Balkan Göçleri

BALKANLARDAN ANADOLU' YA YAPILAN GÖÇLERİN SEBEPLERİ

Şüphesiz göç durup dururken meydana gelen bir olgu değildir.İnsanların kurulu düzenlerini bozup iç veya dış göçler yaşamaları bazı sebepler doğrultusunda olmaktadır. Etnik farklılıklardan dolayı ayırıma tabi tutulup baskı, zulüm görme, ekonomik şartlardan dolayı şartların zorlaşması gibi faktörler, göçün meydana gelmesini sağlayan sebeplerdendir. Balkan Harbi ve sonrasında belirtilen nedenlerin tümü Balkanlardan Anadolu' ya göçü zorunlu kılmıştı.

Balkanlardan göçün en büyük sebebi Rusya ve onun Panslavist akımı altındaki Hristiyan Balkan devletlerindeki Türk düşmanlığı taassubudur. Bu noktada Türklerin Balkanları terk etmesinin sebepleri arasında, Mustafa Kemal Atatürk' ün 23 Eylül 1923'te Hakimiyet-i Milliye gazetesine verdiği demeç ilgi çekicidir.

"Asırlardan beri düşmanlarımız Avrupa kavimleri arasında Türklere karşı kin ve husumet fikirleri telkin etmişlerdir. Batı zihniyetine yerleşmiş bu fikirler hususi bir zihniyet meydana getirmiştir... Avrupa' da Türk' ün her türlü terakkiye hasım bir adam olduğu, manen ve fikren gelişime gayri müsait bir adam olduğu zannedilmektedir."

A) Yunan Mezalimi:

Balkanlardaki Yunan mezalimi 1821 Yunan ayaklanmasıyla başlar. Yunan ayaklanmasının kendine özgü niteliği, bu tarz uygulamaların ilki olmasıdır.

Tarihçi George Finlay 1864' te yayınlanan Yunan Ayaklanmasının Tarihi ( History of Greek Revolution) adlı kitabında şöyle yazıyordu: "1821 Nisanında 20.000 kişi toplamına yakın bir müslüman nüfus Yunanistan' da dağınık olarak yaşıyor ve tarımda çalışıyordu. Daha iki ay geçmeden bunların çoğu kıyımdan geçirildiler; adamlar, kadınlar, çocuklar hiç acımadan ve sonra pişmanlık duymadan öldürüldüler."

Yunanlı Başpiskopos Germanos' un ağzından çıkan ayaklanmanın milliyetçi sloganı " Hristiyanlara huzur, konsoloslara saygı, Türklere ölüm" dü. Mesela zulümlerin boyutları anlatılırken Tripolitza' da ( Tripoliçe) geçen bir olayda üç gün üç gece, Türklerin soykırıma tabi tutulduğu ve isyancıların liderlerinden Kolokotrones' in kendisi " kasabaya girdiğimde yukarı hisar kapısından başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi" dediği nakledilmektedir. Böyle diyerek ilerlediği zafer kutlama yolunun Müslüman cesetlerinden meydana gelen bir örtüyle döşendiği kastedilmiştir.

Balkan Harbi' nde Yunan mezalimi akıl almaz boyutlara ulaşmıştı. Bu konuda Yanya' da bulunan bir Rum eczacının yaptıkları dehşet vericidir.

" Her gece sekiz-on Türk Osmanlı kızını ağlata ağlata oynatmak, tehditle işkenceler ile onları meyus etmek... Helen oğullarına ne kadar neşeli bir zafer gururu bahşediyor... Yanya düştüğü zaman müşterilerimin kapılarını çalıp onları himaye etmek istediğimi belirtince, beni Osmanlı dostu bildikleri için mücevher, para ve aileleriyle evime geldiler. Bunlardan erkek olan 7 kişiyi su kuyusuna yuvarladım. Üç ihtiyar kadını boğazladım."

B) Bulgar Mezalimi:

Şüphesiz Balkan kavimleri içinde, hem 1877-78 hem de 1912' de yaptıkları mezalim açısından Bulgarları kimse geçemez. Bu tarihlerde mezalimden bahseden yerli ve yabancı kaynaklarda en çok geçen Bulgar zulmüdür. 93 Harbi' nde Bulgarların en büyük yardımcısı ve teşvikçisi ise Ruslardı.

1877-78 Harbi ile Rusların Tuna Nehrini geçerek Bulgaristan' a girmesi üzerine işgal ettikleri bölgelerde yaptıkları katliam yanında buradaki müslüman ahalinin Rusya' ya sürülmesi kararına varmışlardı. Ancak daha sonra Rusya Harbiye Nazırı Milyutin' in karşı çıkması üzerine bu tehcir hareketinden vazgeçilerek Panslavistlerin doğrultusunda üzerine genel bir yok etme fikrinde birleşmişlerdir. Bundan sonra yok etme siyaseti, Rus ordularının girdikleri yerde Türkleri silahsızlandırıp, Bulgarları silahlandırmak ve böylece Bulgarlarla birlikte gayet rahat katliam yapmak şeklinde gerçekleşiyordu.

Bu zamanda gerçekleşen ve tarihlere Harmanlı Katliamı olarak geçen olay, bir anda öldürülen insan sayısı bakımından en büyük ve korkunç olanıdır. Ocak 1878' de Rus ve Don Kazak askeri birliklerinden oluşan askeri birlikler Harmanlı' da 20.000 arabada çoğu kadın ve çocuk olmak üzere çeşitli eserlerde miktarı 40 ile 100 bin arasında değişen bir muhacir kitlesine saldırarak katlederler. Bu katliamdan kurtulmayı başaranlar ise Meriç kıyılarında ve dağlar arasında soğuktan ve açlıktan kırıldılar.

Balkan Harbi' nde de Bulgarlar Ruslardan öğrendikleri zulüm tekniklerini geliştirerek uyguladılar. Çatalca' ya kadar ilerleyen Bulgar Orduları ve onlara yardım eden Bulgar komitecileri Trakya' da ve ayrıca Makedonya' da katliamlar yapmışlardı. Bu katliamda ölenlerin sayısı kesin olarak bilinememekle birlikte Anap adlı Macar gazetesinin 7 Şubat 1913 tarihli sayısında yayınlanan rapora göre sadece Makedonya' da 60.000 Arnavut, 40.000 Türk kılıçtan geçirilmişti. Doğu ve Batı Trakya' da da en az o kadar Türk ve Müslüman öldürülmüş olabileceği düşünülerek toplam 200.000 Müslüman ve Türk' ün sadece Bulgarlarca öldürüldüğü tahmin edilebilir. Çünkü Bulgar orduları Trakya' da nüfus oranı açısından Türklerin çok yoğun oldukları bölgeleri çiğneyip geçmişlerdi ve harp hukuku kurallarına uymamışlardı.

GÖÇ SIRASINDA YAŞANAN SIKINTILAR

Göç esnasında muhacirler yaşadığı sıkıntılara dair birçok eserde bilgiler mevcuttur. Yaşanan sıkıntılar hayale gelmeyecek kadar büyüktü. Özellikle savaşın 1912 sonbaharında başlamasıyla, Balkanlara özgü soğuğun ve yağmurun meydana getirdiği çamurlu yollarda ilerlemek neredeyse imkansızdı. İnsanlar aceleyle ve ancak bir iki parça eşyasını alarak çıkabilmiş, çoğunun ayağı ya da üstü yarı çıplaktı. Ölüm korkusu bütün mal ve mülkten önde geliyordu.

Balkan Harbi' ni yakından izleyen bir Fransız gazeteci olan Stephane Lauzanne, bu göçmen kafilelerini şöyle anlatmaktadır.

" İlk kafileye İstanbul' a 20 km. ötesinde rastladım. Ondan sonra ardı arkası kesilmedi. Bazı fakirler, ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar ufuktan bize doğru, kendilerini kovalayan görünmeyen güçten korkarak, suskun ve telaşlı kaçıyor, kaçışıyorlardı... Hepsinin yüzünde korku izleri, hepsinin hallerinde şaşkınlık vardı. Köyler hemen hemen boştu.

Bu ilk izlenimlerinden sonra gördüklerinden daha fazla etkilenen yazar 1912 Kasım' ında İstanbul' un manzarasını adeta resmeder gibi anlatıyordu.

" Demiryolu yaralıları getirirken göçmenler de yolları dolduruyordu. Yavaş yavaş İstanbul kapılarında acayip bir kalabalık göründü. Bütün mülteciler toplanmıştı. Bir müddet sonra İstanbul' un yolları geçilmez bir hal aldı. Kaba bir örtü ile örtünmüş öküz arabası konvoyu göz alabildiğine uzanıyordu. Her arabada sandıklar arasında bir saman yığını üzerine kadınlar ve çocuklar uzanmış yatıyorlardı. Bütün bu zavallılar savaştan kaçmışlar köylerini terkederek İstanbul' a canlarını zor atmışlar sokaklarda meydanlarda ve cami civarlarında açıkta uyuyorlardı... İşte bunlar askeri yenilginin göçe zorladığı insanlardı."

İstanbul, Selanik, Kavala gibi şehirlere ulaşanlar izdiham yüzünden sağlıklı ortamlarda barındırılamıyor soğuk, hastalık ve yetersiz beslenmeden de insanların birçoğu hayatlarını kaybediyorlardı. Her nasılsa uzun süre savunulabilen Edirne, Yanya ve İşkodra kalelerine sığınan muhacirler ise, diğerlerinin yaşadıkları yanında bir de kuşatma altında bulunmanın güçlüğünü çekmişlerdi.

GÖÇÜN BİLANÇOSU:

Verilere göre 1.445.179 kişiden Türkiye'ye göç edenlerin sayısı olan 812.771 kişi, çıkarılınca Balkan Harbi esnasında katliam sonucu öldürülen Müslümanların sayısı 632.408 kişi olarak çıkmaktadır. Bu sayı zapt edilmiş Osmanlı Rumelisi' nin toplam nüfusunun % 27' sine tekabül etmektedir.

İttihat ve Terakki' nin önde gelenlerinden Bahriye Nazırı Cemal Paşa' nın anılarında Balkan Harbi neticesinde Sırp, Yunan ve Bulgarlar tarafından çoğunluğu kadın çoluk, çocuk olmak üzere katledilenlerin sayısının 500.000 civarında olduğunu belirtmektedir



ENDERUN

                Kul Sistemi ve Enderun

Köleleri özel bir eğitime tabi tutarak devlet ve ordu yönetiminde kullanma usulüne kul sistemi denir. Osmanlı devleti genel olarak iki unsura dayanıyordu: Ulema ve ümera.Diğer bir deyimle ilmiye ve seyfiye. XVI. yüzyıldan itibaren bunlara bir de kalemiye sınıfı (bürokrat) eklenmiştir. Yani ilim adamları ve askerler ve bürokratlar. Ulema, kanun ve şeri'at ile ilgili teşkilatı, ümera ise padişahın siyasi ve askeri otoritesini temsil ediyordu. Çok defa medrese kökenlilerin intisap ettiği kalemiye ise Osmanlı bürokrasisini teşkil ediyordu. Kalemiye erbabı arasında usta çırak ilişkisiyle yetişmiş olanlar da çoktu.

