ÇANAKKALE' DE RAKAMLARIN KANLI DİLİ

Çanakkale'de Rakamların Kanlı Dili

Canakkale Harbi, fiilen 3 Kasım 1914 tarihinde başlayıp 9 Ocak 1916 tarihinde Itilaf Devletleri'nin çekilmesiyle sona erdi. Çarpışmalar toplam 8.5 ay boyunca devam etti.

Çanakklae Savaşı Haritaları

Rakamlara bakıldığında Çanakkale Harbi’nin ne kadar şiddetli ve kanlı geçtiği görülmektedir. Bu özelliğiyle dünyadaki eşsiz savaşlardan biridir. Ancak bir özellik daha vardır ki bu özellik zaferi getirmiştir. O da Mehmetçiğin imanı ve vatan severliğidir. Zira dünyada hiçbir asker komutanlarından ölme emri aldıklarında, bu emri on binlerce şehid ile yerine getiremezdi.

Ilk Şehitler

Düşman 3 Kasım 1914 yılında Boğazın girişindeki tabyaları imha etmek için yapılan saldırıya iki adet denizaltıyla birlikte 28 adet irili ufaklı gemi 68 topla katıldı. 17 dakika süren bu saldırıda bir top mermisi Seddülbahir Kalesi' ndeki cephaneliğe düşerken 5 subay ile 83 er şehit oldu. Bunlara "Ilk Şehitler" denmektedir.
18 Mart 1915 günü Itilaf Devletlerinin toplam irili ufaklı 231 adet gemi ve 1155 top ile hazır bulunuyordu. 18 büyük zırhlıdaki top sayısı 712 idi. Bu toplardan 279'u 18 Mart savaşına katılarak 7 saatlik bombardımanda bulunmuşlardı.
Türklerin boğazda toplam 13 tabyası, 230 adet topu var iken, bu toplardan ancak 82'si kullanılabildiği gibi, bunların da 44'ü hasar gördü ve 8 top da kullanılamaz hale geldi.


Mayın Döşendi

Müstahkem Mevkii Komutanlığı tarafından boğaza dik olarak 11 mayın hattı döşendi. Bu hatlardaki toplam mayın sayısı 403'tür. Donanma bu mayın hatlarına kadar gelemedi, ancak ilk hattan 8 kadar mayın sökebildi. Geri kalan 395 mayın döküldükleri yerde durmaktaydı.

8 Mart 1915 gecesi Nusret mayın gemisi de elde kalan son 26 mayını bu defa kıyıya paralel olarak ağırlığında, poyraz-lodos istikametinde iki sıra halinde ve 4.5 metre derinliğe döşedi. Ilk mayın hattı Selanik adlı gemi tarafından 4 Ağustos 19l4'te 22 adet olarak döküldü. Ayrıca diğer mayın hatlarının dördünü 159 mayınla Nusret; dördünü 114 mayınla Intibah, ikisini 48 mayınla Selanik, birini de 37 mayınla Samsun gemileri döşediler.

Ilk Galibiyet

18 Mart 1915 günü, boğaza giren 40 kadar gemiden 3'ü batırıldı, sekizi de ağır hasar aldı. Ingiliz ile Fransızların kaybı 800, Türklerin; Türk ve Alman kaybı ise 90 kişidir. O gün Türk tabyalarına atılan yaklaşık 6.000 top mermisine karşı bu kayıp çok çok azdır. 200 yıl boyunca hiç yenilmeyen Ingiliz Donanması, ilk defa 18 Mart'ta mağlubiyet acısını tattı. Yine o gün Türk askerlerinin etrafına toplam 1.500 kilo top mermisi düşmüştür.
Itilaf Kuvvetleri Donanmasına ait denizaltılar boğazı tam 27 kez geçti. Daha çok Karadeniz girişini kontrol eden ve Almanlardan satın alıdığını açıkladığımız Yavuz (Goben) ve Midilli (Breslau) gemileri Çanakkale Savaşı boyunca Çanakkale Boğazı' na gelmediler.

Kara Savaşları

Kara Savaşı ise 25 Nisan 1915'te başladı. Itilaf Devletleri toplam sekiz yere birden çıkarma yaptılar. Asıl çıkarma yerleri üç olup diğerleri gösteriş çıkarmasıdır... Çıkarmanın ilk başlarında Gelibolu Yarımadası'nın neredeyse tamamını 9.Tümen Komutanı Halil Sami Bey'in birlikleri savundu (bir tümendeki asker sayısı 2430 kişi, bir tümen 3 Alaydan ibarettir). Bu alan 35 km uzunluğunda olup 200 km2 lik bir yer kaplamaktadır. Karaya çıkmak için gemilerde bekleşen Itilaf askerlerinin sayısı ise 15.000'dir (Toplanan asker sayısı ise 75.000'dir.)

2. Tümenin bazı alaylarının yer aldığı cephe uzunluğu 600 m. olup her 15 cm'ye bir asker düşmektedir. Her bir askerimize 95 adet mermi isabet etmektedir. Karşılıklı siperlerin en yakın mesafesi 5-10 metredir.

Türk ordusunun düşmandan 4-5 kat daha fazla taarruz yaptığı ortalama 5-10 bin askerimiz şehit oldu. Itilaf devletleri, kara savaşları için 84 gemi, 75056 asker, 22.771 hayvan, 3.081 araba ayırmışlardı. Toplam 8.5 ay boyunca top ve tüfek ustaları 70 adet top, 80 bin adet tüfek tamir ettiler.
Istanbul'dan Uzunköprü'ye kadar gelen askerler buradan Gelibolu ve dolayısıyla cepheye dek yürüdüler. Bu uzun yürüyüş 8 gün sürdü. Bugün bu mesafe otobüsle 4-5 saatte alınmaktadır.

Tarihî Bir Direniş

Sadece Seddülbahir'deki Ertuğrul Koyu'na 2.500 asker çıkarılmak istenir (Bu askerlerin 2.000'ni eski bir Kömür gemisi olan River Clyde'nin içindedir). Ertuğrul Koyu'nu savunmakta olan Ezineli Yahya Çavuş 63 arkadaşı ile 3.000 kadar düşman askerine tam 12 saat boyunca karşı koydu. Gece yarısı Harapkale'deki bölüğüne çekildiği vakit sadece üç kişi kaldılar. Yine Ertuğrul Koyu'na düşman toplam 4.650 top mermisi attı (Bu sayı, Türklerin 18 Martta attığı toplam top mermisinin iki katıdır).

Mermiler Havada Çarpıştı

Kanlısırt'a 3 saat boyunca yapılan bombardımanda ise 17.000 top mermisi düştü. Kara savaşları sırasında karşılıklı hücumlar yapılırken, on milyonda bir ihtimal olan mermilerin havada çarpışması vuku buldu. Yine kara savaşlarının en şiddetli anında yere düşen mermi sayısı 1.500 adet olup metrekareye ise 6.000 mermi düşmektedir. 19 Mayıs saldırısında 10.000 kayıp (3.000 şehit, 6.000 yaralı) olmasına rağmen Anzaklarda ise 160 ölü, 468 yaralı vardı. Anzakların o saldırıda makineli tüfeklerle attığı mermi sayısı 948.000'dir.


215 Okkalık Top

Rumeli Mecidiyesi'nde görev yapmakta olan 3. Top numara eri Seyit, bir bombardıman sonrasında 14 şehit, 24 yaralı veren tabyasında, kısa bir süre baygınlık geçirdikten sonra kendine gelip, 215 okkalık top mermisini (275 kg, 600 gr) 6 basamaklı bir merdivenden çıkararak, namluya sürdü ve Ocean zırhlısını vurdu (Dünya Halter Şampiyonumuz Naim Süleymanoğlu'nun kaldırdığı son ağırlık 165 kg.dır).

Okullar Mezun Vermedi

Bu savaşta Istanbul Tıp Fakültesi öğrencileri (100 öğrenci) ile Istanbul Lisesi (50 öğrenci) öğrencileri de katıldı ve 3 saat içinde şehit oldular. Yaralara merhem sürecek, dertlere derman olacak doktor ve doktor adayları vatanın bu onulmaz yarasına canlarıyla merhem, vatanın büyük derdine yine canlarıyla derman oldular. Bu sebeple Istanbul Tıp Fakültesi 6 yıl sonra 1921'de hiç mezun veremedi. O zamanın 1895 doğumlu aydınları ile okumuş ve nitelikli insanımız Çanakkale' de şehid oldular.
Çanakkale'de Savaşan Liseliler Resimleri
Zaferler

Çanakkale Harbi bir muharebeler silsilesidir. 18 Mart'ta Çanakkale Deniz Zaferi, 25-27 Nisan'da Anburnunda, Seddülbahir'de, Kumkale'de, Beşiğe' de çıkarmalar başarıyla durduruldu. Ayrıca 1. Kirte (28 Nisan), 2.Kirte (6-8 Mayıs), 3.Kirte {4-6 Haziran), 1. Kerevizdere (21-22 Haziran), Zığındere (28 Haziran), 2.Kerevizdere (12 Temmuz), 1 Anafartalar (9 Ağustos), 2. Anafartalar (21 Ağustos) muharabeleri zaferle sonuçlandı. Toplam on üçe yakın muharebe başarı ile yapıldı.

Dünyada Ilk Defa

Ingilizlerin uçak sayısı 55-60 iken Türklerin ise 22'dir. Bozcaada ve Seddülbahir'de birer uçak pisti inşaa edildi. Ingilizler bu savaşta üç adet balon gemisi, bir uçak gemisi (Arc Royal) kullandılar. Dünyada ilk defa modern (kara, deniz, hava, denizaltı) savaş yapıldı.

Geri Çekilme

Itilaf Devletleri Gelibolu'dan çekilirken 40.000 ile 20.000 arasında asker kaybı düşünmelerine rağmen bir kişi bile kayıp vermediler. Ancak çekilme esnasında 9.000 at, katır, eşek; 2.000 taşıt arabası, 200 ağır top alınmış, Gelibolu Yarımadası'nı 8-9 Ocak 1916 günü tamamen boşaltmışlardır.

Rakamların Dili

Yaklaşık bir sene süren Çanakkale Savaşı'nda her iki tarafın kaybı 500.000'dir. Türklerin o gün için toplam 700.000 askeri bulunuyordu. 259 günü karada geçen bu savaşa, toplam 21 Türk Tümeni katıldı. Ingiltere'den bu savaşa 469.000 asker katıldı. Bunlardan 328.000'ni bizzat cephede savaştı ve 141.000'ni ise savaşan askerlere destek verdi.
Itilaf Devletlerinin kaybı 252.000'dir. Ingilizlerin kaybı= 205.000 (Sömürge askerleri de dahil¬dir) Fransızların kaybı 47.000 Toplam 252.000 'dir

Çanakkale Savaşı'nda En Çok Şehit Veren Iller
1-Bursa=3274
2-Balıkesir=3003
3-Konya=2683
4-Kastamonu=2 527
5-Denizli=2258
6-Ankara=1926
7-Istanbul=1908
8-Çanakkale=1876

En Fazla Şehit Veren Köy
Kastamonu'nun Güzlük Köyü en fazla şehid veren köyü olup, bu kahraman köyümüzden 25 kişi şehit düşmüştür.



iKİNCİ dÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ ve SONRASI TÜRKİYE' DE EKONOMİK DURUM

Ikinci Dünya Savaşı Yıllarında ve Sonrasında Ekonomik Durum

1930'lu yılların başından itibaren Japonya, Italya ve Almanya hızla silahlanmaya başladı. Önce Japonya 1931'de Mançurya'yı, 1937'de de Çin'i işgal etti. Sonra Italya 1936'da Habeşistan'ı ele geçirdi. Arkadan dünyayı ele geçirme hayalleri içinde olan Hitler'e sıra geldi. Mart 1938'de Avusturya'nın Nazi Başkanının çağrısı üzerine, Alman Nazi Ordusu bu ülkeye girdi. Eylül 1938'de Almanlar Çekoslovakya'nın bir kısmını işgal ettiler. 14 Mart 1939'da tamamını ele geçirdiler. Almanya ve Italya "mihver devletler" cephesini kurdular. Almanlar savaş ilan etmeden, 1 Eylül 1939'da Polonya'ya girdiler. Polonya karşı koyunca II. Dünya Savaşı başladı. Polonya ile yardım anlaşması imzalamış bulunan Ingiltere ve Fransa da Almanya'ya savaş ilan ettiler. Almanlar Polonya'yı Ruslar ile paylaşırken, Amerikalılar tarafsızlıklarını ilan ettiler. Fakat ABD'nin tarafsızlığı kısa sürdü. Önce Eylül 1940'ta Japonya, Almanya ve Italya arasında karşılıklı askeri yardımlaşmayı öngören üçlü "mihfer" anlaşması imzalandı. Sonra 7 Aralık 1941 sabahı Japonlar 360 uçakla ABD'nin Pasifik'teki deniz ve hava üssüne saldırdılar. Iki saat içinde 14 savaş gemisini hatırdılar, 350 uçağı parçaladılar ve 3600 askeri öldürdüler. ABD hem Japonya hem de Almanya ile savaşmak ve Japonya'yı durdurmak için ise 6 ve 9 Ağustos 1945 Hiroşima ve Nagasaki'ye atom bombası atmak zorunda kaldı. 2 Eylül'de Japonya teslim oldu.
Savaş ABD'yi tek güç haline getirirken bu ülkenin parası da a-nahtar para durumuna geldi. Avrupa'daki faşist yönetimlerin baskısından kaçan Musevi kökenli bilim adamları ABD'nin bilim ve teknoloji alanında da önder ülke olmasına büyük katkı sağladılar.
Almanlar Yugoslavya ve Yunanistan'ı ele geçirip Türkiye sınırına kadar gelmiş olmalarına rağmen, Türkiye bu büyük Savaşın dışında kalmayı başarmıştır. Dünya tarihinde eşi görülmemiş düzeyde asker ve. sivilin ölümüne yol açan bu savaşta Türkiye insan kaybetmemiştir. Türkiye 23 Şubat 1945'te Almanya'ya savaş ilan etti. Hitler 30 Nisan 1945'te intihar etti. 7 Mayıs 1945'te Almanya teslim oldu. Kesin olmamakla birlikte 7 milyonu Almanya'daki kamplarda olmak üzere 50 milyon civarında insan öldü. Birinci sırada 20 milyonla S. Rusya, sonra 8 milyon ile Çin, 5 milyon ile Polonya ve 4,5 milyon ile de Almanya...
Şimdi kısa başlıklar halinde önce Savaş yıllarında (1939-1945), ardından Savaş sonrası dönemde (1945-1950) Türkiye'de ekonomik olayları ve sonuçlarını değerlendirmeye çalışacağız.

Devletçiliğin Duraklama Yılları (1939-1945)
Dünyada sıcak savaşın adım adım ilerlediği günlerde Türk ulusu, 10 Kasım 1938'de Büyük Kurtarıcı'sini kaybetmişti. Ülke son sekiz yılda Devlet öncülüğünde planlı sanayileşme uygulamasıyla tamamlanan bir atılım göstermişti. Atatürk'ün rehberliğinde siyasal, sosyal, kültürel ve iktisadi reformları ardarda gerçekleştiren genç Türkiye Cumhuriyeti, artık çağdaş uygarlık hedefine A-tatürk'süz yürümek zorundaydı.
Atatürk öldüğünde Celal Bayar Başbakandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi, oybirliği içinde Cumhurbaşkanlığına Ismet Inönü'yü seçti. Inönü, Bayar Hükümetinin göreve devam etmesini
istedi. Gerek iktidar partisi olan CHP içinde ve gerekse kamuoyunda Inönü-Bayar beraberliğinin zoraki olduğu biliniyordu. Nitekim 25.1.1939'da C. Bayar, Hükümetin istifasını açıkladı. Inönü, istifayı kabul ettikten sonra Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam'ı hükümeti kurmakla görevlendirdi. Saydam Hükümeti'nin programında üç ana konu ağırlık taşımaktaydı. Demiryolu yapımının programa göre devam ettirilmesi, Devletçilik ilkelerine bağlılığın sürdürülmesi ve "denk bütçe politikası "nın titizlikle uygulanması...
Bu arada 23 Haziran 1939'da Hatay'ın Türkiye'ye katılmasıyla ülke yüzölçümü 767.119 km2, nüfusu da (1940 sayımına göre) 17.820.950'ye çıkmıştı.
Savaş ekonomisi nedeniyle iktisadi yatırımlar durmuştu. Yine de 1932-1939 yılları arasında Devletçilik uygulamaları çerçevesinde kamu iktisadi kuruluşlarının sayısı 31'den lll'e çıkmıştı. Avrupa'da savaş başlayınca, Türk hükümeti yaklaşık bir milyon çalışma yaşındaki insanı silah altına aldı. Bir yanda üretim faaliyetleri için yetişmiş işgücü ve kaynak sıkıntısı artarken, diğer yandan ülkenin tüketim harcamaları hızla yükseldi. Toplam talep karşısında toplam arz yetersiz kalınca, enflasyon oranındaki artış Hükü-met'in denetiminden çıktı. 1929 Büyük Bunalımı'nın tersine, bu kez tarım ürünleri fiyatları hızla yükselmeye başladı. Örneğin buğdayın fiyatı 13,5 kuruştan 100 kuruşa, zeytinyağı kilosu 85 kuruştan 350 kuruşa fırladı. Fiyatlar genel endeksi 1938-1943 arasında 5 misli yükseldi. 1940 yılında 17 milyon olan nüfusun %24'ü kentlerde geri kalanı kırsal kesimde yaşıyordu.
Iç fiyatlardaki bu artış, devletin her türlü tüketim malları piyasalarında büyük miktarlarda ve hacimde satın almalarda bulunmasının etkisiyle olmuştur. Üreticiler ve toptancı büyük tüccarlar stokçuluk, karaborsa gibi yollarla büyük kazançlar sağladılar. TC Merkez Bankası, artan fiyatlar karşısında kamu kuruluşlarının artan kredi ihtiyaçlarını karşılamak için, kredi tahsislerini her yıl büyütmek zorunda kalmıştır. 1938'de 89 milyon olan kredi hacmi 1944'te 773 milyona yükselmiştir. Buna bağlı olarak para arzı da 219 milyondan 995 milyona çıkmıştır. Atatürk ve Ismet Inönü'nün birlikte taviz vermeden uyguladıkları "denk bütçe ve sağlam para'" politikaları artık işlemez olmuştu.
1940 yılında Ingiltere ile yapılan Ödemeler Anlaşması ile Lira-Sterlin ilişkisi koşullara bağlı olarak, sabit bir tanımla 1£=520 kuruş olarak belirlendi. Ancak piyasa fiyatı bu resmi fiyatın çok üstündeydi. Mayıs 1941'de bir altın lira 28 kağıt lira idi. Cumhuriyet Altını savaş öncesinde 10,78 lira iken 1942'de 32 lira oldu.
Kısaca, bu savaşın doğurduğu olumsuz koşullar nedeniyle 1938-1943 dönemini kapsayacak şekilde hazırlanmış olan II. Beş Yıllık Sanayi Planı'nın uygulamaya konması mümkün olmamıştır. Dolayısıyla ülkede bu dönemde yatırımlar durmuş, üretim kapasitesi yerinde saymıştır. Ithalat zorluklan nedeniyle bazı üretim dallarında üretim düşmüştür. Işsizlik, askere alma yoluyla giderilmiştir.
Ord. Prof. Dr. I. C. Saraç'ın değerlendirmelerine göre, savaş yıllarında CHP Hükümetleri'nin iki temel iktisat politikası olmuştur: 1) Mal kıtlığının doğurduğu sıkıntıları hafifletmek, 2) Bazı kimselerin bu durumdan yararlanarak aşırı kazançlar sağlamalarını önlemek... Bu iki ana hedefe varmak için Devlet'in ekonomiye müdahaleleri artmıştır. Refik Saydam Hükümeti'nin 1940 yılının başında (26 Ocak) yürürlüğe koyduğu "Milli Müdafaa Kanunu" Hükümete ekonomi ve savunma alanında sınırsız diyebileceğimiz yetkiler vermiştir. 1941 yılına gelindiğinde Hükümet, bazı malların iç ve dış alım-satımını yapmak üzere Ticaret Bakanlığı'na bağlı olarak Ticaret Ofisi, ve Petrol Ofisi gibi kuruluşları faaliyete geçirdi. Ticaret Ofisi gıda ve temel tüketim malları, Petrol Ofisi ise petrol ürünleri ticaretinde tam yetkili kuruluşlar haline getirildiler.
Ayrıca 21 Mayıs 1941'de 4036 sayılı kanun ile Tütün, Tütün Mamulleri, Tuz ve Alkol Işletmeleri Genel Müdürlüğü kuruldu. Daha sonra bu kuruluşun adı Tekel Genel Müdürlüğü olarak değiştirildi.
Zonguldak havzasındaki tüm kömür yatakları 1940 yılında millileştirilerek Etibank tarafından kurulan Ereğli Kömür Işletme Müessesesi'ne devredilmiştir. Aynı yıl içinde Raman'da petrol bulunması ülkeyi sevince boğmuştur.
Hükümet dış politikada başarılı olup ülkeyi savaş dışında tutarken, içerdi büyük tüccar ve büyük çiftçilere karşı her türlü çareye başvurulduğu halde, netice alamıyordu. Bu durumu Prof. Dr. Yahya S. Tezel şöyle ifade ediyor: "Ardarda yayınlanan kararnamelere adeta meydan okurcasına hızlanan karaborsa ve ihtikar süreci Hükümet 'in sıkıntılarını artırıyordu. Bir yandan temel tüketim mallarında ciddi kıtlıklar içinde kalan geniş halk yığınları sefalete itilirken, öte yandan büyük vurgunların vurulması, yönetici kadronun bazı kesimlerinin tüccarlar ve büyük toprak ağalarına karşı tavır almalarına yol açtı. "
Köy okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirmek, kırsal kesimin kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere 17 Nisan 1940'da Köy Enstitüleri (3803 sayılı kanun) kuruldu. Bu yeniliğin ve gelişimin arkasında Cumhurbaşkanı I. Inönü, Milli Eğitim Bakanı H. A. Yücel ve eğitimci I. H. Tonguç vardı. Köy enstitüleri kuruldukları yörenin sosyo-ekonomik yapısının değişmesinde belirleyici olmuşlardı. Büyük kentlerden uzak kırsal bölgelerde kurulan bu okullarda köy öğretmeni yetiştirmek ana hedef idi. Enstitülerde ilkokuldan sonra 5 yıllık bir öğretim programı uygulanmaktaydı. Bu süre içinde 114 hafta "kültür", 58 hafta "tarım" ve 58 haftada "teknik" derslere yer veriliyordu. Teknik dersler sanat ve atölye dersleri olarak uygulamalı bir şekilde yürütülüyordu. Bu enstitülerde toplam 15.000 öğretmen ve 2.000 kadarda sağlıkçı yetiştirildi.
H. Ali Yücel'den sonra Milli Eğitim Bakanı olan Reşat Şemsettin Sirel zamanında önce bu enstitülerin yüksek kısımları kapatıldı. Sonrada teker teker enstitüler klasik öğretmen okullarına dönüştürüldüler.
Savaşın üçüncü yılına, yani 1942 yılına gelindiğinde, Türkiye'de büyük sermaye sahipleriyle Hükümet arasındaki soğuk savaş yeni boyutlar kazanmıştı. Özellikle, büyük halk çoğunluğunun temel gıda maddesi olan ekmek üretim ve dağıtımında ortaya çıkan yetersizlikleri ve karaborsayı gidermek için 1942 yılının Ocak ayında, önce Ankara'da hemen ardından Istanbul'da ekmek karneye bağlandı. Karneyle kişi başına 300 gr. ekmek alınabiliyordu. Fakat durum hızla kötüleştiğinden Nisan ayından itibaren miktar 175 gr'a indirildi. Bu durum 1 Eylül 1944 tarihine dek devam etti. Ekmek yanında çay ve şeker kıtlığının ve karaborsasının da sürdüğünü hatırlamalıyız.
Hükümet Milli Koruma Kanunu'nda gerekli düzeltmeleri sağlayarak, sanayi kuruluşlarının neleri hangi miktarlarda üreteceklerini ve tarımda büyük çiftçilerin neler yetiştireceklerini belirlemeye başlamıştır. Bu arada beklenmedik bir olay, Temmuz 1942'de Başbakan Refik Saydam'ın ölümü, hükümet değişikliğine yol açtı. Yeni Başbakan Şükrü Saraçoğlu ve yeni Ticaret Bakanı Behçet Uz, özel sektörle ekonomik savaşı sürdürmek istemediklerini göstermek için gıda ve tarım ürünleri piyasaları üzerindeki Devlet denetimini asgariye indirdi. Fakat özel sektör barıştan yana görünmedi ve fiyatlar hızla tırmanmaya başladı. Bu gelişme karşısında Devlet'in tepkisini Cumhurbaşkanı I.Inönü 1942 yılında Meclisi açarken, şöyle dile getiriyordu:
"Şuursuz bir ticaret havası, haklı sebepleri çok aşan bir pahalılık belası...Bulanık zamanı bir daha ele geçmez fırsat sayan eski çiftlik ağası ve elinden gelse teneffüs ettiğimiz havayı ticaret metası yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar... büyük bir milletin hayatına küstah bir surette kundak koymaya çalışmaktadır... "

1- Varlık Vergisi Öncesi ve Sonrası
Avrupa'da savaşan ülkelerde kamu ve özel sektörün tam bir dayanışma ve işbirliği içinde olduğu dönemde, belki de savaş dışında kaldığı için, Türkiye'de bu iki kesim arasında 1942 yılının Kasım ayında köprüler havaya uçuruldu! Cumhuriyet'in ilanından beri ülke yönetimini elinde tutan CHP, Meclis dışından gelen bu sert muhalefet karşısında Başbakan Ş. Saraçoğlu'na destek vererek, 12 Kasım 1942 tarihinde 4305 sayılı "Varlık Vergisi" kanun tasarısının kabulünü sağladı. Yasa olağanüstü koşullar nedeniyle "...bir defaya mahsus" olarak çıkarılmıştı. Verginin oranı ve matrahı kanunla belirlenmiş bir "servet vergisi" idi. Başbakan Ş. Saraçoğlu'na ve Maliye Bakanı Fuat Ağralı'ya göre yasayla şu sonuçları almak amaçlanmıştı:
â€" Enflasyonla mücadele için tedavülden para çekmek,
â€" Savaş yıllarında "çokpara kazanmış olanlardan " vergi almak,
â€" Devlet gelirlerini artırmak.
Bir başka gerekçeyi eski başbakanlardan ve o dönemin CHP içinde görevli olan S.Hayri Ürgüplü anılarında Başbakan ve Maliye Bakanı'ndan naklen şöyle anlatıyor:
"Istiklal Savaşı'ndaki fedakârlığa benzer bir fedakarlığın zorunlu olduğunu kesin bir dille ve heyecanla belirttiler. Istiklal Savaşında işgal altındaki Istanbul ve Izmir 'den gerekli yardım alınamamıştır. Şimdi en büyük fedakârlık oralardan gerekmektedir."
Yasa ile 15 günde 500 milyon TL toplanabileceği öngörülmüştü. Vergisini zamanında ödemeyenler için bedeni cezalar sözkonusu idi. Örneğin çeşitli kamu altyapı yatırımlarda çalışma gibi. Bu uygulama çerçevesinde Istanbul'dan Aşkale'ye çalışmaya gönderilenler oldu. Yabancı devletlerin vatandaşlarına tahakkuk ettirilen vergiye, ilgili ülkeler itiraz etti. Istanbul'da yaşayan yabancılara 80 milyon vergi kesildi, pazarlıklar sonunda vergi miktarı 17 milyona indirildi.
Varlık Vergisiyle tahakkuk ettirilen vergiye itiraz hakkı, temyiz yolu tanınmamıştı. Kimlerin ne kadar vergi ödeyeceğine "Takdir Komisyonları" karar veriyordu.
Bu vergi uygulamasıyla yaklaşık 3873'ü yabancı olan toplam 114 bin yükümlüye, 465 milyon TL vergi tahakkuk ettirildi. Ancak tahsilat 314 milyon TL düzeyinde kaldı. Vergilendirilecek yükümlülerin listesini Maliye Müfettişleri hazırladı. Istanbul'da toplanan müfettişlerin başında Şevket Adalan, yanında Sıtkı Yırcalı, Sait N. Ergin, Muhittin Gürün, Ihsan Baç, Bülent Yazıcı, Fazıl Ağan, Memduh Aytür, Cahit Kayra gibi mali tarihimizde iz bırakan isimler vardı. Büyük çoğunluğu azınlıklardan olmak üzere, yükümlülerin %70'i Istanbullu idi. Bu durum, özellikle Istanbul'da azınlıkların servetlerinin bir kısmının Müslüman-Türk işadamlarının eline geçmesine olanak verdi. Hükümet içten ve dıştan gelen yoğun baskılar karşısında uygulamayı 1943 yılında durdurdu. Bu vergiyi ödeyen müslim ve gayri müslim aileler, o günden itibaren CHP yönetimine karşı bilinçli ve örgütlü mücadeleye girişti. Önce bir muhalefet partisi olarak Demokrat Parti'nin doğuşunda, sonra bu Partinin 1946, 1950 ve 1954 genel seçimlerinde başarılı olması için çalıştılar. Vehbi Koç "Hayat Hikayem" adlı kitabında Varlık Vergisi uygulamasında 600 bin TL ödediğini söylüyor.
Hükümet bütçe açığını Varlık Vergisi yoluyla elde ettiği ek gelirlerle kapatamayınca sıkı para politikasını bırakarak para basmaya girişti. Ülke böylece Cumhuriyet Döneminde ilk kez enflasyon süreciyle karşı karşıya kaldı. Bu süreç ülkede yeni zenginlerin o zamanki deyimiyle "Hacı Ağaların" ortaya çıkmasına olanak verdi.
1943 yılından Savaşın bittiği 5 Mayıs 1945 tarihine kadar Türkiye'de bir yanda "savaş zenginleri''nin sayısı artarken, diğer yanda halkın büyük çoğunluğu yoksullaşmaya devam etti. Saraçoğlu Hükümeti, 1944 yılında "savaş sonrası kalkınma plan ve programı"mn hazırlanmasına girişti. Hazırlanan rapor 7 Mayıs 1945'te Hükümetin onayına sonuldu. Rapor, savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçişi kolaylaştıracak önlemler yanında, II. Sanayi Plan'ında yer alan ana ilke ve hedeflere de yer veriyordu. Ek olarak, ülke içinde bölgesel uzmanlaşmayı ve enerji kaynaklarını sanayi tesislerinin etrafında toplamayı öngörmekteydi. Bu planın teknik çatısını "Kadro Hareketi''nin iki önemli temsilcisi, Şevket S.Aydemir ile Ismail H.Tökin kurmuştu. Birincisi Sanayi Tetkik Dairesi Başkanı, ikincisiyse Sümerbank'ın müşaviriydi.
Savaş yıllan uygulamalarını değerlendiren I.INÖNÜ şöyle diyor: "Devlederin iktisadi doktrinleri ne olursa olsun, ister kapitalist, ister sosyalist olsunlar "savaş ekonomisine" geçince ekmeği vesika ile dağıtmaya başlıyorlar. Bizde öyle yaptık. Yalnız bu dağıtım işi ciddi titiz bir örgütlenme gerektiriyor. Biz bu örgütlenmede yeteri kadar başarılı olamadık. Sonuç olarak da darlık ve pahalılık kendini gösterdi..."

2- Savaşın Ekonomik Sonuçlan
II. Dünya Savaşı yıllarında mal ve hizmet piyasalarında hükümeti çok zor duruma sokan büyük kıtlıklar ortaya çıktı. Devletin sanayi sektöründe egemenliğine karşın tarımsal ürünler piyasasında etkili olamaması bu piyasalarda devletle üreticileri karşı karşıya getiren olumsuz gelişmeler yaşandı. 1939-1946 arasında ekonominin temel göstergelerine bakarak yaşanan bu büyük istikrarsızlığın boyutlarını görmek mümkün olmaktadır.
Tablo VII- Savaş Yıllarının Ekonomik Göstergeleri
Yıllar Büyüme Hızı Enflasyon
1939 6,9 4,8
1940 -4,9 22,7
1941 -10,3 40,7
1942 5,6 92,1
1943 -9,8 74,0
1944 -5,1 22,8
1945 -15,3 54,1
Dönem içinde 1942 yılındaki %5,6'hk büyüme dışında her yıl ekonomi küçülmüştür. Ekonomi tarihimizde 3 yıl üstüste negatif büyüme hızı bu dönemde yaşanmıştır.
Türkiye, insanlık tarihinin en kanlı savaşının sürdüğü 1939-1945 yılları arasında savaş dışında kalmanın sınırlı da olsa yararını görmüş ve bu dönemde önemli altın ve döviz rezervleri birikmiştir. Dönem içinde, 1942 yılındaki duraklama hariç tutulursa, her yıl dış ticaret artan oranda fazlalık vermiştir. Bunda, ithalatın zamanında ve istendiği kadar yapılamamasının etkili olması yanında, Türk ihraç mallarına dış talebin artması ve fiyatlarının yükselmesinin de payı büyüktür. Özellikle silah sanayiinde önemli bir ara malı olan krom ihracımızdan, büyük döviz elde edilmiştir.
Türkiye 1939'da dünya krom üretiminin %16'sını temsil ediyordu. Savaş yıllarında Ingiltere ve ABD Türkiye'nin özellikle Almanya'ya krom ve benzeri hammadde ihracını engellemeye çalıştılar. Ancak Dışişleri Bakanlığfnın başarılı politikalarıyla "Ticarette Karşılıklı Çıkar" ilkesi çerçevesinde iki bloğa da her yıl artan fiyatlarla Türkiye krom ihracatı yapabilmişti.
Dış ekonomik ilişkilerdeki bu olumlu gelişmelere karşılık içerde tarım ve sanayi sektörlerinde özellikle girdi ve işgücü kıtlığı nedeniyle üretim yetersiz kalmış olduğundan, toplam GSMH ve kişi başına GSMH düşmüştür. Prof. Dr. F. Ergin'in tesbitlerine göre 1938 fiyatlarıyla milli gelir 1942'de 1 milyar 875 milyon lira, 1943'te 1 milyar 389 milyon lira ve 1944'te 1.659 milyon lira olarak hesaplanmıştır. Bu durum, fiyatlar genel düzeyinin sürekli yükselmesinin temel nedeni olmuştur. 1939-49 yılları arasında para arzı 5 kat artarken, devletin iç borçları toplamı 14 kat artmıştır.
Ikinci Dünya Savaşı bitmeden, 44 ülkenin temsilcisinin katıldığı bir iktisadi konferans ABD'de Bretton Woods şehrinde toplandı. 1 Temmuz 1944'te imzalanan Bretton Woods anlaşmasıyla, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Uluslararası Imar ve Kalkınma Bankası (Dünya Bankası) kurulması kabul edildi. Bu kuruluşların birincisi uluslararası para sisteminin işleyişini düzenleyecekti. Ikincisi ise Avrupa'nın imar ve kalkınma çabalarına katkıda bulunacak, sonraki yıllarda da gelişmekte olan ülkelere teknik ve mali yardım sağlayacaktı. Bu tarihten sonra, ülkeler paralarını Dolar'a göre tanımladılar. Böylece dünya ekonomisinde ABD'nin yani dolann egemenliği kurulmuş oldu. 1973 yılma dek bu egemenlik sürdü.
II. Dünya Savaşı sona erdiğinde Avrupa ülkelerinin altın stoklan tükenmiş, ABD'nin stokları artmıştı. Çünkü savaş yıllarında Avrupa ülkeleri ABD'den yaptıkları ithalatı altınla ödemek zorunda kalmışlardı.
Bu aşamadan itibaren Türkiye, dış ekonomik ilişkilerinde ABD kaynaklı telkin ve isteklere uygun yeni düzenlemelere gitmek durumunda kalmıştır.

Tablo Türkiye'nin Savaş Yıllarında Dış Ticareti (Milyon Dolar)
Yıllar Ihracat Ithalat Fark
1939 99,6 92,3 7,1
1940 80,9 50,0 30,9
1941 91,1 55,3 35,8
1942 126,1 112,9 13,2
1943 196,7 155,3 35,8
1944 177,9 126,2 51,7
1945 168,3 97,0 71,3
1946 214,6 118,9 95,7


Savaş yıllan boyunca Türkiye'nin dış ticareti toplam olarak gelişmiştir. Ancak hem ihracatımız hem de ithalatımız iki taraflı alınan anlaşmalarla yürütülmüştü. Bu gelişmenin temel nedeni fiyat avantajıdır. Böylece dış ticaret dengesi, dönem boyunca ve sürekli artan oranda fazlalık vermiştir. Özellikle dünya hammadde fiyatlarının yükselmesi sonucu Türkiye'nin dış ticareti reel olarak azaldığı ve binbir güçlüklerle yapıldığı halde, değer olarak artmıştır. Başlıca ihraç ürünleri arasında krom, bakır, pamuk, tiftik, bitkisel yağlar yer almaktaydı.
Savaş sonrası dönemde yapılan devalüasyon sonunda, ilke olarak ihracatın artacağı beklenmiştir. Oysa 1947 yılından itibaren ihracat dengesizlik gösterirken ithalat sürekli artma a devam etmiş ve dış ticaret açık vermiştir.


Tablo - Dış Ticaret 1947-50 (Milyon $)
Yıllar Ihracat Ithalat Fark
1947 223,3 244,6 -21,3
1948 196,8 275,4 -78,8
1949 247,8 290,2 -42,4
1950 263,4 285,6 -22,2
Cumhuriyet'in ilk yıllarında Dış Ticaretimizde Italya ve Ingiltere önem taşırken daha sonra Almanya giderek önem kazanmıştır. Ikinci Dünya Savaşından sonra ise ülkenin dış ekonomik ilişkilerinde her alanda ABD'nin yeri ve önemi tartışılmaz hale gelmiştir.



Kahraman Hanımlar

Tarihimize dönüp baktığımız taktirde kadınların her daim fedakarlık örnekleriyle karşılaşıyoruz. Hem evlerinde çocukların terbiyesi ile meşgul olurlar, ev işlerinden arta kalan zamanlarını kendilerini eğitmeye ayırır, kitap okurlardı.

Anadolu' nun fedakarlıkta sınır tanımayan kadınlarının tümünü burada ele almak ne yazık ki, mümkün olmadığından onlardan sadece birkaçını hatırlayalım.

1. MUDURNULU FATMA KADIN:

Askerdeki birliğinden firar ederek kar fırtınalarının şiddetle devam ettiği soğuk bir gecede ( 3 Şubat 1921) dönen oğlu İsmail' i, asker kaçağı olduğu için evine kabul etmemiş, oğlunun bütün yalvarmalarına karşı, onu aile ocağına kabul etmekle vicdanına ihanet edemeyeceğini ve memleketin hizmet beklediği bir zamanda askerden kaçtığı için kendisini evlat olarak kabul etmeyeceğini söylemiş ve hükümete teslim etmişti.

2. TAYYAR RAHMİYE:

Adana' nın Osmaniye ilçesi Kaypak Bucağının Raziyeler Köyünden olan Rahmiye Hanım, bu bölge düşman işgaline uğrayınca Hüseyin ağanın milli kuvvetlerine katıldı.

" Bak bu er işidir, sen cephe gerisinde belki daha yararlı olursun" diyen Hüseyin ağaya Rahmiye Hanım şu cevabı verdi:

" Vatanın savunmasında hepimiz eriz, düşman toprağımıza basmış, elim silah tutuyor, ben nasıl savaşmam."

Hasanbeyli civarındaki Fransız kuvvetleri ile yapılan savaşa Rahmiye Hanım da katılmış ve çarpışmada Fransızlardan 80 tüfek ile iki makineli tüfek alıınmıştı.

Bu arada şehit düşen ve düşmanın hakim olduğu yerde kalan şehitlerin düşmanlar tarafından çiğnenmemesi için siperden uçar gibi fırlayan Rahmiye Hanım, şehitlerin birini sırtına alıp geri getirdi. Onun bu cesareti silah arkadaşlarını coşturdu, onlar da siperden fırlayıp öteki şehidi aldılar. Bu olaydan sonra Rahmiye Hanım'a Uçan Rahmiye anlamına gelen Tayyar Rahmiye dediler. Daha sonra 1920 Temmuzunda Osmaniyedeki Fransız karargahına düzenlenen saldırı da arkadaşlarının tereddüt ettiğini gören Rahmiye:

" Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerlerde sürünmekten ve saklanmaktan utanmıyor musunuz?" diye bağırarak arkadaşlarını hücuma teşvik etmiş. Fransız karargahı önünde alnından vurularak şehit düşmüştür. Sayıları az, cephanesi tükenmek üzere olan Hasan Ağa' nın " Tayyar Rahmiye' nin öcünü kor muyuz?" diye saldırmış ve düşmanı sürüp çıkarmıştır.

3. KARA FATMA (FATMA SEHER):

Belindeki fişekleri, ayağındaki çizmeleri ve elindeki kamçısıyla tam bir İstiklal Harbi akıncısı olan Erzurumlu bir ailenin kızı olan Kara Fatma, önce doğu cephesinde Ermeniler' e karşı yapılan savaşlara katılmış, daha sonra batıya geçerek İzmit' in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine arkadaşları ile 15 kişilik bir çete kurmuş, hepsi köylü kıyafeti giyerek Haydarpaşa' da trene binip İzmit' e inmişler, Erzurum muhaciri olarak iş bulmak için geldiklerini söyleyerek gizlice çalışmaya başlamışlar ve çete sayısı doksan altıya çıkmıştır.

Üsküdarlı Albay Neşet Bey' in emrinde savaşarak askeri bakımdan mühim olan Fındıktepe' yi düşmandan temizleyerek buraya Türk Bayrağını dikmişlerdir.

Anadolu' nun bu kahraman evladı, Sakarya savaşında bulunmuş, müfrezesi ile Büyük Taarruza katılmış. Bursa' nın düşman işgalinden kurtulmasında büyük hizmetleri geçmiştir.

Doğu ve batı cephelerindeki savaşların çoğuna katılan, dört defa yaralanan, düşmana esir düşerek esaretin acılarını çeken ve yaptıklarının karşılığı olarak üsteğmen rütbesi ile mükafatlandırılan bu İstiklal kahramanı, hizmetlerini bir menfaat karşılığı yapmadığını söylemiş ve aylığını Kızılay' a bırakmıştır.

Daha nice isimsiz kahraman hanımlar vardır. Dünya tarihinde en büyük fedakarlığı onlar göstermişlerdir.

Cepheye kağnılarla savaş malzemeleri ve silahları taşıyanların çoğu kadınlar idi.

Mustafa Necati anlatıyor:

Çerkeş önlerinde kağnılarla cephane taşıyan bir kadın kafilesine rastladık.

Bu kafileye yaklaşınca bazen sessizliği yırtan bir çocuk sesi yükseliyordu. Kafileye yaklaşıp selamlaştık. Biz soğuktan yamçılar altında bile titrerken, tek yorganını da arabaya örten bir ninenin çıplak ayaklarla karları çiğnediğini görünce, içimde takdirle karışık bir merhamet sızladı. Arkasına sardığı peştemali içinde arasıra hıçkıran bir çocuğun üzerini bile örtmeden yorganını niçin arabaya serdiğini sormak fikrini duydum.

" Üşümez misin sen, nine?.. Bak çocuk donacak, yorganı örtsene! " diye arabanın üstünü işaret ettim. O, bu sözü garip bir tarzda karşıladı; mukaddes bir şeye yönelir gibi kağnıya doğru koştu ve:

" Kar sepeliyor, millet malıdır, nem kapmasın evladım! " dedi. O zaman anladım ki cephaneleri ıslatmamak için bu fedakarlığı yapıyor. O vakit demin ki merhametimden utandım bile."

1912 yılında Edirne' yi kahramanca müdafaa eden Şükrü Paşa, müstahkem mevki kumandanı idi. Edirne' yi düşmana mezar etmiş bu Paşanın çok sevdiği teğmeni Sadık şehit olmuştu.

Sadık Teğmen' in eşine şehadet haberi verilince doğruca Şükrü Paşa' nın yanına gelmişti:

Posta eri kucağında bir çocuğu olan genç bir kadının kumandan paşa ile konuşmak istediğini söyledi. Sürüp giden kuşatmadan bıkıp usanan halk ve özelikle kadınlar hemen hemen hergün karargaha başvuruyorlar, türlü isteklerde bulunuyorlardı. Ancak bunlardan hiçbiri kumandanın odasına girmezler, dertlerini karargah subaylarına söylerlerdi. Kiminin askerde evladı vardı, kimi başka bir cephede dövüşen kocasından veya babasından haber sorardı. Herhalde bu genç kadın da onlardan biri olacaktı, kurmaybaşkanına:

- Sorun bakalım, dedi, ne istiyormuş, beni ne için görecekmiş?

Kurmaybaşkanı posta ile birlikte dışarıya çıktı ve iki üç dakika sonra odaya döndü, gelen çocuklu genç kadının, şehit Sadık' ın dul zevcesi, kucağındaki çocukta yetim yavrusu idi. Henüz on aylıktı. Kurmaybaşkanı:

- Sizinle görüşmek istiyor ve bu hususta ısrar ediyor. Bir şehit karısının buna hakkı olduğunu söylüyor.

Şükrü Paşa, yerinden kalktı, kapıyı bizzat açtı.

- Gel kızım, gel. Buyur içeri.

İçeriye belki on altı belki on yedi yaşlarında ana olmuş ve nurtopu gibi bir çocuk doğurmuş olan şehit Teğmen Sadık' ın ailesi girdi. Metin ve vakarlı idi, ağlamıyordu. Paşa köşedeki sandalyelerden birini gösterdi.

- Otur yavrum.

Genç kadın oturmadı.

- Paşa, dedi, sizi fazla rahatsız edecek değilim. Bir tek dileğim var, yalnız onu söyleyeceğim. Sadık' ım şehit olmuş. Allah' ına kavuşmuş. Şimdi onun yeri boş kaldı. Onun boş kalan safını ben doldurmak istiyorum. Ben de bu vatan için ölmeye hazırım. Sizden izin istemeye ve orduya katılmaya geldim.



ORTAÇAĞ HAKKINDA 10 EFSANE

Ortaçağ, Kavimler göçü ile İstanbul’un fethine kadar süren zaman dilimini kapsamaktadır. 5.yy’dan 16.yy’a kadar olan bir dönemi kapsayan ortaçağ toplamda 1,100 yıl sürmüştür. Ortaçağ Avrupa tarihinin 3 bölüme ayrılışının ortada kalan kısmına denir. Ortaçağ’dan sonraki kısım Modern Zamanlar, önceki kısım da Antik Çağ zamanlarıdır. Günümüzde Orta Çağ hakkında bildiğimiz bir çok bilgi aslında sadece birer efsaneden ibaret. Bu liste Ortaçağ için ortaya atılan efsaneler ve onların gerçek versiyonlarıyla ilgili.

10
İdam Cezası
Efsane: Ortaçağ ‘da idam cezaları oldukça yaygındı

 

Birçok insan ortaçağ’da idam cezalarının yaygın olduğunu düşünmesine rağmen , Ortaçağ ilk jüri sistemine ve yargılamaya geçiş dönemini temsil eder. Aksine Ortaçağ’da idam cezaları sadece ağır cezalar işlemiş olanlar için bir cezalandırma yoluydu (cinayet, kundakçılık, hainlik). Hatta idam cezası Boleyn kızı I. Elizabeth ‘in 16. yy.’da kraliçe olmasıyla daha çok yaygınlaştı. 1. Elizabeth, idam cezasını Protestan olmayanları cezalandırmak için kullanıyordu. Ayrıca o dönemlerde idam cezaları , filmlerde izlediklerimizin aksine toplum içinde kafa kesme şeklinde yapılmıyordu, en yaygın yöntem cezalının asılmasıydı. Yakma, çok ender olarak kullanılıyor, ancak asılan insanlar daha sonra yakılıyorlardı.

9
Kilitli İncil
Efsane: Ortaçağ’da incil halktan saklanıyordu.

 

Gutenberg’e kadar Ortaçağ boyunca tüm belgeler elle yazılmak zorundaydı. Bu iş oldukça zahmetli bir işti ve incil gibi uzun bir kitabın yazılması aylar alıyordu. Bu kitaplar güvenli olması açısından papazlara veriliyor, papazlar da İncili manastırda saklıyorlardı. Bu kitaplar , oldukça değerliydiler, ve her kilisede halkla paylaşılması için mutlaka 1 incilin bulunması gerekiyordu. Bu nedenle incil manastırda kilit altında tutuluyordu. Ancak incilin kilit altında tutuluyor olmasının nedeni onu halktan saklamak değildi, aksine kiliseye gelen halkı incil konusunda bilgilendirmek için kilise incili garanti altına almıştı. O dönem okuma yazma bilmeyen insanların da çoğunlukta olduğu düşünülürse , bir çok insan hergün kiliseye gelip, incili papazdan dinlemekle yetinmek zorundaydı. O dönemde incilin çok az sayıda kopyası olduğundan dolayı sadece Katolik kilisesi değil, protestan kilisesi de incili kilit altında bulundurmak zorundaydı.

8
Halk Açlıktan ve Sefaletten Ölüyor muydu?
Efsane: Köylüler yoksuldu ve açlıktan ölüyorlardı

 

Bu tamamen yanlıştır. Ortaçağ’da köylülere hergün yulaf ezmesi, ekmek ve bira veriliyordu. Ayrıca hergün et, peynir, meyve ve sebzelerden yiyebilme şansına da sahiptiler. Tavuk, ördek, kaz, güversin ve diğer kümes hayvanlarını köylülerin akşam yemek sofralarında görmek pek olağan birşey değildi. Ayrıca bazı köylüler kendi arılarından kendi ballarını üretilme özgürlüğüne bile sahiptiler. Bana soracak olursanız Mc Donald’sı mı yoksa Ortaçağ köylü sofralarını mı tercih edersin diye seçimim kensinlikle daha sağlıklı ve asla fakir gözükmeyen köylü sofralarından yana olacaktır. Ortaçağ’a bakıldığında o dönemde insanların sebze ve meyvelere daha düşkün olduğu daha sonraları ise ete olan düşkünlerinin arttığı gözüküyor. İngilizce ancak Wikipedia’da bu konuda ilginç bir makale bulunuyor.

7
Saman Çatılar
Efsane: Köylülerin evlerinin çatıları samandan yapılmıştı ve hayvanları burada yaşıyorlardı

 

Ortaçağ yapılarına baktığımız zaman, o dönem evlerin çatıları sıkı hasırlarla örülmüştür. Yani sanılanın aksine evlerin tepesine bir tomar saman atılmamıştır. Ayrıca Ortaçağ’da saman çatılar sadece köyülere ait evlerde değil, kalelerde ve soyluların evlerinde de kullanılıyordu. Şuanda halen birçok İngiliz köyünde çatılar samandan yapılmakta ve bu şekilde kullanılmaktadır.

6
Kokan İnsanlar
Efsane:Ortaçağ’da insanlar banyo yapmıyorlar, bu yüzden de kokuyorlardı

 

Ortaçağ’da kiliseler tütsü yakıyorlardı. Aslında efsane de işte tam olarak burdan çıkıyor. Bildiğiniz gibi tütsü pis kokuları içine çeker. Ancak kilisenin tütsü yakmasının nedeni sanılanın aksine pis insan kokusunda değil, sadece kilisenin günlük ritüelinden kaynaklanıyordu. Aslında tütsü ritüeli kiliseye, yahudilerden geçmiş bir alışkanlıktı. Yahudiler kendilerini tanrıya sunarlarken tütsü yakıyorlardı. Kokma konusuna geri dönecek olursak; OrtaÇağ’da her kasabada banyo evleri bulunuyordu. Hijyen ve temizlik sanılanın aksine çok önemliydi. Bazı insanlar hergün, bazıları da daha az yıkanıyolardı. Sıcak suları vardı. Fransızlar bu dönemi latince şu şekilde açıklıyorlardı: Venari, ludere, lavari, bibere; Hoc est vivere! (avlan, oyna, yıkan, iç… işte hayat bu!)

 


 

5
Köylülerin Hayatı
Efsane: Köylüler en ağır işi yapan kısımdı.

 

Ortaçağ’da yiyecek sağlamanın tek şartı toprağı biçmekti. Onun dışında dini ve dini olmayan birçok festival ve kutlamaları oluyordu. Bu kutlamalarda da dans ediyorlar, içiyorlar ve oyun oynuyorlardı. Ozamanlarda oynanan birçok oyun halen oynanıyor (satranç, dama vs). Evet bunlar belki playstation kadar zevkli olmayabilir. Ancak köyülülerin çok ağır şartlarda yaşamadıklarını da tahmin etmemiz çok zor olmasa gerek.

4
Heryerde Şiddet
Efsane: Ortaçağ’da heryerde şiddet vardı

 

Tabiki Ortaçağ’da da şiddet yaşanıyordu(Herzaman yaşandığı gibi) Ama o dönemde yaşanan şiddetle modern zamanların şiddeti kıyas bile kabul edilemezdi (Stalin, Hitler, Mao). Yine filmlerde gördüğümüzün aksine Engizizasyon mahkemesinin kararları, modern zamanların soykırımları ve seri katilleri kadar vahşet içermiyordu. Biraz ironik ama Bunların hepsi “Aydınlanma” ile ortaya çıkan kavramlardır. Ortaçağ döneminde sadece kayıtlı 2 seri katil olayı ortaya çıkmıştı (Elizabeth Bathory ve Gilles de Rais). Burdan da anlaşılabileceği gibi Engizizasyon mahkemeleri çok az ölüm kararı veriyordu. Kayıtlarda 160 yıl içerisinde 45.000 davadan sadece 826 tanesi idam cezası almıştı.

3
Ezilen Kadınlar
Efsane: Kadınlar Ortaçağ’da eziliyorlardı.

 

1960′lı ve 70′li yıllarda OrtaÇağ’da kadınların eziliyor olma fikri oldukça popüler bir yaklaşımdı. Ancak bu doğru değildi. 1400′lü yıllarda yaşamış olan Jan Dark adındaki genç Fransız Katolik Azizesi Fransız ordusunun başındaydı. İngilizlere karşı Fransızları koruyan Jan Dark , ölümünden tam 5 yüzyıl sonra azize ilan edilmiş olsa da o dönemde bir ülkenin ordusunun başında bir kadının oluyor olması , kadınların Ortaçağ döneminde ezilmediğinin en büyük göstergesi olmalı. Ayrıca o dönemde yine çok yönlü kişiliğiyle azize ilan edilen Hildegard von Bingen’ı da unutmamak gerekiyor. Hildegard von Bingen o dönemde kadınların seks hayatları hakkında yaptığı çarpıcı açıklamaları ve besteleri ile de çok önemli bir kişi sayılmaktadır.

2
Dünya Yuvarlak değil, Düzdür
Efsane: Ortaçağ’da insanlar dünya’nın şeklinin düz olduğuna inanıyorlar ve Dünya merkezli bir güneş sistemi modeline inanılıyordu

 

İnsanlar dünya’nın evrenin merkezinde de olduğuna inanmıyorlardı. İncil’e göre güneş sabit duruyordu, dünya’nın şekli de düz tepsi şeklindeydi. Bunun aksini düşünenler ve söyleyenlerin cezası ateşte yakılmaktı. Ölümcül bir hastalığa yakalanan Kopernik’in artık kiliseden korkusu kalmadığı için teorisini Papaya açıklamaya karar verdi. 1540 yılında Kopernik’in güneş’in sabit durmadığı hakkındaki teorisi kitap olarak basıldı. Böylece Batlamyus’un Güneş’in sabit durma teorisi de geçerliliğini yitirmiş oldu.

1
Cahil ve Bilgisiz
Efsane: Ortaçağ’da insanlar cahil ve bilgisizlerdi

 

Amerikan filmlerine ne kadar teşekkür etsek az. Sayelerinde hepimiz Ortaçağ insanlarının cahil ve bilgisiz olduğunu düşünüyoruz. Aslında bu da efsaneden başka birşey değil. Aslında Ortaçağ’da müzik, edebiyat, resim alanında çok başarılı işler çıkartılmıştı.Boethius, Boccaccio, Dante, Petrarch, ve Machiavelli buna verilebilecek en iyi örnekler. Evet o dönemde kullanılan ilaçlar ilkel ilaçlardı ancak günümüz teknolojilerinin tohumları ta ozamandan atılmışlardı.



Tarihi Değiştiren Askerler'den

1. Barbaros Hayrettin Paşa, Vezir-i Azam Damat İbrahim Paşa' ya, henüz keşfedilen Yeni Dünya' ya ( Amerika) sefer düzenlemek istediğini söylediğinde " Uzak denizlerle işimiz yok. Akdeniz' i ve Hint denizlerini tutmamız kafi" cevabını almıştı.

2. Yüz kadar savaşta hiç yenilmeyen Halid Bin Velid' in, yatağında ölmeden önce, " Vücudumda yaralanmamış yer yok. Gel gör ki, savaş meydanlarında yenilgi yüzü görmeyen Halid, yatağında ölüyor." diye hayıflandığını söyler.

3. Büyük Hun İmparatoru Atilla, hayatını, Avrupa Hun İmparatoru' nun kurucusu Uldız' ın " Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar her tarafı fethederim" sözünü hayata geçirmeye vakfetmişti.

4. Hitler' in ellere karşı bir takıntısı vardı. Kütüphanesinde tarihi karakterlerin el yapılarını analiz eden bir kitap bulunuyordu. Sıklıkla ellerinin, Büyük Frederick' in ellerine benzediğini söylerdi.

5. Napolyon, St. Helen Adası' nda sürgündeyken İngiliz basınının kendi hakkında yazılanları merak ettiği için İngilizce öğrenmeye başlamıştı.

6. Amerika' nın İkinci Dünya Savaşı' ndaki efsane generallerinden Patton, iyi bir at binicisi, eskrimci, yüzücü olmasının yanı sıra, aynı zamanda iyi bir atıcıydı. 1912 Stockholm Yaz Olimpiyat Oyunları' na katılmış, modern pentatlon dalında beşinci olmuştu. Aynı zamanda Almanya' daki sivil halkı, toplama kamplarında Naziler tarafından işlenen suçları görmeleri için, zorla kamplarda gezdirmiş, soykırım kurbanlarını gömdürmüştü.

7. Bugün kullandığımız 365 günlük devrik yıla dayalı takvim Sezar iktidarının eseridir. 7 ayın 31 gün çekmesine Sezar karar vermiştir. Senato da, kendisini onurlandırmak için aylardan birine ( Julius-Temmuz) onun adını vermişti.

8. Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin' in de hayranlık beslediği Çar Büyük Petro, Batılılaşma hamlesi esnasında sakal uzatmayı yasaklamış hata hızını alamayarak, ülkenin önde gelen soylularından birkaçını kendisi traş etmeye kalkmıştı.