti. Mekke emirleri Hz. Peygamberin soyundan geliyorlardı. Bu sebeple Osmanlı idaresi onlara büyük hürmet ve itibar gösterdi. Emirlikleri ibka edildiği gibi, para yardımı da yapıldı. Hicaz bölgesinin inzibatı için burada askeri bir garnizon kurularak bedevil kabileler zabtu rabt altına alınmıştır. Mühim bir liman olan Cidde, merkezi sancaklara dahil edildiği gibi güneydeki Yemen'de de hakimiyet sağlanmış fakat Mekke ve Medine'nin yönetimi değiştirilmemiştir.

Osmanlı eyaletleri

Osmanlı hükumeti, İslam'ın savunmasını üstlendiği için Müslümanlarca kutsal kabul edilen Hicaz'a özel bir ehemmiyet vermiştir. Hac yollarını güvenlik altına aldığı gibi, Mekke ve Medine fukarasının geçimi için Anadolu ve Rumeli'nin dört bir yanında vakıflar kurulmuştur. Ayrıca her yıl törenle Surre Alayı denilen ve Kabe örtüsü ile, Mekke ve Medine sakinlerine yardım amacıyla büyük meblağlar tutan paraları taşıyan kervanlar gönderilmiştir .

 



BİRUN

                                               BİRUN

Birun,Farsça bir kelime olup dışarı demektir. Enderun’unı zıddı olarak kullanılmıştır. Birun., babü's-saade'de başlar. Bu kapının hemen gerisine Fatih Sultan Mehmed tarafından arz odası yaptırılmıştı. Bayram tebriki, elçi kabulü gibi merasimlerde ve ayak divanı ya da galebe divanıgibi olağandışı toplantılarda babüs- saade önünde padişah için bir taht kurulurdu. Adı geçen bu kapıda,padişahın taşra hizmetlerine bakan teşkilat yer alırdı. Bunlar:

-Yaya hassa ordusu ve en kalabalık sınıf olan yeniçeriler,

-Altı bölükten müteşekkil atlı hassa ordusu kapıkulu süvarileri,

-Osmanlı ordusunun en önemli unsurlarından olan topçular,

-Padişahın hakimiyet sembolleri olan bayrak, tuğ ve askeri bandosu demek olan ve çadır ve otağ hizmetlerine bakan mir-i alem'in amirliğindeki mehterler,

-Padişah saray dışına çıktığı zaman göz alıcı kıyafetleriyle etrafında parlak bir maiyet teşkil eden müteferrikalar. Bunlar ekabir çocuklarından, beyzadelerden ve enderun'dan çıkmış iç oğlanları'ndan meydana gelirdi.

-Bi'run'daki ziyafet işlerine bakan çeşnigirbaşı idaresindeki çeşnigirler,

-Padişahın emrini gereken yerlere ulaştıran ve emrin uygulanmasına nezaret eden çavuşlar ve kapıcılar. Bunların amirlerine de çavuşbaşı, kapıcıbaşı ve kapıcılar kethüdası denirdi. Bunlar yabancı ülkelere elçi olarak da gönderilirlerdi.

Mirahur idaresindeki padişaha ait çok sayıda at da birun'un önemli bir bölümünü teşkil ediyordu. Seferde kullanılmak ve ya hediye vermek için beslenen bu hayvanlar en iyi cinsten ve çok iyi terbiye edilmişlerdi.

Çakırcıbaşı denilen bir komutanın emrindeki bölükler de padişahın av işlerinden sorumlu idi. Osmanlı padişahlarının çoğu avlanmayı severdi. Bunun için sarayda çeşitli av köpekleri ile doğan, şahin, balaban vs. türünden yırtıcı av kuşları beslenirdi. xv. yüzyılın ortalarında binden fazla av köpeği ve iki binden fazla av kuşu bulunduğu bildirilmektedir.