Kölelerin eğitilip devlet kademesinde kullanılma usülü Sasani,Roma ve Bizans ve Abbasiler gibi bütün Ortadoğu ve Akdeniz havzasında kurulmuş devletlerde görülür. Fakat Osmanlılar kul sistemini Anadolu Selçukluları'ndan almışlardır. Bu sistemi daha da geliştirmişler ve etkili bir biçimde kullanmışlardır. Bunun sebebi padişahın devlet otoritesini iyi eğitim görmüş, kendisine son derece sadık kimselere vermek istemesi ve daha merkeziyetçi bir devlet kurmak gayesidir.

Kul sistemi için, savaşlarda alınan esirler, para ile satın alınan köleler ve devşirme usulü ile toplanan Hıristiyan çocukları kullanılırdı. Devşirme usulü, Yıldırım Bayezid zamanından beri uygulanıyordu. Bu usule göre, padişah, zaman zaman özel bir heyet görevlendirerek özellikle Rumeli'ndeki Hıristiyan köy ve· kasabalarından belli sayıda çocuk toplatıyordu. Devşirilen çocukların 8 ila 20 yaşları arasında, bünyece kuvveli ve sağlıklı, iyi ailelere mensup olmaları şarttı.

Devşirilen çocukların iyi görünenleri, özel bir terbiye verilmek üzere padişaha ait Edirne sarayı, Galata sarayı, İshak Paşa sarayı, İbrahim Paşa sarayı gibi saraylara gönderilirdi. Geri kalanları ise, ileride yeniçeri olmak üzere Anadolu'daki Türk köylülerinin yanına, ya da bostancı adıyla İstanbul'daki sarayların bahçelerine verilirdi. Onlar buralarda Türkçe'yi ve Türk adetlerini öğrenirler ve Islamiyeti
kabul ederlerdi.

Enderun kısmı

Yukarıda belirtilen saraylarda 5-7 yıl arasında sıkı bir eğitim gördükten sonra, ikinci bir elemeye tabi tutulurlar ve en seçkinleri Yeni saray denilen, Topkapı Sarayı'na alınırlardı. Burada küçük oda ve büyük oda adı verilen saray kolejinde Türkçe, Arapça, Farsça, edebiyat, tarih, matematik, güzel sanatlar ve musıki dersleri görürlerdi. Ayrıca her birine pratik bir el sanatı öğretilirdi. Bunun yanında ok atmak, cirit oynamak, ata binmek, güreşmek gibi bedeni sporları da öğrenirlerdi. Herkese kabiliyetine göre bir proğram uygulanırdı. Her odanın bir kütüphanesi vardı.

Eğitimin maksadı, hakiki bir Müslüman, bir devlet ve harp adamı yetiştirmek, kibar konuşmasını bilen, edebiyattan ve sanattan anlayan, nezaket sahibi insanlar yetiştirmekti.

Asıl gaye ise, devletin başına geçecek deha çapında, müstesna kabiliyetleri bulmaktı.

Büyük ve küçük oda'da eğitim gören iç oğlanları. tekrar bir elemeye tabi tutularak padişahın şahsi hizmetlerine mahsus daha üst mevkilere terfi ettirilirlerdi. Geri kalanları da kapıkulu süvari bölüklerine ve silahtarlar bölüğüne verilirdi.

Padişahın şahsi hizmetini gören odalar sırasiyle şunlardı:

* Has oda: Fatih tarafından kurulan bu odanın amiri has odabaşı idi. Onun vazifesi padişahın soyunup giyinmesine yardım etmekti. Has oda'da eğitim gören iç oğlanlarının sayısı 40 civarında idi. Görevleri padişahın şahsi hizmetlerini görmek ve sarayda iken muhafazasına bakmaktı. Has odabaşı'ndan ayrı olarak padişahın silahını taşıyan silahdar, padişahın dış elbiselerine bakan çuhadar, ayakkabı ve çizmelerinden sorumlu rikabdar, iç çamaşırlarına bakan dülbend oğlanı da bu odanın mensubudurlar. Bunlar en yüksek rütbeli iç oğlanı idiler. XVII. yüzyıla doğru sayıları 12'ye çıkmıştır.

* Hazine Odası: Padişahın özel hazinesi, mücevherat ve değerli eşyasının muhafaza edildiği bu odada 60 kadar iç oğlanı mevcuttu. Hazinedarbaşı denilen bu odanın amiri sarayın en
nüfuzlu şahsiyetleri arasında gelirdi. Bu oda da Fatih tarafından teşkil olunmuştu.

* Kiler Odası: Fatih zamanında kurulmuş olan ve kilerci koğuşu da denilen bu bölümün amiri kilercibaşı (ser kilari-i hassa) idi. Kilerci koğuşunda 30 civarında iç oğlanı hizmet ve eğitim görüyordu. Bunların görevi padişahın ve harem'in her türlü yiyecek ve içecek ihtiyacını temin etmek, sofra hizmetlerine bakmaktı.

*Seferli Odası: IV. Murad tarafından teşkil edilen bu odanın mensupları musıkişinas, hanende, sazende, kemankeş, pehlivan, berber vs. olarak yetiştirilmiş iç oğlanlarından oluşuyordu. Sarayın dilsiz ve cüceleri de burada eğitim görürlerdi. Bu odanın amiri aynı zamanda büyük oda'nın da amiri olan saray kethüdası idi.

 

İç oğlanları, kendilerine gösterilen görev ve hizmetleri sıkı bir disiplin altında yaparlardı. Bu odalarda da tahsil ve terbiyeye devarn edilirdi. Her odanın muhtelif dersler veren hocaları vardı.

Bu odalar, hadım ağaları'ndan bir ağanın idaresinde idi. Akağalar da denilen bu yüksek dereceli subayların meratibi şu şekilde idi:

* Ba,bü's-sa'a,de ağası (kapı ağası) : Bütün sarayın amiri olan babü's-sa'ade ağası, çok nüfuzlu bir şahsiyet idi. Gazanfer Ağa: gibi bazı ağaların nüfuzu veziriazamları .gölgede bırakabiliyordu.

* Saray Kethüdası: Babü's-sa'ade ağası'dan sonra sarayın yetkili amiridir. Saray Kethüdası, büyük oda'daki iç oğlanları'nın müdiridir.

* Oda Kethüdası: Küçük oda'daki iç oğlanları'nın reisidir.

* Has odabaşı: Has oda'da padişahın şahsi hizmetleriyle görevli en yüksek rütbeli subaydı

* Hazinedô,rbaşı~ Yukarıda bahsedildiği üzere Hazine odası'nın amiri idi.

* Kilercibası: Kiler odası'nın amiri idi.

* Sarayağası:Sarayın temizlik ve intizamından sorumlu idi.


Aşağıda bahsedileceği üzere sarayın harem kısmını bekleyen ve zenci oldukları için kara hadım ağaları veya haremde hizmet gördüklerinden dolayı harem ağaları denilen bir grup daha vardı. Bunların amirine de darü's-sa'ade ağası ya da kızlar ağası denirdi .

Padişahın yakınında, şahsi hizmetlerinde bulunan bu iç oğlanları, her 5-7 senede bir, ya da yeni bir padişahın tahta geçmesi dolayısıyla saray dışındaki vazifelere tayin olunurlardı. Buna çıkma denirdi.

Has oda, hazine ve diğer odalardaki iç oğlanları birun'da müteferrikalık, çeşnigirlik hizmetlerine ya da altı bölük halkı denilen kapıkulu sipahi bölüklerine atanırlardı.

Has odabaşı, silahdar. çuhadar gibi bu odaların subayları olanlar ise taşrada, sancakbeyiiğine atanırlardı. Bu sırada yaşları 40'a yaklaşmış olurdu. Uç sancakları'nda harp usullerini ve devlet idare sanatını öğrenen bu beylerin en kabiliyetlileri daha sonra beylerbeyi ve vezir olurlardı. Vezir rütbesini alanlar divan-ı hümayunüyesi olurlardı. En son rütbe ise veziriazamlık'tı. Veziriazam, padişahın mutlak vekili olarak imparatorluğun ve ordunun başına geçerdi.

İşte kul sistemi ile padişah, sıkı bir elemeden ve uzun bir eğitim döneminden sonra, imparatorluğun idaresine en layık ve kendisine en sadık kişiyi getirebilmekteydi. Kul sistemi içerisinde yetişenlerden 45'i veziriazam olmuştur. Bu sistem sayesinde Gedik Ahmed Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Sokollu Mehmed Paşa gibi deha çapında devlet adamları yetişebilmiştir.

Kul sistemi sadece padişah sarayında değil, devlet adamlarının saraylarında da uygulanmıştır. Hatta bunu tımarlı sipahilere kadar uzatmak mümkündür. Birçok Tımarlı sipahinin kendi hizmetinde kulları vardı ve bunlar sonradan cebelü olurdu. Paşaların ve beylerin konaklarında da kendi çaplarında saraydakine benzer bir enderunve harem teşkilatı vardı. Devlet, buralarda yetişen kulları da tımar ve zeamet gibi görevlere atamayı kanunla kabul etmişti. Öte yandan katledilen devlet adamlarının malları müsadere edildiği gibi, kulları da padişah sarayına alınırdı.

Kul sistemi, devletin kuruluşundan beri varsa da, son şekliyle Fatih kurmuş ve geliştirmiştir. Kanuni, IV. Murad ve III. Ahmed zamanlarında da esaslı değişiklikler yapılmıştır.

Devşirme sistemine ise XVII. yüzyılın sonlarında nihayet verildi. Fakat bundan sonra kul sistemine rast gele adam alındığı gibi, yükseliş dönemindeki sıkı eğitim-öğretim usulü de ortadan kalktı. XVIII. yüzyıldan itibaren ileri gelen Türk-Müslüman ailelerinin çocukları da kul sistemi içerisine alınmaya başlanmıştır.

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda zaman zaman enderun. ağaları yani enderun'daki subaylar, devlet politikasında oldukça etkili olm uşlardır.



ENVER PAŞA

Enver Paşa Konuşuyor!

Milli Mücadelenin mühim simalarından Ali Fuat (Cebesoy) Paşa (yandaki resim), 1920 yılı sonlarında Garp Cephesi kumandanlığından alınmış ve o yılın 21 Kasım günü Moskova büyükelçiliğine tayin edilmiştir. Ali Fuat Paşa bu vazifede iken, İttihat ve Terakki başındaki firari "üç beyinsiz"den Enver ve Cemal Paşalarla Moskova'da bir görüşme yapmış ve I. Cihan Savaşı'nın mühim bazı meselelerinin iç yüzünü bu iki ittihatçıdan sorup öğrenmiştir. Ki, Ali Fuat Cebesoy'un bu mevzuda anlattıkları, İttihat ve Terakki'nin bu iki meşhur sergerdesinin şahsiyetlerini, daha doğrusu beyinsizliklerini tesbite kafidir!.. Diyor ki, Ali Fuat Paşa hatıratında:
1921 senesinde Moskova'da büyükelçi sıfatıyla bulunurken Enver ve Cemal Paşalarla konuştum. Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı ve başkumandan vekili olan Enver Paşa, Türk harbini başından sonuna kadar en geniş bir salahiyetle idare etmişti. Cemal Paşa'ya gelince, Bahriye Nazırlığını muhafaza etmekle beraber bilfiil Sina cephesinde IV. Ordu Kumandanı olarak bulunmuştu. Meşhur Kanal yürüyüşü onun eseriydi.
Bir akşam her ikisini de yemeğe davet etmiş, yemekten sonra kahvelerimizi içerken Enver Paşa'ya sormuştum:
-Paşam, cüretimi af buyurun, Harb-i Umumi'deki Türk harbinin bizce gizli kalmış bazı mühim noktalarını aydınlatır mısınız?
Böyle bir suale intizar etmiyormuş gibi bir hali vardı, ellerini ovuşturdu;
-Bunları yazmayı çok isterdim. İnşallah bir gün memlekete dönmek kısmet olursa, benim için bir borç olan bu vazifeyi yerine getirmeye çalışacağım.
Maksadımı anlamamış gibi davranıyordu. Israr ettim:
-Bu vazifeyi yine etraflı bir şekilde yaparsınız Paşa'm; öğrenmek istediğim hususlar o kadar geniş olmayacaktır.
Durakladı sonra,
-Peki yalnız bir şartım var. Siz sormak istediğiniz sualleri hazırlarsınız, böyle daha iyi olur, hafızamı kolay işletmek imkanını verirsiniz.
-Ne zaman emredersiniz?
-Bir maniniz yoksa, mesela yarın akşam.
Cemal Paşa da söze karıştı:
-Belki benim söyleyeceklerim de bulunur.
Ertesi akşam tekrar buluştuk, hazırlığım tamamdı. İlk sualim şu oldu:
-Paşa Hazretleri, ben de kabul ediyorum ki, Avrupa merkezi devletleri ile ittifak etmemiz o günlerin şartlarına göre zaruri idi. Fakat, harbin yıllarca uzama ihtimali düşünülerek, harbe girmemiz mümkün olduğu kadar tehir edilemez miydi?
Enver Paşa, bu suali pek kısa bir şekilde cevaplandırdı. Teferruata girmekten çekiniyordu. Dedi ki:
-Alman devletinin kudret-i askeriyyesini yakından biliyordum. Harbin çabuk biteceğini tahmin etmiştim. Tedbirlerimi buna göre almıştım.
-Harbin başlamasından iki ay sonra Marn Meydan Muharebesi'nde Alman kudret-i askeriyyesinin daha fazla ileri gidemeyeceği anlaşılmış olduğuna göre, harbin uzayacağına hükmedemez miydiniz?
-Marn'dan sonra Rusya'ya karşı kazanılan muzafferiyetlerden Alman kudret-i askeriyesinin devam edeceğine bir defa daha kani olmuştum.
Sözü Şarıkamış'a getirdim:
-Alman askeri kudretinin devam edeceğine inandığınız bir sırada ve kara kışın en hüküm sürdüğü aylarda alelacele Sarıkamış taarruzuna neden lüzum görmüştünüz?.. Bu harekatı daha sonralara bırakmak acaba mümkün olamaz mıydı?..
Eski Başkumandan vekilinin gözleri dumanlanmıştı. On binlerce vatan evladının mahvına sebep olan bu felaketli taarruzun bütün mesuliyeti onun üzerinde toplanıyordu. Sağ elinin parmakları ile kır düşmüş saçlarını kararlaştırdı:
-Almanlar netice verecek kat'i meydan muharebelerine doğru yürürken, bizleri ataletle ithama başlamışlardı. Bu sebeple, Sarıkamış taarruzu, tamamen askeri bir lüzum üzerine yapılmıştır.
Devam edelim Ali Fuat Paşa'nın anlattıklarını okumaya... Paşa, Mısır Seferi'ne temasla soruyor:
-İngilizler, Avrupa harp mıntıkalarına Asya'dan takviye göndermeden evvel imparatorluk yollarını ve Hindistan'ı müdafaa etmek için Basra Körfezi'nde ve Süveyş Kanalı'ndabir ileri hareket maksadıyla hazırlanırken çok noksan vasıta, teçhizat ve az bir kuvvetle uzun menzil yollarını aylarca yürüdükten sonra Mısır'ın fethini nasıl düşünebilirdiniz?
Enver Paşa, eski Bahriye Nazırı ve IV. Ordu Kumandanı'nın yüzüne baktı:
-Mısır'ın ve Arabistan'ın salahiyetli ricali, "İngilizlerin devam edecek olan hazırlıkları tamamlanmadan evvel eğer siz süratle tedarik edebileceğiniz kuvvet ve vasıtalarla Süveyş Kanalı önünde görünecek olursanız, Mısır halkının İngilizleri arkadan vuracağına ve bütün hazırlıkları bozabileceğine inanabilirsiniz. Bundan başka, İslam aleminde Mısır'ın kurtarılmasının ne kadar büyük bir intibah uyandıracağını düşünebilirsiniz" dediler. Ben de, bütün bu ihtimalleri göz önünde bulundurarak, az bir riskle Süveyş Kanalı'na birinci taarruzu yaptırdım.
Cemal Paşa'ya döndü:
-Öyle değil mi Paşa'm?
Paşa, kader arkadaşının sözlerini tasdik etti. Şimdi söz sırası onundu. Bana,
-Baalbek mülakatını hatırlıyor musunuz?
Diye sordu.
Aradan sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen bu mülakatı bütün teferruatıyla hatırlıyordum. Hatta, o zaman yanımdan hiç eksik etmediğim not defterime bazı satırlarda yazmıştım. Harbe takaddüm eden günlerde idi. Merkezi Şam'da bulunan dördüncü Ordunun müfettişi Halepli Zeki Paşa, Sekizinci Ordu Kumandanını da Miralay Mersinli Cemal Bey'di. Ben, bu kolordunun erkan-ı harbiye reisi idim. 14 Aralık 1914'te 25'inci Fırka Karargahı ile Şam'dan çöle hareket etmezden bir veya iki gün evvel Cemal Paşa'nın emriyle Baalbek'e gelmiş olan Mısır hidivi Abbas Hilmi Paşa'yı ziyaret etmek maksadıyla Baalbek'e gitmiştik. Muvasalatımızın akşamı yemeğe oturmadan evvel hidiv Abbas Hilmi Paşa, Cemal Paşa ve ben Mısır hareketinin gayeleri hakkında bir müdavele-i efkarda bulunmuştuk. Cemal Paşa, beni cesur bir kumandan olarak takdim ettikten sonra,
-Fakat Mısır'ın feth edileceğine inanmıyor, demişti.
Abbas Hilmi Paşa,
-Babası İsmail Fazıl Paşa'yı tanırım. Oğlunun da iyi bir asker olduğunu işitmiştim.
İltifatında bulunmuş sonra bana dönmüştü:
-Ben Mısır'ın hidivi olmak sıfatıyla size şunu temin edebilirim ki, Osmanlı ordusu Kanal'da görünür görünmez Mısır halkı İngiltere'nin işgal kuvvetleri aleyhine isyan edecekler, onları her taraftan sıkıştıracaklardır. Üç fırka kadar olunan dağınık bir vaziyette bulunan İngilizler arkadan ve yandan Mısırlıların taarruzuna uğrarken, cepheden de Osmanlı fırkalarının hücumuna maruz kalacaktır. Her taraftan çevrilen İngilizlerin silahlarını bırakmakta gecikmeyecekleri muhakkaktır. Bundan sonra Mısır'ın kapıları Osmnalı kuvvetlerine açılmış olacaktır!..
Hidiv hayal peşinde koşuyordu. Fakat bunu yüzüne vurmaya ne terbiyem ve ne de vaziyetim müsaitti. Dedim ki:
-Gerek Cemal Paşa Hazretlerinin ve gerekse zat-ı devletinizin fikirleri ben deniz için pek muhteremdir. Yalnız, mısır halkının yıllardan beri silah taşımak ve kullanmaktan men edildiği malum-i alileridir. Herhangi bir isyan hareketi için evvelden hazırlık yapıldığına dair de en ufak bir malumata bugün için sahip değiliz.
Bu sözlerimle, muhatabıma nazikane bir şekilde anlatmak istemiştim ki, Mısır halkının isyanı hususu mutasaver hareket planımızda bir hakiki amil olamaz.
Cemal Paşa'nın sekiz yıl sonra bana Moskova'da hazırlattığı Baalbek mülakatı işte bu idi. Hidiv'in sözleriyle Enver Paşa'nın sözlerini kuvvetlendirmek için sormuştu.
-Evet hatırlıyorum Paşa Hazretleri, her halde Abbas Hilmi Paşa'nın sözlerini şahit olarak göstereceksiniz!.. Fakat, Mısır Seferinin hakiki amilleri acaba bunlar mıydı?..
Eski bahriye nazırı ile eski başkumandan vekili göz göze gelmişlerdi. Her ikisi acı ve mesuliyeti ağır olan o günleri hatırlamışlardı:
-Başka devletlerle müttefik olarak harbe girildiği zaman en kuvvetlinin veya kendisinden daima yardım beklenenin diğerleri üzerinde tesirleri çok olur. Ve hatta bu tesir, bir mıknatısın zayıf maddeleri çekmesi kuvvetini tanzir eder.
Cemal Paşa, Almanlar'ı kastediyordu. Fakat bunu kapalı bir şekilde söylemişti. Enver Paşa, arkadaşının sözlerini daha açık bir şekle soktu:
-Heniz harbe girmediğimiz bir zamanda Alman orduları erkan-ı harbiye-i umumiye reisi Fon Moltke bir çok ihtiyaç ve taleplerimize cevap vermediği halde, bizim, Avusturya'nın yükünü hafifletmek için askeri harekete geçmemizi ve buna erken başlamamızı istemişti. Rus ve İngiliz kuvvetlerini Osmanlı hudutlarında bağlamak gayesiyle Kafkasya ve Mısır'a karşı harekete derhal girmemizi talep etmişti.
Vakit ilerliyordu, paşaları daha fazla yormak istemedim. Selametlerken, Enver Paşa,
-Konuşmalarımız faydalı oluyor. Adeta Harb-i Umumi'nin bir muhasebesini yaptık. Mütebaki kısımlarına isterseniz devam edebiliriz.
Vaadinde bulunmuştu. Bu fırsatı kaçırmadım, iki gün sonra tekrar karşı karşıya gelmiş ve kaldığımız yerden başlamıştık. Sordum:
-Çanakkale'de muzaffer olmuştuk. Bu muzafferiyet Şark'ta ve İslam aleminde çok iyi karşılanmıştı. Avrupa'da harp uzadıkça Avusturya İmparatorluğunun yalnız İtalyanlara karşı durabildiği, fakak Ruslar önünde daima mağlup oldukları görülüyordu. Almanların, bunları takviye etmek yüzünden artık inisiyatifi ele alamadıkları anlaşılıyordu. Harp, merkezi devletler için bir müdafaa şekli almış sayılabilirdi. Biz neden evvela Gaçilya'ya ve sonraları da Romanya ve Makedonya'ya en güzide zabit ve askerlerimizden müteşekkil üç kolordumuzu gönderdik?..
Enver Paşa, bu sualime şu cevabı vermişti:
-Almanya bizi iknaya çalışıyordu ve diyordu ki: "Alman kıtalarını büyük mikyasta Avusturya'da, Romanya'da ve Makedonya'da kullanmaya mecbur olursam artık bir daha inisiyatifi ele alıp Fransız cephesinde kat'i neticeli bir muharebe veremem. Mümkün olduğu kadar Avusturya ve Bulgarlara yardım etmeniz lazımdır ki, ben Fransız cephesinde inisiyatifi ele alacak kadar kuvvet toplayabileyim".
-Paşa Hazretleri, "Sina ve Irak cephelerindeki muvaffakiyetsizliğimiz Arapları aleyhimize çevirtmeye başlamıştı. Avusturya ve Bulgarlara yardım etmek mecburiyetinde kaldık ve bu yüzden harice kuvvet gönderdim" buyurmuştunuz. İngilizler Sina ve Irak'ta büyük ordularla taarruza kalkarken Ruslar Erzurum'u zapt etmiş, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan'ı almış, Çapakçur Boğazını tehdide başlamıştı. Her taraftan taarruza uğradığımız bu sırada, neden bir taraftan harice kuvvet yollarken diğer taraftan Medine'de, Gazze'de, Tellü'ş-Şeria'da ve bilahare Nablus'ta ve Bağdad'ın cenubunda zayıf birlikler toplanıp takviye edilerek daha emin mevzilerde muhasımlarımızı karşılamak münasip olmaz mıydı?..
-Bu cephelerde Alman generalleri zaruri olarak kumandanlığa kabul edilmiş ve kendilerine geniş salahiyetler verilmişti. Binaenaleyh, hareketlerine fazla müdahale edemiyorduk.
Devam edelim, Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın Enver Paşa'ya sorduğu sualleri ve aldığı cevapları okumaya:
-Irak cephesinde Von der Golç'tan sonra Türk kumandanları kumandayı ele almışlardı. Bunlara, faik kuvvetler karşısında gerilere, düşmanı derli toplu mevzilerde karşılamaları için emir verilemez miydi?..
Enver Paşa'nın bu sefer de Almanlar'ı itham edeceğini tahmin etmiştim. Nitekim tahminimde yanılmadığım anlaşıldı:
-Filistin cephesindeki Alman kumandanları Irak'taki kuvvetlerimizin daha gerilere çekilmesine rıza göstermiyorlardı, cenahların tehlikeye gireceğini iddia ediyorlardı.
-Ruslar harp sahnesinden çekilmeyip de harbe devam etselerdi, şarkta büyük Rus ve cenupta İngiliz orduları Maazallah Anadolu içerilerine kadar yürümüş olsalardı, Anadolu'nun bir istiladan kurtarılması mümkün olabilir miydi?.. İngilizlerle Ruslar, Osmanlı Devletinin tasfiyesi ve taksimi hususnda anlaşmışlardı. Hisselerine düşecek kısımları almak maksadıyla en büyük ordularını şark ve cenuptan Anadolu'ya sürmeleri ihtimali karşısında 120 bin kişilik bir ordumuzu memleket dışına çıkarmayı ihtiyatlı bir hareket olarak kabul eder misiniz?..
-Müttefik devletlerin harplerinde hangi devletin daha kuvvetli ve hangi devletin harp sanayii daha kuvvetli ve zengin olan müttefiklerine ram olmaya mecbur kalıyor. Bir de, vaziyet ve şartlar da harbin devamı esnasında bu derece vazıh olamıyor. Rusların 1917'de harp sahnesinden çekilmesi ve sulh yapması bizim için hiç şüphesiz büyük bir kazanç olmuştur.
Eski kumandan vekili biraz durmuş ve sonra şu samimi itiraf ile cevabını tamamlamıştır:
-Ne çare ki, müttefiklerimizle beraber bu yeni vaziyetten kafi derecede istifade edemedik. Buna ben de kaniyim.
-Yoruldunuz sa burada keselim Paşa'm!..
Mütevazi bir tavırla,
-Yok!. Yorulmadım, bilakis açılıyorum. Hem bir daha birbirimizi nereden bulacağız?
Bunları söylerken adeta sesi titriyordu. Cemal Paşa'nın gözleri de uzaklara takılıp kalmıştı. Kim bilir neler düşünüyordu?. Gurbet çok acı şey. Bu manzara karşısında susmuştum.
-Neden sormuyorsunuz?..
-Son bir sualim var Paşa'm. Bu suretle Harb-i Umumi'nin bence müphem gibi görünen bazı noktaları aydınlanmış olacak. 9 Haziran 1918'de Batum, Kars ve Bayezid mıntıkalarında süratle ve mükemmelen dört fırkalı Üçüncü Ordu'yu ve altı fırkalı Dokuzuncu Ordu'yu teşkile muvaffak oldunuz. Bunları Batum şimaline gönderecek ve Kafkas Azerbaycanı ile Acemistan Azerbaycanı'nın işgaline memur edecek yerde, şark hudutlarınıza o zamanın şartlarına göre kafi derecede bir kuvvet bıraktıktan sonra, umumi bir ihtiyat olarak Anadolu'nun içlerine çekemez miydiniz? Ruslardan kalmış olan bir çok silah, cephane, harp malzemesi ve teçhizatı Anadolu'nun emin mahallerinde yığdıramaz mıydınız?..
-Harbin, 1918'de aleyhimize olarak nihayet bulacağını tahmin etmemiştim. Bizden ve Almanya'dan evvel Bulgarların ve Avusturyalıların çökeceğini ve memleketimizin bundan sonra garptan bir yardım beklemeyeceğini düşünmüştüm. Bu sebeple şarkta memleketimiz için bir dayanak bir kuvvet menbaı aramaya mecbur oldum. Bu maksadı temin edebilmek için de iki ordu kurarak Kafkaslara ve Acemistan'a doğru sevketmiştim. Eğer cephemizin çökmesi felaketi Birkaç ay daha sonraya kalmış olsaydı, hem şarkta temine çalıştığım ikmal menbalarını temin ve hem de Anadolu'nun ortalarında kuvvetli ihtiyatlar yığmayı vücuda getirecektim. Birincisini temin ederken, hem müttefiklerimiz hem de biz mağlup olmuştuk.
Ali Fuat (Cebesoy) Paşa'nın, Enver ve Cemal Paşalarla yaptığı Harb-i Umumi mevzuundaki mülakat burada bitiyor... Ancak, Ali Fuat Paşa'nın bu mülakatı noksandır!.. Enver Paşa'ya neden, niçin "Bey" iken "Paşa" oluverdiği, Harbiye Nezareti başına nasıl geçtiği, devleti Harb-i Umumi badiresi içine atan iki Alman zırhlısının Çanakkale boğazından yurdumuza girmesine niçin müsaade ettiği ve böylece devleti harbe sürüklerken, başta devrin padişahı olmak üzere neden kimseye haber vermediği, yapılan bu harekete ne ad verilmesi gerektiği sorulmalı idi!..
Ali Fuat Paşa'nın sorduğu suallere Enver Paşa'nın verdiği cevaplara dikkat ediniz. Bu suallerin hemen hepsinde Enver Paşa'nın cevabı, "Tahmin edememiştim", "Düşünememiştim" gibi hep acz ifade eden cümlelerdir!. Enver Paşa'nın bu çeşit cümlelerinden sonra ona şunu sormak gerekti: Madem bu derece acizdin, her kurmay subayının bilmesi gereken askeri meseleleri anlayamayacak derecede beyinsiz idin, o halde Harbiye Nezareti koltuğuna niçin oturdun ve başkumandan vekilliğini omuzlayacak, Napolyonluğuna inanıp yüz binlerce vatan evladını kuş beynince ne diye heba ettin?!..
Napolyon'a özenen Enver Paşa çılgınına bu sual sorulmalı ve o çılgın çekeceği vicdan azabı ile başbaşa bırakılmalı idi!..
Enver Paşa, "Harp sanayiinden mahrum devlet, harp sanayii daha kuvvetli ve zengin olan müttefikine ram olmaya mecbur kalıyor" diyor. Doğrudur ve cevapları içinde gerçek olanı da budur.. Ancak, şahsi iktidarı uğruna etrafındaki fedailerle ve tabanca kuvvetiyle, "Bey" iken "Paşa" oluveren ve sonra Harbiye Nezareti koltuğuna oturup, devrin devlet başkanına haber vermeden devleti harbe sürükleyen, kendisinde bu derece iktidar ve salahiyet gören bu nevzuhur başkumandan vekili, sahip olduğu böylesine iktidar ve salahiyete rağmen, harp sanayii mevzuunda neden bir tedbir almamış, niçin harp sanayii kuvvetli müttefiklerine ram olmuştur?!.. Bir anda babasını ve kardeşini "Paşa" yapıveren, orduyu ve devletin istihbarat teşkilatını Almanlar eline teslim eden, etrafındaki fedaileri şahsi iktidarı uğruna kullanan, Sultan Reşad'ın saltanatına itibar etmeyip keyfi hareketlerini sürdüren ve daha neleri irtikap eden bu Harbiye Nazırı, acaba harp sanayii mevzuunda neden bir tedbir almamış, vakit mi bulamamıştır, yoksa "askeri kudretini yakından bildiği ve bu kudretin devam edeceğine inandığı" Alman dostları mı, onun harp sanayii yolunda atacağı adıma mani olmuşlardır?!.. Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın, Enver Paşa ile yaptığı pek ibra-temiz mülakata böylece kısaca temas ederken, Enver Paşa'nın hatıratını elinde bulunduran Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş gayesini hatırlayarak, bu hatıratı sahih bir şekilde bir an evvel yayınlamasını temenni eder, bir beyinsizin çılgınlıklarını ve o çılgınlıkla Osmanlı İmparatorluğunun neden, niçin, nasıl batırıldığını o beyinsizin kaleminden okumayı arzuladığımızı Türk Tarih Kurumu yetkililerine hatırlatırız!..*



FAHRETTİN PAŞA ve MEDİNE

Fahrettin Paşa ve MEDİNE MÜDAFASI…

4 sene ago

düşmanın bile saygısını kazanan büyük türk kumandanı, asıl adı ömer olan fahreddin paşa, 1868’de ruscuk’ta doğdu. babası tuna vilayeti posta ve telgraf müdürü mehmed nahid efendi, annesi bali oğullarından fatma adile hanım’dı.
soyadı kanunundan sonra “türkkan” soyadını alan fahreddin paşa, babasının yanında görevli olan fransız mühendislerinden fransızca ve matematik dersi almıştır.
fahrettin paşa
93 harbi”olarak bilinen 1876’daki osmanlı – rus savaş’ından sonra ailesi ile birlikte istanbul’a gelen paşa, 1888’de harb okulu’nu, 1891’de “erkân-ı harbiye’yi “ yani harb akademisi’ni bitirip kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı.
balkan savaşı’nda vazife yaptığı çatalca savunmasında ki başarısıyla edirne’nin bulgarlardan geri alınmasında önemli rol oynadı. birinci dünya savaşı’na girildiği zaman albay rütbesiyle dördüncü ordu’nun 12. kolordu kumandanı olarak musul’da vazife yapan fahreddin paşa, 1914’te tuğgeneralliğe terfi etti. dördüncü ordu komutanlığı vekilliğine getirilen paşa, urfa, zeytun, haçin ve musadağı ermeni isyanlarını bastırmakla görevlendirildi.

türk askeri, birinci dünya savaş’ında galiçya cephesinden, mısır’a ve filistin’e, yani kanal cephesine erzurum – kars cephesinden çanakkale ve irak cephesine kadar imparatorluğun her tarafında silah, teçhizat eksikliğine rağmen kahramanca çarpışıyordu. birinci dünya savaş’ının bu hareketli günlerinde, osmanlının yedi düvelle boğuştuğu sırada ingilizler, arapları çil çil altınlarla satın almış ve ingilizlerle işbirliği yapan araplar, mekke şerifi hüseyin’in komutasında türk ordusunu mehmetçiği, dindaşlarını arkadan kalleşçe vurmaya başladılar. istanbul’a mekke şerifi hüseyin’in isyan ettiği haberi ulaştı. isyan haberi üzerine dördüncü ordu kumandanı cemal paşa, 28 mayıs 1916’da fahreddin paşa’yı medine’ye gönderdi.

fahreddin paşa, medine’ye ulaştıktan sonra şerif hüseyin ve dört oğlu, 3 haziran 1916’da medine çevresindeki demiryolunu ve telgraf hatlarını tahrip edip isyanı başlattılar. 5 ve 6 haziran gecesi medine karakollarına saldıran şerif hüseyin’in güçlerini fahreddin paşa, geri püskürttü. asilerin başlangıçta sayları 50 bin kişiydi, bütün hicaz bölgesindeki türk askerinin sayısı ise 15 bin civarındaydı. biriali ve birimâşi mevkilerindeki asileri yenilgiye uğratan fahreddin paşa, yeni birlikleri takviye edilmiş hicaz kuvve-i seferiyyesi kumandanlığı’na tayin edildi.

medine’de bulunduğu sürece adaletten ayrılmayan ve yerli halkı küstürmemeye çalışan fahreddin paşa, özel bir komite kurmuştu. komitenin müsaadesi olmadan herhangi bina askeri maksatla yıkılmıyor veya istimlâk edilmiyordu. binanın kıymeti takdir edilip mülk sahibine temyiz için sekiz gün süre veriliyordu. binanın bedelleri şerriye mahkemesi ve şehir binalar komisyon’undan alınıyordu. göçmenlerin evleri kilitli tutuluyor ve eşyalarına zarar verilmiyordu. ayrıca halktan ciddi bir vergi alınmıyordu. fahreddin paşa, tarım alanlarına ve medine hurmalıkları’na hiç zarar verdirtmedi. el – ayun ve el – avali bölgelerinde ki tarlalara ve hurmalıklara büyük itina gösterdi, ayrıca 6 ton buğday ektirdi. kısacası yöre halkı ile bütünleşmesini bildi.

mekke valisi galip paşa’nın beceriksizliği yüzünden büyüyen isyan neticesinde asiler, 16 haziran 1916’da cidde’ye,7 temmuz‘da mekke’ye,22 eylül’de tâif’e girdiler. fahreddin paşa’nın savunduğu medine dışındaki bütün şehirler isyancıların eline geçmişti. mısır – filistin cephesinde ki kanal harekâtı devam ediyor, bu sebeple hicaz bölgesinde ki isyan için yeni askeri birlikler gönderilemiyordu. medine ve çevresinde 100 km’lik bir emniyet şeridi oluşturan fahreddin paşa, son derece kısıtlı imkanlarla 2 yıl 7 ay boyunca ingilizler ve onların yerli işbirlikçileri olan çöl bedevilerine karşı medine’yi savunmaya devam etti.

medine’yi suriye’ye bağlıyan demiryolu hattı, ingiliz casusu lawrence’in para karşılığı kandırdığı bedeviler tarafından devamlı tahrip ediliyor, medine’ye askeri mühimmat ve erzakın ulaşması engelleniyordu. fahreddin paşa, ilk iş olarak medine’de bulunan hazreti peygamber’in mukaddes emanetlerini 2000 askerlik bir koruma ile istanbul’a gönderdi. isyancılar kısa zamanda medine’yi kuşatma altına aldılar. istanbul hükümeti kuşatma başlamadan fahreddin paşa’ya şehri tek etme emri gönderdi. bu emre karşı paşa, “ben türk bayrağını indiremem, eğer indirilecekse buraya başka kumandan gönderiniz “dedi. paşa, “ingilizlere ve araplara teslim olmaktansa şehri ve kendimi feda ederim.” diyerek kuşatmaya can başla karşı koydular. bu arada devamlı “ravza –i mutahhara’ya, yani peygamberimizin mezarına giden fahreddin paşa, mezara seslenerek şöyle diyordu” ya resulü, senin için savaşanlarla sana karşı çıkanları gör, allah’ın yardımını bize ulaştır” diye yakarıyordu.

(medine-1917)

etrafı çevrili şehre hiçbir yerden yardım gelmiyordu. hastalık, açlık ve susuzluk hat sahaya ulaşmıştı. ilaç yok sıtma, dizanteri, humma, verem salgındı. fahreddin paşa bunlarla mücadele ederken osmanlı yenilmiş, filistin düşmüştü, osmanlı ordusu kuzeye çekilmeye devam ediyordu. bu arada mağlubiyeti kabul eden ve düşmanları ile mondros mütarekesi’ni imzalamak zorunda kalan osmanlı imparatorluğu son yıllarını yaşıyordu. mütareke şartlarına göre medine şehri şerif hüseyin’e teslim edilmesi gerekmekteydi.

(osmanlı askerleri medine’de)

falih rıfkı atay‘ın o günlere dair aktarımları şu şekildedir;

alıntı
raylar, bombalarla atıldı, bir suikastin tamiri günlerce sürdü,
lokomotifler oduna muhtaçtı. eğer trenler muntazam işlerse, yalnız
suriye’nin bütün ağaçlarını değil, şehirlerin bütün ahşap evlerini, eşyasını
da yakmak lazım gelecekti, trenler gittikçe yavaş yürüdü. üç gün üç gece,
süren yol, bazen bir ay devam etti!
birgün karargahınızdan gelen genç zabitlerden birine “fahri paşa ne
yapıyor?” dedim. “-hiç.. birkaç siper.. bir avuç asker. etrafta faysal’ın
hecin suvarları.. aşiretler, kabileler, fransız ve ingiliz zabitleri var. su
içen, yemek yiyen, bütün faydasız ahaliyi şam’a gönderdik, dedi.
siperlerin kısım kısım haftada bir izinleri vardır. fahri paşa bunları
evvela medine’nin küçük bahçesine götürür ve karagöz seyrettirir. askerlerin
karagöz sevgisini iyi bilen fahri paşa, orduya vereceği tüm emirleri,
karagöz konuşmaları vasıtasıyla verdirir.
eğer bazı sözleri varsa, karagöz vasıtasıyla askerlerine bildirir. zira
anlaşılıyor ki, bu köylüler karagöz’ün sözüne, gazetelerden,
beyannamelerden, nutuklardan ziyade inanıyorlar. eğlence bittikten sonra
paşa, askerlerini alıp, peygamber mezarına götürür, sonra hepsini birer
birer alınlarından öperek siperlerine yerleştirir..”
birgün, zabitlerinden biri bir torba getirdi. o nedir dedim, efendim,
siz çekirge tavası yemediniz mi? hayır? çok lezzetlidir. aç kahramanlarınız
muhakkak üç dört günde afrika’nın bütün çekirgelerini bitirmişlerdir.
siz, en bahtsız günlerde, sultan selim’in astığı bayrağı, bana elimle
indirtmeyiz, dediniz. medine için kaç asker feda edersiniz? bir mi, bin mi,
üç bin mi, bana ne bırakırsanız bırakınız, peygamber mezarının kubbesi
başıma yıkılmadıkça, mezara, hiçbir yabancıyı sokmam, dediniz..
alıntı

fahrettin paşa’nın tarihe geçen meşhur “çekirge talimatnamesi” ise aynen şöyledir;

alıntı
çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var ? yalnız tüyü yok. o da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. bitkilerle besleniyor, temiz ve taze şeyler yiyor. hem de tiryaki ve keyif sahibi, tütün ve limondan zevk alıyor. ayrıca hicaz, asir, yemen ve afrika bedevilerinin başlıca gıdası çekirgedir. bedeviler sağlamlıklarını ve zindeliklerini yedikleri çekirgeye borçludurlar. çekirgeyi develerde büyük zevkle yiyorlar. dizlerinin bağı çözülenlere,basurlulara ve romatizmalılara şifadır.
alıntı

4. ordu komutanlığı erkan-ı harp reisliği ali fuat erdem paşa’nın anılarından aktarılanlar ise şöyle;

alıntı
tabiat düşmandı, güneş düşmandı. asıl düşman sinsi dinamit ve taşların
arasına saklanmış dinamitçilerdi. karakollarımız yoksulluk içinde idiler.
demiryolu üzerinde su noktaları çok azdı. karakollara lazım olan su, özel su
vagonları vasıtasıyla haftada bir dağıtılırdı ve depolar içinde saklanırdı.
taze sebze ve taze yemiş nadirdi… yakıcı güneş altında, bazen sabahtan
akşama kadar devam eden çarpışmalarda bu genç subayların dudakları
parçalanır, burunları çatlar…
medine demiryolu binlerce türk askerinin şehit olduğu ve gömüldüğü
yerlerin uzayıp gidişini gösteren bir güzergah oldu. hicaz hattı
şehitlerinin mezarı yoktur.
alıntı

bu esnada düşman da boş durmuyordu.
mekke emiri şerif hüseyin ‘kıble’ adlı bir gazete çıkarttı, yığın yığın dergileri, hindistan’a, mısır’a, sudan’a islam memleketlerine gönderip, türk
askerlerine karşı her cephede savaşa çağırdı.
şerif’in askerleri, medine’nin kırk kilometre batısındaki “biriderviş” bölgesinde vuku bulan savaşta, 15, 20 km. daha gerilemeğe mecbur oldu. sonra bölgede tutunmak istemiş, bir cephe açmak istemişlerse de fahrettin paşa ve emrindeki bir avuç türk evladının kararlılığı karşısında başarılı olamamışlardır.

fahrettin paşa, demiryolunda nöbet tutan askerlerin hergün üçer beşer güneş çarpmasından öldüğünü görür. önce nöbet saatini yarım saate kadar indirir. sonra, her nöbetçi askerin yanına bir (saka) su taşıyıcısı koyar. yani nöbete iki kişi çıkılır, biri saka, diğeri nöbetçi asker, sonra, nöbetçi askerlerin üstünden ağırlık yapan fişek sayılarını da indirir.

fahri paşa, medine ve çevresine mevsiminde sık sık yağan çekirgeden zarar yerine faydalanmanın yolunu buldu. o zamana kadar her yağışında mahsülü
kemirip yok eden çekirgeleri daha mahsüle dokunmadan toplatıp, başta kendisi olmak üzere askerine yedirmeğe koyuldu. çekirgenin tavasını, kavurmasını,
salatasını, karargah tabldotuna koyduran paşa, kıtalara yaptığı emirlerde herkese bu pek lezzetli yemekleri tavsiye eder ve “elinizde fazla kalır da
bana hediye gönderirseniz, memnun olurum” diye askerlerin mümkün olduğu kadar çok çekirge toplamasını teşvik ederdi. aynı zamanda, ingiliz altınlarının adeta oluk gibi aktığını gören ve hele bu alabildiğine yayılıp giden kupkuru çöllerin belli başlı yiyeceği olan pirinç ve unun da ancak ingilizler’in hakim oldukları deniz yollarından bol bol gelebileceğini, gelmekte olduğunu gören bedeviler, başlarında şeyhleri, reisleri olduğu halde, bizden yüz çevirip, kafile kafile şerif kuvvetlerine katılmak suretiyle, sayıca kuvvetleniyorlardı.

fahrettin paşa’nın kendi günlüklerinden medine müdafaası kahramanlarının durumu;

alıntı
-ağız yaralarından diş etleri çürüyor ve dişler dökülüyor. yemekler
layıkı ile öğütülemiyor. mide ve bağırsak hastalıkları, hazımsızlar,
ishaller baş gösteriyor. vücut zayıf düşüyor. bu sebeple aşağıdaki gibi
emrederim: “her hafta bütün erlerin ağızları doktorlar tarafından muayene
edilecek. ağız yaralarının tesirleri erlere akılları ereceği gibi
anlatılacak.. ağızları kirli ve yaralı askerlere günde iki üç defa koku
giderici ilaçlar ile, sulandırılmış tendürdiyot gibi karışımlarla gargaralar
yaptırılacak.
kış, sıtma mevsimi de yaklaşıyor, onun için gelecek ayın onbeşinden itibaren
bütün erlere haftada iki defa ve birer gram hesap edilmek üzere kinin
içirilecek. kinin içirilir içirilmez bir laf söyletmelidir ki, kinini
yutması temin edilsin.

-askerlerin ellerinde, yüzlerinde bacaklarında sebepsiz birçok çıbanlara
tesadüf ediliyor. erlerin her bölgede hiç olmazsa haftada bir yıkanmaları
temin için sabun yoksa, mutfak külünden faydalanmalı.
alıntı

fahrettin paşa, develere yedirilmek üzere, kırkbin kilo hurma çekirdeğini pazardan satın alır ve mukabilinde avuçlar dolusu para öder. zira hurma çekirdeği develer için yem olarak kullanılmaktadır ve çok önemlidir.

alıntı
bizim yere attığımız her hurma çekirdeği hecin veya develerimizi bir
adım daha yürütebilir. bu surette kıymetini bileceğimiz her hurma çekirdeği,
iktisadi muharebede bize zaferi kazandıracak bir mermidir.
develer hurma çekirdeklerinden pek hoşlanıyorlar, seve seve yiyorlar.
bu sebeple bütün zabit arkadaşlarımdan rica ederim, yediğimiz hurmaların
çekirdekleri için birer kutu veya sepet bulunduralım. neferlerimiz yedikleri
hurmaların çekirdeklerini veya şurada burada gördüklerini ceplerinde veya
bir torba içerisinde toplayarak zabitlere teslim etsinler. ben de asker
evlatlarıma buna mukabil, bir okka hurma çekirdeği için yirmi paralık bir
tütün paketi veya iki okka hurma çekirdeği için bir kuruşluk tütün paketi
verilmesini emrettim.
alıntı

hurma ve hurma çekirdeği, birincisi askerin, ikincisi, devenin belli başlı besin maddesi. fahrettin paşa, ekmek bulunmadığı zamanlarda bile yeteri kadar hurma bulmuş, açlıktan ölümün önüne geçmişti. gerçi dört beş tanesi yendiği zaman baygınlık verecek kadar tatlı olan hurmadan bıkkınlık gelir.
fahrettin paşa bizzat kendisi örnek olarak, et gibi çeşitli yemeklerini yaptırır hurmanın, hurmanın haşlaması, fıstıklısı, kızartmasını, hatta salatasını.

fahrettin paşa’nın günlüklerinden aktarıma devam edelim;

alıntı
bugünkü harpte hiçbir şey zayi etmeyerek herşeyden istifade etmek
maksadıyla aşağıdaki hususları emrediyorum: odun, çalı vesaire yakacaklardan
husule gelen kül zaruret halinde sabun gibi kullanılabilir. mahrukattan
husule gelen külliyetli toz, yüzde beş nisbetinde potası havi (havi: içinde)
olduğundan, kül ile çamaşır yıkamak ve karavana temizlemek usulü tatbik
edilecek. kıtalarda yeteri kadar odun külü bulunmadığı takdirde en yakın
şehirlerden kül tedarik edilecek.
kesilen hayvanlarla ölenlerin kemiklerinden yağlı maddeler, tutkal ve
kemik tozu istihsal edileceğine göre, husule gelen kemikler toplanarak ordu
menziline sevkedilecek. kemiklerin yağlı maddeleri, tutkal istihsal
edildikten sonra, yüzde yirmi nisbetinde fosfor havi olan bu kemikler toz
haline getirilerek ziraatte kullanılacak.
alıntı

işte bu şartlar altında peygamber efendimizin şehri medine’yi müdafa eden fahrettin paşa ve bir avuç kahraman neferi bir süre sonra kendilerine tebliğ edilen osmanlı’nın teslim olduğu ve ordunun tüm silah ve mühimmatı ile birlikte düşmana teslim olması gerektiği emri ile yıkılırlar. emre göre medine teslim edilecek, paşa ve kahramanları ingilizler tarafından mısır’a esir kampına götürülecekti.

(medine’ye ulaşan son osmanlı destek kuvvetleri-1917)
işte bu emire karşılık fahrettin paşa kararını verir.
peygamberinin minberini ve kabrini düşmana teslim etmeyecek, direnecektir.

zaman kazanmak için, kendisine bu emri getiren osmanlı subayına medine’nin dini öneme sahip olduğunu bu yüzden padişah emri ve şeyhülislam fetvasının gerektiğini söyeyerek geri yollar.

bir süre sonra hem padişah, hem şeyhülislam fetvası içeren ikinci bir “teslim olun” emri kendisine tebliğ edilir. lakin paşa bu emri de “padişahın ingiliz baskısı altında verdiği” mesnediyle geri çevirir. medine düşmana teslim edilmeyecektir.

bir taraftan ingilizler, diğer taraftan şerif hüseyin’in kuvvetleri, medine’nin bir an önce teslim olması için her şey yaptılarsa da fahreddin paşa, askerlerinin çoğunun hasta olmasına rağmen,cephane,yiyecek, ilaç ve giyecek stoklarının tükenmesine rağmen direnmeyi sürdürüyordu. ingilizlerin “türk kaplanı “ diye adlandırdıkları fahreddin paşa, askerlerinin direnme gücü tamamen bitince teslim olmak zorunda kaldı. teslim şartları gereği hicaz kuvve-i seferiyyesi kumandanı fahreddin paşa, 24 saat zarfında haşimi kuvvetleri karargâhının özel misafiri olacaktı. durumu kabullenemeyen fahreddin paşa, “ravza-i mutahhara” yakınındaki bir medreseye gitti ve burada daha önce hazırlattığı yatağına girip bir yere gitmeyeceğini söyledi.

bu arada kendi subayları arasında görüş ayrılıkları olduğunu görür ve oylama yaptırır, oyalama sonucu ağırlık teslim yönünde görüş bildirince teslim şartlarını görüşme görevini subaylarına bırakır ve kendisi ravza’ya çekilir.

subaylar teslim günü belirler ve ingilizler ile anlaşır.
o gün geldiğinde ravza’da kalan, o mübarek mekanın temizliğini bile kendisi yapan fahrettin paşa teslim olmayı kabul etmez. silahını ve kılıcını yatağının altına koyar ve ben burada kalmaya devam ediyorum der.

gece olunca subaylar bir oyun oynayarak paşa’nın silahlarını alırlar. sabah yeniden gelen osmanlı subayları paşayı omuzlarına alarak bir tören varmış gibi göstererek zorla ravza’dan çıkartırlar.

medine’nin artık teslim edileceğini anlayan paşa:

“hiç utanmaz mısınız? hiç çekinmez misiniz bu şehri teslim etmeye? ben gitmiyorum, zorla götürüyorlar. şahit olun medine sokakları. yollar sokaklar şahittir. peygamber efendimiz (s.a.v) şahittir. ben gitmiyorum, zorla götürüyorlar” diye feryad eder. medine ahalisi ve kahraman türk askeri paşa’nın bu direnişini gözyaşları eşliğinde ve gurur duyarak seyreder.

ve mondros mütarekesinden tam 72 gün sonra osmanlı ordusu’nun son neferi de düşmana teslim edilmiş olur.

işte bu kahraman paşamız ingilizler’e böyle teslim olur ve önce mısır’a, ardından malta’ya götürülür. daha sonra malta’dan tbmm hükümeti’nin girişimleri ile kaçırılarak milli mücadeleye katılır ve vatana hizmet etmeye devam eder.

lakin o her ne hizmet yaparsa yapsın, her daim “medine kahramanı”, “çöl kaplanı” gibi lakaplarla ve kahraman savunmasıyla tanınacak ve anılacaktır.

hatta, şerif hüseyin ve oğulları medine şehrini teslim almalarına rağmen, ve fahrettin paşa esir kampına götürülmesine rağmen ondan korkmaya devam ederler. paşa teslim alındıktan sonra ravza’nın önünde park edili duran paşa’nın makam otomobiline 2 sene boyunca dokunmaya dahi korkarlar. yıllar sonra bile çocuklarını “seni fahri paşa’ya veririm” diye korkuturlar.

fahrettin paşa’nın medine müdafası esnasında durumun gidişatının menfi olacağını tahmin ederek istanbul’a gönderdiği kutsal emanetler listesi ise şu şekildedir;
– hazreti osman’ın ceylan derisine el yazmalı kuran’ı.
– 5 adet eski el yazması kuran ve 4 adet kuran cüzleri.
– değerli taşlarla bezenmiş, altın kaplamalı 5 adet kuran kabı.
– hilye-i şerif (peygamberimizin yazı ile yapılmış portresi). gümüş çerçeveli, yeşil kadife üzerine pırlanta ve incilerle peygamberimizin adı yazılı, gümüşten güneş resimli…
– bir adet som altın üzerine pırlanta ile kelime-i şehadet yazılı levha.
– pırlantalı, incili, mercanlı 7 adet tespih.
– gümüş işlemeli 2 adet rahle.
– sultan abdülaziz’in pırlantalı ve altın işlemeli tuğrası.
– 4 adet sancak başı ve 3 adet değerli kılıç.
– kevkeb-i dürri adlı 4 parça büyük elmas.
altın üzerine oturtulmuş, çevresi elmas ve yakutlarla bezenmiş.
– 14 adet pırlanta ve zümrütlerle bezenmiş altın askı.
– pırlanta, inci, yakut ve zümrütlerle bezenmiş 11 adet altın kandil askısı.
– değerli taşlarla bezenmiş 1 adet altın kandil.
-1 adet altın kahve askısı.
– değerli taşlarla bezenmiş 7 adet altın şamdan. ikisi 1.55 metre boyunda ve 50 kilo ağırlığında. her birinin üzerinde 2.680 pırlanta var.
– 1 adet altın makas.
– değerli taşlarla bezenmiş 8 adet altın gülabdan (gülsuyu kabı) ve 12 adet altın buhurdan (tütsülük).
– pırlanta, zümrüt, yakut ve incilerle bezenmiş 2 adet çelenk, 10 adet yıldız çiçek, bir yaprak. hepsi altın.
– 1 adet pırlanta yüzük.- altın ve gümüş zincirler, altın mücevher kutuları ve çekmeceleri.
– 84 karat inci taneleri, 15 parça zümrüt, 27 parça yakut. 53 parça pırlanta ve elmas.
– ayrıca 3 kilo 985 gram altın.
– 908 kilo gümüş.
– 49 parça şal ve sırma işlemeli perde.
-medine’de sultan mahmut kütüphanesi ve diğerlerindeki değerli eserler.

(kutsal emanetler’i istanbul’a götüren tren)
fahrettin paşa ve kahramanlarından allah razı olsun, ruhları şad olsun…



NİZAM-I CEDİT

         NİZAM-I CEDİD

Osmanli Devletinde 18.yy’ın sonunda, askerî ve idarî sahalardaki düzensizliklere çare bulmak için yapilan tesebbüslerin tamamı. Ayrıca, Avrupa usulleriyle meydana getirilen talimli orduya verilen isim. Bu terim, ilk defa Fazil Mustafa Pasa tarafindan, sadrazamlığı esnasında, maliyede yapılan bazı yenilikler için kullanılmıstır. Daha sonra Sultan III. Selim Han (1789-1807) devrinde de, anlaşılan manâda kullanılmaga baslanmıstır. Ancak, Nizâm-i Cedid, genis ve dar manâda olmak üzere iki sekilde tarif edilmistir. Dar manâda; Sultan Üçüncü Selim Hân devrinde, Avrupai tarzda yetistirilmek istenen askeri; genis manâda ise; yine aynı padişah devrinde devlet teskilâtının bütününde yapılmak istenilen yenilikler olarak bilinmektedir. Bu tariflerden ikincisi daha doğru olarak kabul edilir.

 

Sultan III.Selim

18.yy boyunca devam eden askeri başarısızlıklar, bunları takib eden günlerde ıslahat layihalarının verilmeleriyle neticelenirdi. Bunların içinde, Halil Hamid Pasa'nın askerlik sahasındaki nizâmnâmesi en önemlisidir. Sultan III. Selim'in tahta çıkışına kadar asagı yukarı yüz sene kadar devam eden ıslahat hareketlerinin bir merhalesini teskil eden Nizâm-i Cedid fikri, tamamen bu padisahın sahsına bağlanır. Gerçekten sehzadeliği ve veliahtlığı esnasında devletin içinde bulunduğu durum için yapılan ıslahat tesebbüslerini yakından takip etmistir.

Nizâm-i Cedid hareketi, Sultan III Selim'in tahta çıkışıyla beraber belli bir tertib içinde uygulanmağa başlandı. Böyle yeni bir sistemin konulmasi için, öncelikle bazı yönlerden örnek alınacak Avrupalıların ilerlemesinin sebeblerinin incelenmesi ve devlet adamlarıyla âlimlerden tesekkül edilecek bir danışma meclisinin kurulması icab ediyordu. Padişah, meşveret (danışma) meclisi teşkiliyle, yeni fikrin, bir sahsın değil, devletin malı olması gayesini güdüyordu. Islahat için 22 devlet adamından, bu konudaki düsüncelerini açıklayan birer rapor hazırlamalarını istedi. 22 kişinin ikisi Avrupali idi. Bunlardan Bertrauf Osmanli Ordusu'nda çalısan bir subay, digeri ise Isveç konsoloslugunda çalısan D'Ohosson idi. Türk devlet adamlarının belli başlıları ise, Sadrazam Koca Yusuf Pasa, Veli Efendizâde Emin, Defterdar Serif Efendi, Tatarcık Abdullah Efendi, Çavuşbaşı Efendi ve tarihçi Enver Efendi idi.

 

Nizam-ı Cedid Avrupa usullerine göre yetişiyordu

Diger taraftan Ebu Bekir Râtib Efendi, o devir için Avrupanın güçlü devletlerinden olan Avusturya'nın başşehri Viyana'ya sefaret vazifesiyle gönderildi. Gönderilen bu elçiden, Avusturya'nın bütün müesseselerini incelemesi ve rapor etmesi istendi. 8 aylık bir seyahat neticesinde yazılan bu sefaretnâmede, alınması gereken başlıca tedbirler şu maddeler içinde özetlenebilir: 1. Hazinenin dolu ve düzenli olması, 2. Askerin itaatli olması, 3. Devlet adamlarının dogru ve sadık kimseler olması, 4. Halkın refah ve himayesinin temini, 5. Bazı devletlerle ittifak anlasmalarının yapılması.

Ebu Bekir Râtib Efendi'ye göre, örnek seçilecek bir devletin askerî kanunları ve nizamları iktibas edilerek, kendi bünyemize uydurup, ihtiyacımıza cevap verecek bir Nizâm'i Ccdid ordusunun kurulması gerekiyordu. Padisahın düsüncelerine tesir eden bu sefaretnâme, Nizâm-ı Cedid programının hazırlanmasının bir safhasını teşkil ediyordu.

Kendisinden önceki padisahların, ıslahat hareketlerindeki düsüncelerinden faydalanmasını bilen Sultan III.Selim Hân, Sultan III. Ahmed Hân devrinde yapılmak istenilen ıslahatın, devlet adamlarından gizli olmasının zararlarını gördügünden, devlet adamları ve âlimleri yanına çağırarak, onların düsüncelerinden faydalanma ve memleketlerin durumunu daha iyi tahlil etme imkânını ele geçirmek istedi. Ancak layihaları kaleme alan kimselerin askerlik sahasında tecrübe sahibi kisiler olmaması, köklü tekliflerin gelmesine mâni oldu.

Verilen layihalar, baslica üç görüs üzerinde toplanıyordu: 1. Ordunun, Kanunî Sultan Süleyman Kanunları'na göre ıslah edilmesi. 2. Sultan Süleyman Kanunları'na, Avrupa nizamlarını tatbik ederek yeniden ordu teskili, 3. Yeniçeri Ocağı tamamen kaldırılarak, Avrupa usûllerine göre yeni bir ordunun kurulması, üçüncü düsüncede olanlara göre, devletin eski kanunları ihtiyaca cevap veremez hâle gelmis, Yeniçeri'ye fesad karısması da ordunun bozulmasına sebep olmustu. Çiftçi, esnaf gibi meslek sahiblerinin, bir yolunu bularak birer Esamî ele geçirmeleri de bunları esnaflıkla Uğraşan kişiler hâline getirmişti. Bu sebeblerden dolayı Yeniçeri Ocağı'nı bir tarafa bırakarak, tamamen Avrupa usulleriyle yeni bir ordu kurulmalıydı.

Sultan III. Selim Hân, bu fikirlerden üçüncüyü seçti. Programın uygulanması için tertib edilen heyetin başına, İbrahim İsmet Bey gibi dirayetli bir sahsı getirdi. Bu zat, işin başlangıcında olabilecek tehlikeleri dile getirmisti. Islahat heyetinin hazırladığı program, yetmişiki maddeden meydana geliyordu. Öncelikle askerlikle ilgili maddelerin tatbikatına geçildi.

Yeniçeri Ocaği'nın birdenbire kaldırılmasının devlete vereceği zararın ortada olduğundan, bu ocağın ıslah edilmesi sırasında yeni ordunun kurulması çalışmalarına başlandı. Yeniçeri Ocağı'na haftada birkaç gün mecburî talim konuldu. Humbaracı, Topçu lağımcı ve Top arabacı ocaklarının yeni kanunnâmeleri hazırlandı. Bunlar ordunun teknik sınıflarını teşkil edeceklerdi.

Yeni ordunun teskili ise, Sadrâzâm Koca Yusuf Paşa'nın Ziştovi ve Yaş ândlaşmalarından sonra cepheden Istanbul'a dönmesi ile baslar. Sadrâzâmın Avrupa'dan subay da getirmesi, talimli piyade askerinin teskilini hızlandırdı. Padişah bu ordunun Yeniçeriler' den bağımsız ve genç Yeniçerilerin buraya alınmasını istiyordu. Ancak bunun mahzurlarının olması, yeni ordunun Bostancı Ocagı'na bağlı, onikibin mevcudlu ve örnek bir ordu gibi teskili yoluna gidildi. Levend çiftliği Kanunnâmesi ile yeni ordunun kadroları ve diger meseleleri açıklanmıs oluyordu.

Nizâm-ı Cedid ordusunun kurulusunda ortaya çıkan diger bir problem de, halkın, özellikle Yeniçeri Ocağını benimsemesi, böylelikle meydana gelecek zararı önlemekti. Zararı önlemek içinde halk arasında muteber olarak bilinen devlet adamlarından faydalanma yoluna gidildi. Yapılan propaganda da, yeni ordunun Istanbul'da Rus tehlikesine karşı muhafaza için kuruldugunu, Istanbul'a karşı bir tehlike esnasında Anadolu ve Rumelide dağılmıs olan, çiftçilikle uğraşan askerin geç gelmesinin doguracağı tehlikeler anlatıldı. Pek tesirli olmamakla beraber yapılan propaganda neticesi, ilk andaki tepkiler önlenmis oldu. Sessizlikten istifade etmek isteyen devlet, Anadolu'da asker yetiştirme hareketine girişti. Bu harekette, Karaman Valisi Kadı Abdurrahman Paşa ile Amasya Sancakbeyi Cabbarzade Süleyman beyin gayretleri semeresini verdi. Ancak Yeniçeri Ocağına talim mecburiyeti konması, hariçden Esamî satın alarak ulufeye kaydolanların işine gelmemesi ve ocak içinde usulsüz aidat toplayanların, kanunnâme ile engellenmesi, çıkarcıları zor duruma soktu. Yapılan karşı propaganda neticesi önce Yeniçeriler talime çıkmamaya basladı, sonra da Nizâm-i Cedid' e kaydolanların dağılmaları, devlet adamlarına Nizâm-ı Cedid'in sadece orduda uygulandıgını anlatmıs oldu. Bu esnada Levend'den baska Üsküdar'da Kadı Abdurrahman Paşa'nın askerlerinden tesekkül eden yeni bir ordu tesis edildi.

Nizam-ı cedid askeri giyinişi

Nizam-i Cedid ordusunun kurulmasının yanı sıra Tophane, Tersane ve Mühendishane'nin de yeniden organizasyonuna baslandı. Tophane mensupları elenerek yenilendi, Avrupa'dan top döküm ustaları getirilerek yeni ve kuvvetli top imalâtına baslanıldı. Çok ihmâl edilmis olan donanma ve tersanenin islahatına girişildi ve bu konu, Küçük Hüseyin Pasa'ya verildi. Alınan tedbirler neticesinde donanma her yönden güçlendi. Fennî egitimde tahsil ve terbiyenin ilerlemesi için, 1773' de açılan Mühendishâne-i Bahri-i Hümâyûn genisletilerek, Teknik üniversite mahiyetindeki Mühendishâne-i Bahri-i Hümâyûn, 1794'de kuruldu. Bu okullarda, genis ölçüde yabancı ögretmenlerden faydalanıldı. Okulların kitap ihtiyacını karşılamak için de Üsküdar matbaası yeniden tesis edildi.

Yapılan degisiklikler, devlet bütçesine agır yük getiriyordu. Yükün kaldırılması için, sadece Nizâm-i Cedid'in giderlerini karşılayacak Irad-ı Cedid denilen yeni bir hazine kuruldu. Ayrıca Irad-ı Cedid, ileride meydana gelebilecek harplerin giderlerini de karsılayacaktı, îkiyüzbin kese degerinde olacak bu hazinenin gelir kaynaklarını, Rüsum-i Zecriye denilen tütün, içki ve kahveden alınan vergilerle, mahlûl mukataalardan alınan vergi ve her sene yenilenen beratlardan alınan vergiler teskil ediyordu. Hazinenin hesaplarını görmek için de talimli asker nâzin, Irad-ı Cedid Defterdari tayin edildi.

Nizâm-i Cedid hareketi, askeri sahadaki yeniliklerin yani sıra idarî, siyasî ve ticarî sahalarda aynı istikamette bir takim tesebbüsleri beraberinde getirdi. İdarî sahada, Anadolu ve Rumeli, 28 vilayete bölündü ve vezir sayısı buna uygun hâle getirildi. İdareciligi menfî olan ve ehliyetsiz kişilere vezirlik verilmemesine dair Kanunnâme çıkarıldı ve tayinlerin yapılması hakki Padisah ve Sadrazama verildi. Vezirlerin memuriyet süresi, en az üç, en çok bes yıl arasında sınırlandırıldı. Kadıların durumu, tımar nizâmnâmesi düzenlenerek, yapılacak muamelelerin kanunnameye uygun olmasına dikkât edildi.

Osmanli Devleti'nin iktisadî, idarî, siyasî sahalarında yapılan yenilik ve Islâhatlar, yapılan menfi propaganda, içteki ve dıstaki basarısızlıklar sebebiyle istenilen neticeyi veremedi. Islahatlari tatbik edenler arasında, padisaha tam olarak itaat edenlerin sayısının az olması da başarısızlıkları getirdi. Harici düsmanlar yapılan savaşlar, Arabistan'da Vehhabî, Mora'da Rum, Balkanlar'da Sırp isyanları ile diger küçük çaptaki isyanları bastırmakta güçlükle karşılanılmasının suçu, devamlı Nizâm-ı Cedid askerine yüklendi. Yeniçeri Ocağı mensublarının da Nizâm-i Cedid askerinin çoğalmasıyla kendi maaşlarının ellerinden gideceği korkusu, cephe almalarına sebeb oldu. Fransa'nın Osmanlı Devleti aleyhine cephe alıp, Istanbul'daki Fransız sefirinin el altından Yeniçerileri, "maaslarınız alınıp, devlet ileri gelenlerine dagıtılacaktır" seklindeki tahrikleri de etkili oldu. Bu hareketin basarısızlığında bazı kötü tesadüflerin, korkak ve müsrif devlet adamlarının da tesiri oldu. Devlet bütçesinden yapılan masrafların artması, hileli sikke kesilmesi veya yeni yeni vergilerin konulmasına bağlı olarak, esya fiyatları arttı. Tasrada vergi tahsildarlarının suistimalleri, halka büyük sıkıntı getirdi. Bu sebeblerden, yeniliğe karşı olan unsurlar, Nizâm-i Cedid'i yıkmak için fırsat arar hâle geldiler.

 

1794-1799 yılları arası Nizam-ı cedid askeri için yapılan Selimiye Kışlası

Napolyon'un Mısır seferi sırasında Akka Kalesi'nin önündeki savaşta başarı kazanan Nizâm-i Cedid ordusundan, Sırp isyanlarına ve Rusya ile savas tehlikesine karsi faydalanılmak istendi ve ordu Rumeline geçirildi. Ancak bu durumdan süphelenen Rumeli ayanına, ordunun Sırp isyanını bastırmakla vazifeli oldugu ilân edildi. Fakat, Sadrâzâm Ismail Pasa'nın ve yeniliğe muhalif olanların Rumeli ayanı ve Yeniçerileri tahriki, olayların baslangıcı oldu. İlk hadise Tekirdag'da meydana geldi. Burada kurulacak Nizâm-i Cedid ordusuna dair fermanı okuyan kisiyi yeniçeriler öldürdüler. Askeri Edirne'ye götüren Kadı Abdurrahman Pasa'ya mukavemet edilmesi, iç harp tehlikesi derecesine ulastı. Ingiliz donanmasının Istanbul'u yakmakla tehdit ettigi ve düsmanın sınırlara asker yığdığı sırada böyle bir isyanın baslaması, devletin selâmeti açısından kötü neticeler doğuracağı aşikardı. Bu sebeble III. Sultan Selim Hân, Abdurrahman Paşa'yı geri çağırdı. Arzu edilen neticenin aksine, muhaliflerin taşkınlıklarını artırmaktan baska bir işe yaramadi. Zira yenilik düsmanlarının şimarmalarına sebebiyet verilmisti. Istanbul'da Bogaz yamaklari isyan etti.

Edirne'deki hadiseden sonra merkezde yapılan degisiklikler, fayda yerine zarar getirdi. Tayinlerle, görünüşde Nizâm-i Cedid taraftarı olanlar, makam sahibi oldular. Ordunun da Istanbul'da bulunmayışını fırsat bilen Yeniçeri ve yenilik muhalifleri, Nizâm-i Cedid'i ortadan kaldırmaga karar verdiler. Bu karardan habersiz. olan padişah. Bogaz yamaklarını Nizâm-i Cedid'e dahil etmege çalışıyordu. Köse Musa Paşa ise el altından haber göndererek, bu askerleri; "Eger, Nizâm-i Cedid elbisesi giyerseniz dinden çıkarsınız, giymezseniz ocaktan atılırsınız. Belki de Nizâm-i Cedid sizi öldürecek" diye tahrik ediyordu. Tahrikler sonucu 26 Mayıs 1807 tarihinde Büyükdere çayırında toplanan Yeniçeriler isyanı başlattılar. Başlarına reis olarak seçtikleri, Kabakçı Mustafa denilen serkeş de Istanbul halkına, yaptıklari işin mukaddes bir hareket oldugu yolunda propaganda yaptı.

Bu esnada Kaymakam Köse Murad Paşa, bir taraftan Padisah'a isyanı önemsiz gibi gösterirken diger taraftan, isyancıları bastırmaya hazırlanan Topçu ocağına, karşı gelmemelerini emreden haberi gönderiyordu. Böylelikle isyan programı düzenli olarak tatbik edilmeye başlandı. Isyancılar Et Meydanı'nda (Aksaray semti) toplandıktan sonra, devlet adamlarının içinde bulunan Nizâm-i Cedid muhalifleriyle anlaştılar. Padişah durumdan haberdar olduğunda iş işten geçmişti. Isyanın bastırılması için Nizâm-i Cedid'in kaldırıldığına dair bir ferman yayınladıysa da, asiler bu defa da, padişahtan on bir kişinin kendilerine teslimini istediler.

Kendisine onbir kisinin isimlerinin listesi verildiginde çok üzülen padişah, bütün bunlara sebeb, kendi yumuşak huyluluğu oldugunu söylemiştir. Kan dökülmemesi için asilerin istekleri kabul edildi. Asiler verdikleri listede olan kisileri birer yolunu bulup katlettikten sonra iş bununla bitmeyerek, yeni bir istekle ortaya çıktılar. Sıra nihayet Nizâm-ı Cedid'in mimarı olan Sultan III. Selim'e geldi ve bu padişah iyi huyluluğu, şefkati ve temiz ahlâkı yüzünden şehit edildi. isyanın neticesinde de memleket, Avrupa'ya yetişmek yolunda uzun bir süre geri bırakılmıs oldu.

 


Sayfaya Git: [1/2] 1 2 Sonraki