AKHUN(EFTALİT) DEVLETİ

Bahaddin ÖGEL

e-PostaYazdırPDF

Ak Hun-Eftalit Devleti

 

 

Büyük kısmı Volga'dan batıya geçen Huıı'lardan Güney İran'a ve Batı Afga­nistan'a inen bir bölük olduğu talimin edilen Orta Doğu Hunları'nın, hiç olmazsa, Ak Hun-Eftalit devleti hanedan ailesi ile hâkim zümresini teşkil ettikleri ileri sürülmüş; veya bu devlet, Töles' lerden Chao-ch'e (Kao-kü=Uygur'ların ataları) lere bağlı Hua kolu mensuplarının Cungarya bozkırlarından Horasan bölgesine geçerek 5.asrın ortalarına doğru bir siyâsî teşekkül hâline gelmesi ile ilgili görülmüştür. Hun tarihinin bu noktası oldukça karanlık bir manzara taşımaktadır. Hâkimiyetini Hazar kıyılarından Kuzey Hindistan'a, Afganistan'a, iç Asya'ya kadar genişleten bu kavmin veya kavimler topluluğunun çeşitli vesikalarda birbirinden farklı adlarla anılması durumu daha da karıştırmakta gibidir. Vaktiyle Ed. Chavannes ' Ye-ta'ların neş'et ettiği Hua (Hoa) topluluk adı ile "Hun" kelime­sinin yakın ilgisi bulunduğunu düşünmüş ve J.Marquart türlü adlarla zikredi­len bu kavmin, Priskos'daki Kidarita (Sâsânî imparatorluğu hududunda, Kafkaslar­da oturan Hunlar)'lardan ibaret olduğunu ileri sürmüştü. Bizans'tı tarihçi Theophanes (8. asrın 2. yarısı)'e göre, "Ephtalit" adı, Sâsânî imparatoru Peroz (Fîrûz. 459-484)'u mağlûp eden Hun hükümdarı Ephtalanos'tan alınmıştır. Bu adın aslında, Eftalit paraları üzerinde görülen Hephthal-khion olduğu ve birinci kelimenin sülâle adını, ikincisinin de kavim ismini gösterebileceği bildirilmiştir. Diğer taraftan iskenderiyeli Kosmas İndikopleustes (545-549 arası) ile Bizans tarihçisi Prokopios (545-550 arası)'un eserlerinde ve eski Hind vesikalarında aynı kavimden Ak Hun'lar (Bizans: Devkhoi Ounni ; Hind: Şveta-Huna) diye bahsedilmiştir. 520 yılında Ak Hun-Eftalit hükümdarını ziyaret eden Çinli seyyah Song Yün'ün notlarından bu kavmin Hun'larla akrabalığı anlaşılıyordu. 5. asrın ilk yarısın­da Sâsânî'lerle çarpışan Ak Hun hükümdarı "Khakan" unvanını taşıyordu ve Af­ganistan bölgesindeki Ak Hun prensinin unvanı da "Tegin" idi. Bölge yerli halkının iranî asıldan olduğu şüphesizdir.

Ak Hun-Eftalit meselesi son zamanlarda bilhassa K.Czegledy'nin geniş araştır­ması ile oldukça açıklık kazanmış görünüyor. Buna göre, tarihî gelişme m. 350 yıllarında Altay'lar havalisinden batıya doğru cereyan eden büyük göç hareketi ile ilgilidir, iç Asya'da Hun idaresinden sonra iktidara gelen Sien-pi'lerin yerine kurulan büyük Juan-juan devleti 'nde Uar ve Hun adlarında iki kabile grupu 350'lilerde bilinmiyen bir sebeble o devletten ayrılarak bugünkü güney Kazakistan bozkırına gelmiş, buranın eski Hun halkını Volga'ya doğru ittikten (Avrupa Hunları) az sonra güneye yönelerek Afganistan'ın Toharistan bölgesine inmişti. 367'ye doğru, buradaki eski Kuşan (Büyük Yüe-çi) ülkesine hükmeden "Kidarita" hanedanı (ihtimal iran asıllı)'nı da Baktria (Belh havalisi)'ya süren bu İç Asyalı kütle, söylen­diği gibi, Uar (= Avar) ve Hun kabileler birliği idi. Bu birlik daha sonra Kang-kü (Çu-Mâveraünnehir) ve Sogd (Semerkand ve havalisi)'nun hâ­kimleri olarak (Çincedeki Hiung-nu ve Avrupa dillerindeki Hun şekilleri arasında mahallî söylenişlere göre bazı ufak değişiklikler gösteren) yukarıda sıraladığımız adlar altında anılmıştır. Hâkimiyetini batıda Hirkania (Gurgan. Hazar denizi­nin giineyj)'ya kadar genişleten bu devlet 5. asır ortalarından itibaren Heftal adında yeni bir hükümdar âilesine sahip olmuş (bu ad ilk defa 457'de görülüyor) ve yıkıl­dığı 557 yılına kadar hem sülâle, hem kavim olarak-öteki adlar ve Ak Hun adı ile birlikte- bu adı da taşımıştır. Yapılan tesbitlere göre, devlette rol oynayan kabileler­den bazıları şunlardı: Kadis-hun (Herat civarında. Pers kaynaklarında Hvon. Proko- pios'da Eftalit diye zikredilen bu kabile sonra İran'ın batısına göçmüştür;"Kadisiya" yer adının menşei), Zavul (Zabul; bundan Zâbulistan), Çol (Çöl ? Gurgan =Curcani- ye, havalisinde), Kermikhion (Karmir-hyon=Kızıl? Hun), Askil-Eskil . Bun­lardan hiç olmazsa bir kısmının yerli olduğu aşikârdır.

 

Sogd bölgesini ele geçirdikten sonra İran üzerine baskı yapan Uar-hun'ların 9 yıl kadar süren (358'e doğru) şiddetli hücumları karşısında yıkılma tehlikesi ge­çiren Sâsânî imparatorluğu Şapur ll'nin gayretleri ile kartuldu. Hattâ iki taraf arasında ittifaka varan bir aniaşma oldu ve bu durum üç nesilden fazla bir süre devam etti (bu arada, Şapur'un, 359'da Amida (Diyarbakır)'yı kuşatmasında yardımcı ola­rak Hun kuvvetleri de bulunmuştu). Fakat Bahram Gor zamanında (420-438) başla­yan yeni taarruzlar (427'den itibaren), Sâsânî'leri sarstı. Sogd bölgesinden Ceyhun’un güneyine doğru gelişen istilâ hareketinin Bahram Gor tarafından başarı ile durdu­rulması onun en şöhretli ("kurtarıcı") iran imparatorlarından sayılmasına vesile ol­du. Halefi Yazdgird II zamanının (438-457) sonlarına doğru Uar-Hun(AkHun)'ların başında büyük hükümdar, Eftal (Abdel) hanedanından, Kün-han (Kun-kan), Priskos'da Kougkhas, iran iç işlerine karışa­rak, himayesine aldığı velîahd Peroz (Fîrûz)'u Sâsânî tahtına çıkarmış (459-484), hâkimiyetini Kuzey Hindistan'a doğru genişleterek orada, başında Skandagupta'mn bulunduğu Gupta devletini dağıtmıştı (470'e doğru). 484 yılında Ceyhun kıyıla­rında Ak Hun-Eftalit'ler tarafından mağlûp edilerek Herat bölgesini kaybeden ve yıllık vergiye bağlanan Sâsânîler (195) 'in bu sırada geçirdiği dinî-içtimaî bir sar­sıntı ülkelerini ihtilâle sürükledi. Bu, Mazdek isyanı idi. Mazdek, Mani inancındaki "ikili" telâkki (ışık-karanlık, iyilik-kötülük mücadelesi) üzerine sosyal huzursuzluk âmillerini de ekliyerek, o tarihlerde yorulan ve iktisadî darlık içine düşen topluluğu kurtarmak iddiası ile, düşüncelerini yaymağa başlamıştı. Buna göre, insanların saade­tini bozan iki unsur vardı. Biri servet, diğeri kadın. Bunların her ikisi de herkesin or­tak malı olduğu takdirde yeryüzünden kötülük kalkacaktı. Bu tipik komünist propa­ganda neticesinde arazi ve servet sahipleri ile âile müessesesine karşı kışkırtılan halk, Mazdek ve müridleri tarafından ayaklandırıldı. Din adamları ve asiller öldürüldü, kadınlar tecavüze uğradı, evler ve konaklar yağmalandı, tahrip edildi. Devletin sıh­hat kazanacağı hususunda Mazdek'e inanmak gafletini gösteren Şah Kavad (veya Kubad, 488-496 ve 498-531) da hapsedilmişti; fakat o kurtulmak imkânını bularak komşu Ak-Hun'lara sığındı (496). İran'da olup bitenleri yakından takip eten Ak-Hun hükümdarı, insanlık yararına hiçbir şey göremediği Mazdek hareketini kırıp yok etmek için, Kavad'ı 30 bin kişilik Hun süvari birliği başında iran'a gönderdi. Bu suretle Şah, ihtilâli bastırdı (498-499) ve hâdiselerin gelişmesinden felâketin derecesini kavrayan halkın da yardımı ile Mazdek ve taraftarları yakalanarak idam edildi. Tabiatiyle temizlik ve ülkenin sükûnete kavuşturulması uzun bir zamana ihtiyaç gösterdiğinden, Sâsânî imparatorluğunda hak, adalet ve mülkiyet esasında normal nizam, daha ziyâde, Kavad'ın oğlu Husrev l.Anûşîrvân (531-579) devrinde kurulmuştur ki, bu şehinşah tarihte "Âdil" lâkabı ile anılır .

Çin kaynaklarına göre, iç Asya'da Hoten, Kuça, Aksu, Kâşgar ve etrafını hâkimiyetlerine alan Ak Hun-Eftalit'ler, bu arada Kuzey Hindistan'ı da zap­tetmelerdi. Bu harekât "Tegin" unvanını taşıyan ve Kâbil'de oturan Toramana adındaki başbuğ tarafından idare edilmişti. 6 yüzyılın ilk yarısında ise Toramana'nın oğlu Mihiragula (Gollas, 515-545) imparatorluk güney kanadının en azametli hükümdarı görünmektedir. Ordusunda daima 700 savaş filinin bulunduğu rivayet edilir. Fakat budist rahipler (Song Yün ve ondan bir asır sonra buraya gelen Hiuen-tsang) bu "Huna kıralı"ndan hoşlanmamışlardır. Çünkü Mihiragula budizmi ülkesi halkı için tehlikeli sayıyor ve budistleri kontrol altında tutuyordu, Buna karşılık, iskenderiye'den Hindistan'a giden tüccar (sonra keşiş) Kosmas tarafından ve 530 tarihli Gvvalior kitâbesi ile sanskrit yazılı "Keşmir vakayinâmesi"nde Mihira­gula Hindistan'ın en büyük hükümdarı olarak tasvir edilmektedir.

İran'da Anûşîrvân büyük bir devlet adamı olarak belirdikçe Ak Hun- Eftalit'ler sönükleşti. 552 yılında Orta Asya'da Gök-Türk hâkanlığı kurulup İstemi Yabgu Mâveraünnehir bölgesinde faaliyete geçtiği zaman ise, iki büyük imparatorluk ara­sında sıkışan Ak Hun-Eftalit devletinin, Gök-Türklerin mücadeleye giriştikleri Juan-Juan'larla olan siyâsî ve sihri rabıtaları da fayda vermedi. Anûşîrvân ile İstemi­nin ortaklaşa hareketleri neticesinde Ak-Hun iktidarı yıkıldı ve ülke Gök-Türklerle Iran'ltlar arasında paylaşıldı (557)

Üç kol hâlinde gelişmiş olan Hun siyâsî hâkimiyeti-Kafkasya'daki (Derbend kuzeyi-Hazar denizi arasında) Hunların Hazar Hâkanlığı idaresine girinceye kadar süren kısa hâkimiyetleri dışında- bu suretle tarihe karışmakla beraber, Hunlara mensup Türk soyundan çeşitli kütleler, büyük Hun çağında şahsiyetini bulan zengin kültürleri ile, göreceğimiz gibi, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında, Tabgaç, Gök- Türk, Türgiş, Karluk, Uygur, Oğuz, Bulgar, Sabar, Hazar, Kuman, Peçenek vb. gibi türlü adlar altında ve yeni, güçlü devletler, imparatorluklar kurarak yaşamağa devam etmişlerdir. Türk milleti denilen büyük âilenin çocukları olan bu kütleler, aynı za­manda Rus, Macar, İslâv-Bulgar, Romen, Gürcü devletlerinin kuruluş ve gelişmele­rinde başlıca rol oynamışlar ve daha sonraki bütün İslâm-Türk siyâsî teşekküllerine askerî, hukukî ve sosyal yönlerden anakaynak vazifesini görmüşlerdir.

 

 



Deli İbrahim Paşa'nın Hayatı

İbrahim Paşa, ilk iş olarak sefer görevi bahanesiyle yol azığı adı altında halktan vergi toplamaya başladı. Aslında seferin Topkapı Sarayı' na yapıldığı ve fethedilecek olanın sultanın kalbi olduğu herkesçe malumdu. Ama korkudan kimse sesini çıkaramıyordu. Parmaklarını çıtlatsalar emirleri altına en az dört- beş bin kişilik kuvvetler toplayabilecek aşiret reisleri dahi boyun eğmiş, değerli hediyeler ve yüklü haraçlar yollayarak paşanın gönlünü kazanmaya çalışıyorlardı. Sultana layık seçme mücevherler, kese kese altınlar, murassa hançer ve kılıçlar, altın ve sim işlemeli seraser kumaşlar, ipek halılar ve sair eşyadan, her biri iki yıllık Mısır hazinesine bedel, asumana ser çeker pesendi de cariyelerden mürekkep hediye kervanını hazırlayan İbrahim Paşa, Mart ayının sonlarında Diyarbekir' den ayrılarak mutad seferine başladı.

Ramazan ayının hemen öncesinde İstanbul' a ulaşan İbrahim Paşa, vakit kaybetmeksizin sultanın huzuruna çıktı.Etek öpüp el kavuşturarak hediyelerini takdim etti. Cömert hediyelerden ziyadesiyle memnun olan Sultan 3. Murat, İbrahim Paşa' nın sadakatinden artık hiçbir şüphe duymuyordu. Kendi eliyle hilat donatarak paşayı taltif etti. Büyük bir mansıbı garantilemenin gönül rahatlığı ile saraydan ayrılan İbrahim Paşa, günlerini hangi görevi isteyeceğini düşünmekle geçiriyordu. Hodpesentliği öyle artmıştı ki, hiçbir sefere iştirak etmediği, hiçbir devlet görevini layıkıyla yerine getiremediği halde sadrazamlık hayalleri bile kurmaya başlamıştı. Bir yandan da ablasını teşvik ederek daha üst düzey bir görev için zemin hazırlamaya çalışıyordu. Ama kardeşinin Diyarbekir ve Sivas' ta sergilediği dalalet ve başınabuyruk tavırlar, Canfeda Kadın' ı, bile canından bezdirmişti. Bu doğrultuda ocak ağaları da, kan davası güttükleri paşaya komplo hazırlığı içine girmiş, en az İbrahim Paşa kadar fitneci olan ve onun kendi makamına göz koyduğunu öğrenen Sadrazam Koca Sinan Paşa' dan da destur almışlardı. Haris dimağını kimbilir hangi hayallerle eğlendiren İbrahim Paşa ise, düştüğü kibir bataklığı içinde bu tertibi görecek durumda değildi. Ama kanlı bir komploya gerek kalmadan, sadrazamın ve ocaklıların tazyiki ile harekete geçen şeyhü' l- islam ve kazasker efendilerinin telkinleri ile ipliği pazara çıkarılan İbrahim Paşa için, Kasım ayında sultanın emri ile yeniden tutuklama kararı çıkarıldı.

Ancak adamları vasıtasıyla bunu haber alan Canfeda Kadın, kardeşini uyarmak için bir kethüdasını süratle yola koydu.Sadrazamlık hayalleri kurarken, birdenbire zanlı durumuna düşen İbrahim Paşa, gece karanlığında apar topar konağından çıkıp kapıcısından sandalcısına yüklü bahşişler verip Üsküdar'a can attı. Ama karaya bastığı anda kendini yeniçerilerin kucağında buldu. Yeniçeriler, üzerindeki değerli eşyayı talan ettikten sonra hakaretler ve küfürler ederek yaptıklarının hesabını ve katledilen arkadaşlarının diyetini sordular. Ellerine ayaklarına bukağılar bağlayıp Üsküdar Çarşısı'nda alay ettiler.Sonra yetişen bostancılara teslim edilen İbrahim Paşa, bir sandala konup Beşiktaş'a geçirildi. Buradan Rumeli Hisarı'na kadar, baş açık, yalın ayak yürütülüp teşhir edilmekle, dalaletinin ve yaptığı zulmün kat be kat fazlasını yine halktan buldu.