XV. Yüzyılda bu grupların amirleri rütbe ve derecelerine göre şu şekilde sıralanıyordu:

Yeniçeri ağası, mir-alem, kapıcıbaşı, mirahur, çakırcıbaşı, çeşnigirbaşı, süvari bölük ağaları, çavuşbaşı ve kapıcılar kethüdası. Bunlara rikab veya özengi ağası denirdi. Rikab ağaları enderün' daki odalardaki yüksek rütbeli ağalardan tayin olunur, terfi ettiklerinde sancakbeyi olarak eyaletlere gönderilirdi. Rikab ağalarını derece sırasına göre cebecibaşı ve topçubaşı takip ederdi.

Bahsedilen bu bölüklere giren erler de kul sistemi içerisinde daha üst kademeye geçememiş olanlar idiler. Yeniçeriler Anadolu'daki Türk çiftçi ailelerinin yanında yetişmiş, sonra Gelibolu ya da İstanbul'daki acemi ocağı'nda eğitim görmüş olanlardan, yahut padişaha ait bahçelere bakan bostancılar arasından gelirlerdi. Çavuşlar ve kapıcılar, genellikle bostancılar veya saray mutfağında ve fırınlarda çalışanlar arasından seçilirlerdi.

 

Kapıkulu süvari bölükleri neferleri ise umumiyetle devlete ait diğer saraylarda eğitim görmüş iç oğlanlarından idiler.

Yeniçeriler, süuariler, çauuşlar, kapıcılar, müteferrikalar saray dışında görev almak istediklerinde geliri yüksek zeamet ve timarlar alırlardı. Dirliklerinin geliri aldıkları ulufeye göre hesap edilirdi. Yevmiyelerinin her akçası için bin akçelik timar verilirdi. Mesela günde 10 akçe yevmiye alan 10 bin akçalık tımara müstahak olurdu.

XVI. yüzyıldan sonra özengi ağaları taşrada beylerbeylik ve vezirlik gibi daha yüksek makamlara atanır olmuşlardır. Birun'daki ağalar da padişahın şahsi hizmetini görenler arasından seçildiği nazar-ı itibara alınırsa, taşrada görevalan sancakbeyi ve beylerbeyilerin çoğunluğunun padişahın hizmetinde bulunmuş, onun
bizzat tanıdığı kişiler olduğu anlaşılır.

Birun' da bu sayılanların dışında daha birçok hizmet ve görev erbabı vardır. Mesela sarayın giyim kuşam işlerine bakan, hil'at ve kürk gibi özel elbiseleri hazırlayan yüzlerce terzi ve sanatkar zikre değer. Saraydaki tezgahlarda ve kumaş atölyelerinde devrin en güzel ve en kaliteli kumaşları, kadifeleri, kemha ve atlasları dokunmakta idi.

Ayrıca altın ve gümüş para basımı ile uğraşan darphane eminliği de sarayda idi. Saray, cami, köprü, yol vs. nin inşa ve tamirine bakan şehremini, mimarbaşı, hekimbaşının maiyetindeki hekimler, müneccimbaşı ve müneccimler, saray imam ve müezzinleri, aşçılar, oduncular, arabacılar vs. gibi daha bir sürü hizmetkar ve
sanatkarlar saray halkını oluşturuyordu.

Kısacası saray, yalnız idare ve ordu için değil, Osmanlı ekonomik, sosyal ve kültür hayatı gibi çok çeşitli faaliyet sahaları için de kaliteli bir üretim merkezi durumundaydı. Kendi mesleğinde zirveye çıkmış insanlar, burada toplanmıştı.

Kapı kullarının mevcudu 1432'de 5 bin, 1475'de 12.800 idi. 1566'da bu sayı 50 bine yakındı. 1609'da ise 90 bini aşmıştır. Bu artışın temel sebebi yeniçeri ve sipahilerin artmasından kaynaklanmaktadır.



Sayfaya Git: [2/11] Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki