AKHUN(EFTALİT) DEVLETİ

Bahaddin ÖGEL

e-PostaYazdırPDF

Ak Hun-Eftalit Devleti

 

 

Büyük kısmı Volga'dan batıya geçen Huıı'lardan Güney İran'a ve Batı Afga­nistan'a inen bir bölük olduğu talimin edilen Orta Doğu Hunları'nın, hiç olmazsa, Ak Hun-Eftalit devleti hanedan ailesi ile hâkim zümresini teşkil ettikleri ileri sürülmüş; veya bu devlet, Töles' lerden Chao-ch'e (Kao-kü=Uygur'ların ataları) lere bağlı Hua kolu mensuplarının Cungarya bozkırlarından Horasan bölgesine geçerek 5.asrın ortalarına doğru bir siyâsî teşekkül hâline gelmesi ile ilgili görülmüştür. Hun tarihinin bu noktası oldukça karanlık bir manzara taşımaktadır. Hâkimiyetini Hazar kıyılarından Kuzey Hindistan'a, Afganistan'a, iç Asya'ya kadar genişleten bu kavmin veya kavimler topluluğunun çeşitli vesikalarda birbirinden farklı adlarla anılması durumu daha da karıştırmakta gibidir. Vaktiyle Ed. Chavannes ' Ye-ta'ların neş'et ettiği Hua (Hoa) topluluk adı ile "Hun" kelime­sinin yakın ilgisi bulunduğunu düşünmüş ve J.Marquart türlü adlarla zikredi­len bu kavmin, Priskos'daki Kidarita (Sâsânî imparatorluğu hududunda, Kafkaslar­da oturan Hunlar)'lardan ibaret olduğunu ileri sürmüştü. Bizans'tı tarihçi Theophanes (8. asrın 2. yarısı)'e göre, "Ephtalit" adı, Sâsânî imparatoru Peroz (Fîrûz. 459-484)'u mağlûp eden Hun hükümdarı Ephtalanos'tan alınmıştır. Bu adın aslında, Eftalit paraları üzerinde görülen Hephthal-khion olduğu ve birinci kelimenin sülâle adını, ikincisinin de kavim ismini gösterebileceği bildirilmiştir. Diğer taraftan iskenderiyeli Kosmas İndikopleustes (545-549 arası) ile Bizans tarihçisi Prokopios (545-550 arası)'un eserlerinde ve eski Hind vesikalarında aynı kavimden Ak Hun'lar (Bizans: Devkhoi Ounni ; Hind: Şveta-Huna) diye bahsedilmiştir. 520 yılında Ak Hun-Eftalit hükümdarını ziyaret eden Çinli seyyah Song Yün'ün notlarından bu kavmin Hun'larla akrabalığı anlaşılıyordu. 5. asrın ilk yarısın­da Sâsânî'lerle çarpışan Ak Hun hükümdarı "Khakan" unvanını taşıyordu ve Af­ganistan bölgesindeki Ak Hun prensinin unvanı da "Tegin" idi. Bölge yerli halkının iranî asıldan olduğu şüphesizdir.

Ak Hun-Eftalit meselesi son zamanlarda bilhassa K.Czegledy'nin geniş araştır­ması ile oldukça açıklık kazanmış görünüyor. Buna göre, tarihî gelişme m. 350 yıllarında Altay'lar havalisinden batıya doğru cereyan eden büyük göç hareketi ile ilgilidir, iç Asya'da Hun idaresinden sonra iktidara gelen Sien-pi'lerin yerine kurulan büyük Juan-juan devleti 'nde Uar ve Hun adlarında iki kabile grupu 350'lilerde bilinmiyen bir sebeble o devletten ayrılarak bugünkü güney Kazakistan bozkırına gelmiş, buranın eski Hun halkını Volga'ya doğru ittikten (Avrupa Hunları) az sonra güneye yönelerek Afganistan'ın Toharistan bölgesine inmişti. 367'ye doğru, buradaki eski Kuşan (Büyük Yüe-çi) ülkesine hükmeden "Kidarita" hanedanı (ihtimal iran asıllı)'nı da Baktria (Belh havalisi)'ya süren bu İç Asyalı kütle, söylen­diği gibi, Uar (= Avar) ve Hun kabileler birliği idi. Bu birlik daha sonra Kang-kü (Çu-Mâveraünnehir) ve Sogd (Semerkand ve havalisi)'nun hâ­kimleri olarak (Çincedeki Hiung-nu ve Avrupa dillerindeki Hun şekilleri arasında mahallî söylenişlere göre bazı ufak değişiklikler gösteren) yukarıda sıraladığımız adlar altında anılmıştır. Hâkimiyetini batıda Hirkania (Gurgan. Hazar denizi­nin giineyj)'ya kadar genişleten bu devlet 5. asır ortalarından itibaren Heftal adında yeni bir hükümdar âilesine sahip olmuş (bu ad ilk defa 457'de görülüyor) ve yıkıl­dığı 557 yılına kadar hem sülâle, hem kavim olarak-öteki adlar ve Ak Hun adı ile birlikte- bu adı da taşımıştır. Yapılan tesbitlere göre, devlette rol oynayan kabileler­den bazıları şunlardı: Kadis-hun (Herat civarında. Pers kaynaklarında Hvon. Proko- pios'da Eftalit diye zikredilen bu kabile sonra İran'ın batısına göçmüştür;"Kadisiya" yer adının menşei), Zavul (Zabul; bundan Zâbulistan), Çol (Çöl ? Gurgan =Curcani- ye, havalisinde), Kermikhion (Karmir-hyon=Kızıl? Hun), Askil-Eskil . Bun­lardan hiç olmazsa bir kısmının yerli olduğu aşikârdır.

 

Sogd bölgesini ele geçirdikten sonra İran üzerine baskı yapan Uar-hun'ların 9 yıl kadar süren (358'e doğru) şiddetli hücumları karşısında yıkılma tehlikesi ge­çiren Sâsânî imparatorluğu Şapur ll'nin gayretleri ile kartuldu. Hattâ iki taraf arasında ittifaka varan bir aniaşma oldu ve bu durum üç nesilden fazla bir süre devam etti (bu arada, Şapur'un, 359'da Amida (Diyarbakır)'yı kuşatmasında yardımcı ola­rak Hun kuvvetleri de bulunmuştu). Fakat Bahram Gor zamanında (420-438) başla­yan yeni taarruzlar (427'den itibaren), Sâsânî'leri sarstı. Sogd bölgesinden Ceyhun’un güneyine doğru gelişen istilâ hareketinin Bahram Gor tarafından başarı ile durdu­rulması onun en şöhretli ("kurtarıcı") iran imparatorlarından sayılmasına vesile ol­du. Halefi Yazdgird II zamanının (438-457) sonlarına doğru Uar-Hun(AkHun)'ların başında büyük hükümdar, Eftal (Abdel) hanedanından, Kün-han (Kun-kan), Priskos'da Kougkhas, iran iç işlerine karışa­rak, himayesine aldığı velîahd Peroz (Fîrûz)'u Sâsânî tahtına çıkarmış (459-484), hâkimiyetini Kuzey Hindistan'a doğru genişleterek orada, başında Skandagupta'mn bulunduğu Gupta devletini dağıtmıştı (470'e doğru). 484 yılında Ceyhun kıyıla­rında Ak Hun-Eftalit'ler tarafından mağlûp edilerek Herat bölgesini kaybeden ve yıllık vergiye bağlanan Sâsânîler (195) 'in bu sırada geçirdiği dinî-içtimaî bir sar­sıntı ülkelerini ihtilâle sürükledi. Bu, Mazdek isyanı idi. Mazdek, Mani inancındaki "ikili" telâkki (ışık-karanlık, iyilik-kötülük mücadelesi) üzerine sosyal huzursuzluk âmillerini de ekliyerek, o tarihlerde yorulan ve iktisadî darlık içine düşen topluluğu kurtarmak iddiası ile, düşüncelerini yaymağa başlamıştı. Buna göre, insanların saade­tini bozan iki unsur vardı. Biri servet, diğeri kadın. Bunların her ikisi de herkesin or­tak malı olduğu takdirde yeryüzünden kötülük kalkacaktı. Bu tipik komünist propa­ganda neticesinde arazi ve servet sahipleri ile âile müessesesine karşı kışkırtılan halk, Mazdek ve müridleri tarafından ayaklandırıldı. Din adamları ve asiller öldürüldü, kadınlar tecavüze uğradı, evler ve konaklar yağmalandı, tahrip edildi. Devletin sıh­hat kazanacağı hususunda Mazdek'e inanmak gafletini gösteren Şah Kavad (veya Kubad, 488-496 ve 498-531) da hapsedilmişti; fakat o kurtulmak imkânını bularak komşu Ak-Hun'lara sığındı (496). İran'da olup bitenleri yakından takip eten Ak-Hun hükümdarı, insanlık yararına hiçbir şey göremediği Mazdek hareketini kırıp yok etmek için, Kavad'ı 30 bin kişilik Hun süvari birliği başında iran'a gönderdi. Bu suretle Şah, ihtilâli bastırdı (498-499) ve hâdiselerin gelişmesinden felâketin derecesini kavrayan halkın da yardımı ile Mazdek ve taraftarları yakalanarak idam edildi. Tabiatiyle temizlik ve ülkenin sükûnete kavuşturulması uzun bir zamana ihtiyaç gösterdiğinden, Sâsânî imparatorluğunda hak, adalet ve mülkiyet esasında normal nizam, daha ziyâde, Kavad'ın oğlu Husrev l.Anûşîrvân (531-579) devrinde kurulmuştur ki, bu şehinşah tarihte "Âdil" lâkabı ile anılır .

Çin kaynaklarına göre, iç Asya'da Hoten, Kuça, Aksu, Kâşgar ve etrafını hâkimiyetlerine alan Ak Hun-Eftalit'ler, bu arada Kuzey Hindistan'ı da zap­tetmelerdi. Bu harekât "Tegin" unvanını taşıyan ve Kâbil'de oturan Toramana adındaki başbuğ tarafından idare edilmişti. 6 yüzyılın ilk yarısında ise Toramana'nın oğlu Mihiragula (Gollas, 515-545) imparatorluk güney kanadının en azametli hükümdarı görünmektedir. Ordusunda daima 700 savaş filinin bulunduğu rivayet edilir. Fakat budist rahipler (Song Yün ve ondan bir asır sonra buraya gelen Hiuen-tsang) bu "Huna kıralı"ndan hoşlanmamışlardır. Çünkü Mihiragula budizmi ülkesi halkı için tehlikeli sayıyor ve budistleri kontrol altında tutuyordu, Buna karşılık, iskenderiye'den Hindistan'a giden tüccar (sonra keşiş) Kosmas tarafından ve 530 tarihli Gvvalior kitâbesi ile sanskrit yazılı "Keşmir vakayinâmesi"nde Mihira­gula Hindistan'ın en büyük hükümdarı olarak tasvir edilmektedir.

İran'da Anûşîrvân büyük bir devlet adamı olarak belirdikçe Ak Hun- Eftalit'ler sönükleşti. 552 yılında Orta Asya'da Gök-Türk hâkanlığı kurulup İstemi Yabgu Mâveraünnehir bölgesinde faaliyete geçtiği zaman ise, iki büyük imparatorluk ara­sında sıkışan Ak Hun-Eftalit devletinin, Gök-Türklerin mücadeleye giriştikleri Juan-Juan'larla olan siyâsî ve sihri rabıtaları da fayda vermedi. Anûşîrvân ile İstemi­nin ortaklaşa hareketleri neticesinde Ak-Hun iktidarı yıkıldı ve ülke Gök-Türklerle Iran'ltlar arasında paylaşıldı (557)

Üç kol hâlinde gelişmiş olan Hun siyâsî hâkimiyeti-Kafkasya'daki (Derbend kuzeyi-Hazar denizi arasında) Hunların Hazar Hâkanlığı idaresine girinceye kadar süren kısa hâkimiyetleri dışında- bu suretle tarihe karışmakla beraber, Hunlara mensup Türk soyundan çeşitli kütleler, büyük Hun çağında şahsiyetini bulan zengin kültürleri ile, göreceğimiz gibi, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında, Tabgaç, Gök- Türk, Türgiş, Karluk, Uygur, Oğuz, Bulgar, Sabar, Hazar, Kuman, Peçenek vb. gibi türlü adlar altında ve yeni, güçlü devletler, imparatorluklar kurarak yaşamağa devam etmişlerdir. Türk milleti denilen büyük âilenin çocukları olan bu kütleler, aynı za­manda Rus, Macar, İslâv-Bulgar, Romen, Gürcü devletlerinin kuruluş ve gelişmele­rinde başlıca rol oynamışlar ve daha sonraki bütün İslâm-Türk siyâsî teşekküllerine askerî, hukukî ve sosyal yönlerden anakaynak vazifesini görmüşlerdir.

 

 



AMAZON KADINLARI

Dilden dile, ağızdan ağıza aktarılarak zamanımıza dek ulaşan bir söylencedir Amazonlar söylencesi. İnsanı büyüleyen bu söylence gerçek midir? Amazonlar gerçekten yaşamışlar mıdır? Yoksa bütün bunlar bir düşün ürünü müdür?
Söylencelerin halkların yaşantılarından kaynaklandığı, az-çok değişse de kabul edilen bir görüştür. Hele sözkonusu olan, Amazonlar söylencesi ise... Çünkü Amazonların izlerine yanlızca destanlarda değil, coğrafyacı ve tarihçilerin kitaplarında da rastlanır. İlkçağ insanlarından kalan eserlerde Amazonlardan bir şeyler bulunur. Homeros onların Truva savaşlarına katıldığını yazar. Heredetos, Diodoros ve coğrafyacı Strabon onlardan sözederler. Herakles ve Achilleus efsanelerinde de Amazonlar'dan bahsedilir. Sokrates ve Platon Amazonlar'ın Atina'ya saldırdıklarını bir gerçeklik olarak kabul ederler. Amazonların yaşadıkları söylanan bölgelerde, özellikle Anadolu ve Mora Yarımadasında, kabartma taş ve resim olarak, Amazonlar'ı temsil eden binlerce eser bulunmuştur.

Mitolojide Amazonlar, mitoloji kahramanlarına denk savaşcı kadınlardır. Savaş aletleri ok, yay, kargı ve "labrys" denilen, Anadolu'da özellikle Hititler'de, Karya'da ve Girit'de rastlanan iki ağızlı baltadır. Halikarnas Balıkçısına göre iki ağızlı balta Anadolu'nun simgesidir. resim ve kabartmaların çoğunda Amazonların elinde hep bu balta bulunmaktadır.

Söylenceye göre Amazonlar Anadolu'da yaşamışlar ve birçok kent kurmuşlardır. Amazonlar'ın kurduğu kabul edilen kentler; Ephesos/Selçuk, Smyrna/İzmir, Kyme, Gryneion, Pitane, Ege bölgesindeki kentlere ilaveten Midilli adasındaki Mytilana, Marmara ve Karadeniz yörelerinde ki Myrleia, Sinope/Sinop'tur.Bunlara yine Ege bölgesindeki Elaia, Anaia, Latori kentlerinde de eklememiz gerekmektedir. Ephesos'da ki Artemis tapınağı da Amazonlar tarafından başlatılmıştır. Ephesos'da ki kazılar savaşcı kadınlara ait, tanrıça Artemis'e hizmet eden heykelcikler de ele geçirilmiştir. George Thomson bunları inceleyerek yayınlayan Lethaby'nin " Hitit etkisinin belirgin izlerini gözlemlediğini Gestang'ın da Amazonlar'dan bir Hitit tapınağı bağıntılı oldukları ve daha sonra ki Artemis tapımı bu tapımdan kaynaklandığı konusunda Lethaby 'ye katıldığını" kaydetmektedir.

Bu açıklamalardan sonra "Amazon" kelimesinin uzmanlar tarafından nasıl açıklamdığını inceleyebiliriz. Birinci açıklamaya göre Amazonlar savaçda engel olmaması için memelerinden birini veya her ikisini kestiklerinden "memesiz" anlamında "Amazoi" denilmiştir. Bu açıklama kanıtlarla uyum göstermiyor. Zira bütün kabartma ve resimlerde Amazonlar, iki memeli olarak gösterilmişlerdir. İkinci açıklamaya göre Ephesos'lu kadınlar savaş ve tarımla uğraşarak, bellerinde kuşaklarla (zonai), ekin biçtikleri (Amao) için bunlara Amazon denilmiştir.

Toplumsal yaşamda kadının etkinliği, ekonomik etkinliklerin kadınlar tarafından yerine getirilmesi, kadınların mutlak egemenliği, soy kütüğünün kadına göre belirlenmesi, Amazon söylencesinin önemli özelliklerindendir. Ancak bütün bunlar anaerkil toplumda zaten normal olan özelliklerdir. Amazon söylencesinin normalden ayrılan yönü, kadınların savaşcı olarak yetiştirilmeleri, savaşa bir asker gibi katılmaları, erkeklerin bu savaşda yer almamaları, kadınların savaşcılığının aynı zamanda saldırganlığa dönüşmesidir. Hem kendilerinin kurdukları yerleşim bölgelerinde bulunan heykel, resim ve kabartmalar, hem de komşu halkların eserleri Amazonlar'ı savaşcı niteliklerine uygun tasvir etmişlerdir. Amazonlarda ki savaşcı nitelik o kadar baskındır ki Bilge Umar, Amazonların "tarım yapmayan, yaşamı at sırtında avcılık ve savaşla geçen bir kadınlar ulusu" olduğu görüşündedir. Be nedenle Amazonlara takılacak adın savaşcı özelliklerine uygun bir ad olması akla uygun görülmektedir. Kaldı ki bu açıklama Amazonlar'ın konuşduğu varsayılacak bir dile göre yapılan bir açıklama da değildir.

Konuyu tartışan uzmanlardan George Thomson "Yunanlı'lar Amaonları Kafkasya'ya doğru izlerke, Artemis'in Kafkasya kökenli olduğunu benimseyen bir geleneği izlemiş olabilir." biçiminde bir yaklaşım getirmektedir.

George Thomson bu görüşünde yanlız değildir. Bazı diğer uzmanlar da Amazonlar'ı Kafkasya ile ilişkili olarak açıklamaya çalışmaktadırlar. Kafkas kabilelerinde her türlü sosyo-ekonomik faaliyetleri kadınların yapmaları, Altın Post Efsanesi'nde altın postu aramaya giden Argonaut'ların Anadolu'nun kuzeydoğusunda Amazonlar'a rastlamaları, Amazonlar efsanesinde aynı bölgenin Amazonlar'ın ana yurdu olarak gösterilmesi, Amazonlar'ın başkenti olarak gösterilen Themiskyra'nın aynı bölgede olması, Amazonlar'ın ay tanrıçası ile olan ilişkileri, Amazon adıyla Kafkas dillerinden birinde "ay" anlamına gelen "maze" kelimesi arasında ki benzerlik, gibi nedenle uzmanları böyle düşünmeye yöneltmiştir.

 



AMAZONLAR

AMAZONLAR

Efsane mi, gerçek mi?

 

Amazon savaşçıları antik Yunan'da bir savaş sırasında

 

Rusya'nın güneyinde arkeologların 2 bin yıllık höyüklerde yaptığı kazılar, AMAZON olarak bilinen kadın savaşçıların yalnız efsanelerde yaşamadığını ortaya koydu. Pokrovka kentinin yakınlarında, Rus ve Amerikalı arkeologların, bir süre önce yaptıkları kazılarda, büyük kılıçlar ve başka savaş aletleri ile birlikte gömülmüş kadın savaşçıların mezarları, tarihte kadın savaşçılar olarak da bilinen Amazonların gerçekten varlığını kanıtlayacak bulguları ortaya çıkardı. Amerikalı arkeolog Jeannine Davis Kimbel'a göre, Urallar'ın güneyindeki höyüklerde tunçtan ok başları, demir hançerler ve kılıçlar ile birlikte gömülmüş kadın cesetleri bulundu. Bu höyükten 40 ceset çıktı. Buradaki yedi mezar, silahları ile birlikte gömülmüş kadınlara aitti. Bulunan kılıçların kadınlara ait olduğunun kanıtı da silahların normal boyuna karşı, kılıç kabzalarının, kadın eline uyacak biçimde küçük olmasıydı...

Arkeologlar, mezarları bulunan kadınların ancak tarihte Amazon diye bilinen kadın savaşçılar olabileceğini düşünüyor. Bu cesetlerin Amazon savaşçılarına ait olduğuna işaret eden bir başka neden de, bölgede bulunan diğer insan kalıntılarından daha büyük yapıya sahip bulunmaları. Bu da "Amazon efsanesi"ni destekler nitelikte.

Bilim adamları, buldukları bu insan kalıntılarının tümüyle Amozonlar'a ait olduğu yolundaki değerlendirmelerin doğruluğuna inanıyor ve "Buralara gömülmüş olanların bazıları, kesinlikle savaşçı kadınlardı" diyor. Belki de efsanelerde söylendiği gibi, Rusya'nın güney bölgelerinde erkekleri yönetenler, gerçekten Amazon kadın savaşçılardı.

 

Asıl hikaye Anadolu'da

Amazonlar hakkında en geniş bilgiyi anlatılan öykülerden biliyoruz.
Bir rivayete göre Libya’da, başkasına göreyse Kafkasya’da ortaya çıkmıştı Amazonlar.
Ne var ki öykülerin geçtiği asıl yer Anadolu’dur.

Anadolu Amazonlarının erken tarihi, neredeyse yaşadıkları söylenen bölgelerin tarihi kadar karanlıktır. Bir söylenceye göre soyları, zalimlikleri yüzünden tahttan indirilen iki İskit prensesi Scolopotus ve Hylinos ile başladı. Bu iki prenses, aileleri, takipçileri ve takipçilerinin aileleriyle birlikte yurtlarından ayrılıp Kafkasların eteklerinde bir devlet kurdular. Yeni ülke arayışındaki tüm göçebe kavimler gibi önceleri öldürdüler ve yağmaladılar. Ama ele geçirilen halklar öç almak için gizlice silahlandılar. Bunu izleyen ayaklanmada İskit efendilerini yenmeyi başardılar. İskitlerin bütün erkekleri öldürüldü. İskitlerde savaş eğitimi kadın erkek ayrımı yapılmadan herkese verilirdi. Savaş eğitimi alan İskit kadınları kaçmayı başardılar. Peşlerinden gönderilmiş bir birliği de yenmeyi başarmış, takipçilerinden kurtulmuşlardı.

Erkekleri olmayan ve eskiden hükmettikleri insanlar tarafından esir edilmenin aşağılayıcılığına katlanmayı reddeden kadınlar, Meotis Gölü (Azak Denizi) bölgesinde tamamen kadınlardan oluşan bir devlet kurdular. Biri devlet işlerini, biri de orduyu yönetecek iki kraliçe seçtiler. Güçlü bir ordu oluşturduktan sonra savaşçılıklarını denemek üzere savunmayı bırakıp saldırıya geçtiler. Buna rağmen başarılı olmaktan uzaktılar. Nüfuslarının artmaması onlar için bir dezavantajdı. Yeni kazandıkları özgürlükle; evliliğin kölelik olduğuna inandıkları halde soylarının tükenmesi tehlikesi, yakın topluluklar ile anlaşma yapmalarını gerektirdi. Bu geçici birlikteliklerden doğan erkek bebekler babalarına geri verildi, kızlarsa yaya ve at üzerinde dövüşebilmek üzere çocukluktan itibaren eğitim gördüler.

Başlangıçta genç kabile Don Nehri kıyısında yaşardı. Nehrin adı da ordu kraliçesi olan Lysippe’nin oğlu Tanais’ten gelir. Tanais savaşa olan tutkusu ve evliliğe değer vermeyişi yüzünden Afrodit’i kızdırır ve annesine aşık olmakla cezalandırılır. Tanais ensest ilişkiye girmektense kendisini nehre atıp boğar. Nehir o günden sonra onun adıyla anılır.

Lysippe, Amazonları Anadolu’ya getiren kraliçedir. Onun zamanında Amazonlar Karadeniz’e de geldi ve güney kıyısına yerleşmeye, krallıklarının batı sınırını belirlemek için ormanların arasında bir kent kurmaya karar verdiler. Bu kente kraliçelerinden birinin adını verdiler: Sinope.

Hakimiyetlerini Kolkhis’e (Eskiden Karadeniz’le Kafkasya’nın güneyi arasındaki bölgeye verilen ad) kadar genişlettiler. Bölgedeki dağlara Amazon Dağları adı verildi. Amazon Dağları’ndaki derelerin birleşmesiyle oluşan geniş ve kısa bir nehir olan ve Karadeniz’e dökülen Thermodon Nehri’nin ağzındaki güzel bir burnun üzerine başkentleri Themiserya’yı (Bugünkü Terme) kurdular.