Ancak halkın zevk aldığı bu alay etme olayından sonra Rumeli Hisarı'na kapatılan paşanın hemen oracıktaidam edilmemesi yeni şüphelerin oluşmasına vesile oldu. Canfeda Kadın'ın araya girerek kardeşini kurtardığı, serbest kaldığında kendisine yapılan zulmün hesabını sormaya and içtiği söylentileri ayyuka çıkmıştı. Ancak kısa süre sonra, sultanın hasta olduğu haberinin yarattığı tedirginlik ortamı içinde Deli İbrahim Paşa unutuldu.Ama babasının ölümünden on bir gün sonra tahtı devralan Sultan 3. Mehmet, bu sapkın devletliyi unutmadı. İlk icraat olarak taht varisi kardeşlerinden kurtulan ve babasının haremini Eski Saray'a göç ettiren sultan, yaklaşık yirmi yıldır haremin kontrolünü elinde tutan Canfeda Kadın' ı da kafileye katarak tasfiye etti. Bu gelişme ile İbrahim Paşa' yı cellatlardan ayıran tüm engeller ortadan kalkmıştı. Nihayet ferman-ı padişahi yazılıp Çavuşbaşı Çoban Süleyman Ağa'ya verildi. Subaşı Rıdvan Ağa ve dört nefer dilaver celladı yanına alarak Rumeli Hisarı'na varan çavuşbaşı, rıhletine vasıta olup yaptığı onca zulmün hakkını verdi. Sonra cesedini kaldırıp Narlıkapı'dan deryaya bıraktılar.



İLGİNÇ OLAYLAR


İKİZLER
Lewis ailesinin 1939 yılında ikiz erkek çocukları oldu. Ailenin durumu, bu, iki çocuğun bakımına yetecek kadar parlak olmadığından, ikizlerden birini evlatlık vermek zorunda kalırlar. Ayrılan iki kardeş ancak aradan 40 yıl geçtikten sonra bir araya gelebildiler. Ve bir araya geldikleri gün de gariplikler ortaya dökülmeye başladı.İki kardeşe de James adı verilmişti, ikisi de eğitimlerini avukat olarak tamamlamışlardı. İkisi de, mekanik aletlere ve halıcılığa meraklıydılar hem de ustalık derecesinde. İkisi de evlenmişlerdi ve ikisinin eşlerinin adı da Linda idi ve de birer oğulları olmuş, ikisi de adlarını James Allan koymuşlardı. Her iki James Allan da ikişer kez evlenmişler ve ikisinin de ikinci eşlerinin adları Betty idi. Sıkı durun; ikisinin de köpeği vardı ve isimleri Toy’du. İkisi de her yaz Florida, St. Petersburg’da tatil yapıyorlardı. Bu olaya inanmayanlar, Digest dergisinin, 1980 yılı Ocak sayısını okuyabilirler.


GELİNİN UĞURSUZLUĞU
İtalya Turin’de Prenses Maria Del Pozzo, Dük Aosta ile 1867 yılının 30 Mayıs’ında evlendiler. Nikah izleyen günlerde ise şu olaylar meydana geldi:
- Prensesin terzisi odasında kendisini asmış olarak bulundu.
- Saray baş kapıcısı boğazını keserek yaşamına son verdi.
- Nikah töreni hazırlıklarından sorumlu albay, güneş çarpması sonucu öldü.
- Çift balayına çıkarken, balayı trenine yol veren görevli, trenin altında kalarak yaşamını yitirdi.
- Sarayın başyaveri attan düşüp öldü.
- Muhafız Alayının en kıdemli kişisi kendini vurdu.
- Daha sonra, yani bu altı ölümden, tam altı ay sonra Dük ve Prenses boşandılar.


KRAL VE 21 SAYISI
Fransız Devrimi’ nin bahtsız kralı on altıncı Louis, daha çocukluk çağlarında garip bir yabancı adam tarafından ziyaret edilir. Adam, bu genç kral adayını uyarmak istemektedir. Ona, 21 sayısının kendisi için tehlikeli olacağını ve ömür boyu onu korumak için her ayın 21’inde onun yanında olmak istediğini söylemektedir. Fakat Louis, adamdan hoşlanmaz ve onu saraydan dışarı attırır. Adam son anda, karga-tulumba götürülürken “21 sayısı seni öldürecek” diye haykırır. Aradan uzun yıllar geçer ve devrim patlar. Kral ve Kraliçe kaçarlar iken Varennes Ormanı’nda yakalanırlar, tarih 21 Haziran 1792… Devrim Konseyi 21 Eylül’de krallığı lağvedip, cumhuriyeti ilan etti ve 21 Ocak 1793’te ise Kral 16. Louis giyotinle idam edildi. Ne dersiniz, idam edilirken o garip adamı düşünmüş müdür acaba?



KÖSEM SULTAN ve TURHAN SULTAN

Kaynana Kösem Sultan gelini Turhan Sultan'a karşı

Kaynana Kösem Sultan gelini Turhan Sultan'a karşı
 

 

Kösem Sultan, Osmanlı’da kadınlar Saltanatı denilen dönemin en etkili saray kadınıdır. IV. Murad’ın annesi. Aynı dönemde etkinliği artan diğer bir Padişahiçe’de Turhan Sultan’dır. Turhan Sultan, Kösem Sultan’ın gelini olup, diğer oğlu Sultan İbrahim’in eşidir. Osmanlı Devleti, üzerinden Kösem Sultan etkisini atamadan bir de Turhan Sultan’ın dönemini yaşamıştır.

Osmanlıda Padişah anneleri yaşıyorsa “ Valide Sultan” ünvanı ile protokolde ikincidir. Kösem Sultan’ın oğulları IV. Murad ve İbrahim dönemlerinde Valide Sultanlığı elinde bulundurmuştur. Torunu 6 yaşındaki IV. Mehmed tahta çıktığında normalde Valide Sultanlık Turhan Sultan’a verilmesi gerekirken Padişah küçük olduğu için devlet işlerini onun adına yürütmesi gereken kurum olan “Saltanat Naibliği” tekrar ninesi Kösem Sultan’a verilmiştir. Kösem Sultan böylelikle Valide Sultanlığı’da elinde bulundurmuş oluyordu, bu durum tabiî ki gelinini çok memnun etmiyordu.

Gelin Turhan Sultan, kaynanası Kösem Sultan yüzünden bir türlü yükselemiyordu. Kösem Sultan'ın, IV. Mehmed’in yaşı büyüdükçe naibliği asıl sahibi Turhan Sultan’a kaptırma tehlikesine karşı, gelinini saf dışı bırakması gerekiyordu. Bunun tek yolu onun oğlunu yani torununu tahttan indirmesiydi. Ve torunu IV. Mehmed’i öldürtmeye karar verdi.

İki Sultan arasındaki güç mücadelesi artık ayyuka çıkmıştı. Kösem korkusu birçok Turhan Sultan yanlısını sindirmişti. Ocak Ağaları, muhaliflerin Turhan Sultan’ı kışkırttığını öğrenince, gelinini ve adamlarını öldürtmesi için Kösem Sultan’a baskı yapıyorlardı. Ama Kösem Sultan buna yanaşmadı. Onları öldürtmek muhalifleri arttırabilirdi. Ona göre bu işi halletmenin tek yolu, torunu Padişah IV. Mehmed’i öldürmekti.

Kösem Sultan iki kavanoz zehirli şerbet hazırlattı. Sadık adamlarından Üveys Ağa’ya bu şerbetleri Padişahın içecekleri arasına koyması talimatını verdi. Ancak yüksek rütbeli cariyelerden Meleki Kalfa, bu olaya şahit oldu ve bu cinayet girişimini Turhan Sultan’a haber verdi. Turhan Sultan 18 yüksek rütbeli Ağasını topladı. Bazıları Padişahın hocaları idi. Bu Ağalar, Padişahı korumak için Kösem Sultan’ı öldürmeye yemin ettiler.

3 Eylül 1651 gecesi 62 yaşındaki Kösem Sultan’ın dairesi basıldı. Ve bir kordonla boğuldu. Turhan Sultan, Saltanat Naibi olarak Padişahın vekili oldu. Ertesi gün tüm Kösem sultan yanlıları idam edildi.

Bir gelin kaynana mücadelesi daha tarihin sayfalarında sona ermişti. Valide Sultanlığı sonunda ele geçiren Turhan Sultan, danışmanlarını ilim-irfan sahibi ama politikacı olmayan kişilerden seçti. Bunlarla gizlice görüşüyor, çoğu zaman bu danışmanların kim olduğunu kimse bilmiyordu.

Turhan Sultan, tüm görevlere uygun adamlar bulmuş fakat Sadrazamlığa bir türlü iyi birini bulamamıştı. 5 yıl içinde, Damad Siyavuş Paşa, Gürcü Mehmed Paşa, Tarhuncu Ahmed Paşa, Derviş Mehmed Paşa, Damat İbşir Mustafa Paşa, Kara Murad Paşa, Damad Süleyman Paşa, Deli Hüseyin Paşa, Zurnazen Mustafa Paşa, Boynueğri Mehmed Paşa Sadrazamlığa getirildi.

En sonunda Mimar Kasım Ağa’nın önerisiyle ancak bazı şartlarla bu görevi kabul eden ve Osmanlıyı biraz toparlayan Köprülü Mehmed Paşa Sadrazam olarak, bu görevdeki boşluğu doldurmuş oldu.

Köprülü sayesinde, Turhan Sultan sevmediği devlet işlerinden elini eteğini çekti. Naibliği de 15 yaşına gelen oğlunu “reşid” ilan ederek bıraktı. Yine de gizli danışmanları sayesinde devleti kollamaya devam ediyordu. Edirne sarayında oturuyor, ilim adamaları ile sohbet ederek vakit geçiriyordu.

Tarihçiler, Turhan Sultan’ın en önemli hizmeti olarak kadınların Osmanlı yönetimindeki saltanatına son vermesini gösterirler. 1683 Temmuzunda 56 yaşında ölen Turhan Sultan, 34 yıl, 10 ay, 28 gün süre ile en uzun Valide Sultanlık yapmış Padişah annesidir.



KRAL HENRY

Kral Henry ve Kilise

Papa VIII. Henry'yi Bağışlamayı Reddeder
1533, Roma ve İngiltere

Papanın bağışlamaları, Tanrının kanunlarına karşı gelen insanları affetmenin bir yoludur ve sık sık gerçekleşmemesi gerekir.

Ancak Katolik Kilisesi standartlarını çok yüksek tutamamıştı. O çağda papaların metresleri, gayri meşru çocukları oluyordu. Bu şartlar altında bağışlanma kağıtları Vatikan hazinesine yapılan bağışlarla kolaylıkla elde edilebiliyordu.

1503 yılında İspanyol Ferdinand kız kardeşi Katherine'in 11 yaşındaki İngiltere Prensi Henry ile evlenmesi için Papa II. Julius'dan izin istedi. Bir bağışlama gerekiyordu çünkü Katherine zaten Henry'nin ağabeyiyle evliydi ancak kocası ölmüştü. Papa ise Hıristiyanlığın bir adamın kardeşinin karısıyla evlenmesini yasakladığını ve bu tür birleşmelerin Tanrının onlara çocuk vermemesiyle lanetleneceğini açıkladı.

Ama Papaya müttefiklik sözü verilip büyük bir çeyiz sunulunca -bu çeyiz doğrudan Papanın sandıklarına gitmişti- Papa bağışlamayı kabul etmişti. İngiltere'nin gelecekteki kralı Henry Tudor iki yıl sonra kendinden beş buçuk yaş büyük Aragon'lu Katherine ile evlendi.

İspanya, İngiltere ve Roma bu evliliği pek ciddiye almadı ve elde ettikleri maddi kazanımlarla ilgilendi. Düğün ise planlanandan dört yıl sonra 11 Haziran 1509'da gerçekleşti. Henry düğünden iki ay önce İngiltere kralı olarak taç giydi. Genç çift için her şey toz pembe görünüyordu.

Henry iyi bir kraldı. Bir sanatçı, sporcu ve bilgili bir adamdı. İhtiraslı, yaşama sevinciyle dolu, kendinden önce gelen krallar kadar iyiydi. Katherine ise tutkulu bir şekilde onu yaptıklarında destekliyordu. Öyle ki, verimlilik simgesi olan narı kendi sembolü olarak kullanıyordu. 1518'e kadar altı kez hamile kalmış ve üç kız, üç erkek doğurmuştu. Ne yazık ki, bunlardan sadece bir kız hayatta kalmıştı. Bu kızın adı Mary idi.

Arkasından gelen bir oğlunun olmaması Henry'nin hoşuna gitmemişti. Ayrıca kendinden beş yaş büyük olan, hem de altı doğumdan sonra iyice yaşlı görünmeye başlayan bir kadınla evli olmak da onu sıkıyordu. Çirkinleşmiş ve kendini iyice dine vermişti Katherine. Genç ve tutkulu Henry'nin yüzünü bir arayış içinde genç kadınlara dönmesi kaçınılmazdı, başka bir seçeneği yoktu. Çünkü halkına bir prens borçluydu.

Henry'nin ilgisi sarayda Anne Boleyn adıyla bilinen bir genç kadına yönelmişti. Henry bu kadını "bir meleğin ruhuna sahip, tahta yakışan bir genç hanım" olarak tanımlıyordu. Ama Anne hırslı bir kadındı ve kralın metreslerinden biri olmaya hiç niyeti yoktu. Anne kraliçe olmak istiyordu, Henry de taht için erkek varisler. Bu kusursuz bir eşleşmeydi. Ancak bir sorun vardı, Henry hala Katherine ile evliydi ve Katherine'in Henry'yi bırakmaya hiç niyeti yoktu.

Sorun değil, diye düşündü Kral.

Kralın danışmanlarından biri olan Kardinal Wolsey hernen yeni papa Clement'e bir başvuru yaptı. Henry'nin Katherine ile olan evliliği geçersiz sayılmalıydı, çünkü ilk bağışlama hatalıydı! Bu "hata"nın düzeltilmesi Katherine'in kızı Mary'nin de tahtın varisi olmadığı anlamına gelecekti. Çünkü geçersiz bir evlilikten doğan bir çocuk muamelesi görecekti.

Katherine'in ajanları ve ailesi çoktan Vatikan'la bağlantı kurup kralın bu bağışlamayı sadece kişisel zevkleri için, ona layık olmayan bir kadınla beraber olmak için istediğini açıklamıştı. Wolsey ise olaya, tahta bir erkek varisin gerekliliği, Anne Boleyn'in erdemleri ve Katherine'in hastalığı yüzünden krala karşı olan karılık görevlerini yerine getiremediğinden bahsederek yaklaşmıştı.

Konuşmalar, anlaşmalar uzadı ve tüm Avrupa'yı politika, maliye ve sosyal çatışmalar açısından karıştıracak hale geldi. Bunlarda Anne'in reformcu inançlarının da etkisi büyüktü. Anne ile ilgili haberler İspanyol elçileri tarafından hemen Roma'ya uçuruldu. Katherine'in kraliçe olarak kalması onlar için gerekliydi.

Bir süre sonra Henry'nin sabrı taştı. Roma, İngiltere ile olduğu kadar İspanya ile de arasını iyi tutmaya çalışıyordu. Esas sorun Clement'in kendinden önceki bir papanın aldığı kararı bozmak istememesiydi.

Anne'in acele ettirmesiyle ve taht için gerekli bir erkek varis beklentisinin verdiği tutkuyla sonunda Roma ile giriştiği tüm görüşmeleri kesti ve yeni bir kilise kurdu. Anglikan Kilisesi. Hemen kendisini kilisenin başı ilan etti, Anne ile evlendi ve ilk evliliğini geçersiz ilan etti.

Henry aforoz edildi ancak bu çok umurunda değildi çünkü artık kendi kilisesi vardı ve istediğini yaptırabilirdi.

Anglikan kilisesinin ömrü Anne Boleyn ile yaptığı evliliğin ömründen daha uzun sürdü. Anne 19 Mayıs 1536'da idam edildi ve böylece Henry serbest kaldı. Henry ile aşağı yukarı üç buçuk yıl evli kalmışlardı. Ardında sadece bir kız evlat bıraktı. Erkek varis doğuramamıştı. Papanın aforoz etmeden birkaç yıl önce "İnancın Savunucusu" unvanını verdiği Henry'nin Anne Boleyn'le evlenme fikri tarihin büyük fiyaskolarından biri oldu.



Sayfaya Git: [1/2] 1 2 Sonraki