Amazonlar yüzyıllar boyunca Karadeniz’deki üslerinden çok uzaklara akınlar düzenlediler. Kraliçeler, Efes ve Thiba gibi kentler kurdular. Üç kraliçe tarafından yönetilen (Marpesia, Lampado, Hippo) üç kabile batıda Trakya’ya, doğudaysa Suriye’ye yöneldi. Başkentleri Themiserya’da savaş ganimetlerinin artmasıyla Artemis’in ilkel bir versiyonu için tapınaklar inşa edildi ve onuruna festivaller düzenlendi.



Balkan Göçleri

BALKANLARDAN ANADOLU' YA YAPILAN GÖÇLERİN SEBEPLERİ

Şüphesiz göç durup dururken meydana gelen bir olgu değildir.İnsanların kurulu düzenlerini bozup iç veya dış göçler yaşamaları bazı sebepler doğrultusunda olmaktadır. Etnik farklılıklardan dolayı ayırıma tabi tutulup baskı, zulüm görme, ekonomik şartlardan dolayı şartların zorlaşması gibi faktörler, göçün meydana gelmesini sağlayan sebeplerdendir. Balkan Harbi ve sonrasında belirtilen nedenlerin tümü Balkanlardan Anadolu' ya göçü zorunlu kılmıştı.

Balkanlardan göçün en büyük sebebi Rusya ve onun Panslavist akımı altındaki Hristiyan Balkan devletlerindeki Türk düşmanlığı taassubudur. Bu noktada Türklerin Balkanları terk etmesinin sebepleri arasında, Mustafa Kemal Atatürk' ün 23 Eylül 1923'te Hakimiyet-i Milliye gazetesine verdiği demeç ilgi çekicidir.

"Asırlardan beri düşmanlarımız Avrupa kavimleri arasında Türklere karşı kin ve husumet fikirleri telkin etmişlerdir. Batı zihniyetine yerleşmiş bu fikirler hususi bir zihniyet meydana getirmiştir... Avrupa' da Türk' ün her türlü terakkiye hasım bir adam olduğu, manen ve fikren gelişime gayri müsait bir adam olduğu zannedilmektedir."

A) Yunan Mezalimi:

Balkanlardaki Yunan mezalimi 1821 Yunan ayaklanmasıyla başlar. Yunan ayaklanmasının kendine özgü niteliği, bu tarz uygulamaların ilki olmasıdır.

Tarihçi George Finlay 1864' te yayınlanan Yunan Ayaklanmasının Tarihi ( History of Greek Revolution) adlı kitabında şöyle yazıyordu: "1821 Nisanında 20.000 kişi toplamına yakın bir müslüman nüfus Yunanistan' da dağınık olarak yaşıyor ve tarımda çalışıyordu. Daha iki ay geçmeden bunların çoğu kıyımdan geçirildiler; adamlar, kadınlar, çocuklar hiç acımadan ve sonra pişmanlık duymadan öldürüldüler."

Yunanlı Başpiskopos Germanos' un ağzından çıkan ayaklanmanın milliyetçi sloganı " Hristiyanlara huzur, konsoloslara saygı, Türklere ölüm" dü. Mesela zulümlerin boyutları anlatılırken Tripolitza' da ( Tripoliçe) geçen bir olayda üç gün üç gece, Türklerin soykırıma tabi tutulduğu ve isyancıların liderlerinden Kolokotrones' in kendisi " kasabaya girdiğimde yukarı hisar kapısından başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi" dediği nakledilmektedir. Böyle diyerek ilerlediği zafer kutlama yolunun Müslüman cesetlerinden meydana gelen bir örtüyle döşendiği kastedilmiştir.

Balkan Harbi' nde Yunan mezalimi akıl almaz boyutlara ulaşmıştı. Bu konuda Yanya' da bulunan bir Rum eczacının yaptıkları dehşet vericidir.

" Her gece sekiz-on Türk Osmanlı kızını ağlata ağlata oynatmak, tehditle işkenceler ile onları meyus etmek... Helen oğullarına ne kadar neşeli bir zafer gururu bahşediyor... Yanya düştüğü zaman müşterilerimin kapılarını çalıp onları himaye etmek istediğimi belirtince, beni Osmanlı dostu bildikleri için mücevher, para ve aileleriyle evime geldiler. Bunlardan erkek olan 7 kişiyi su kuyusuna yuvarladım. Üç ihtiyar kadını boğazladım."

B) Bulgar Mezalimi:

Şüphesiz Balkan kavimleri içinde, hem 1877-78 hem de 1912' de yaptıkları mezalim açısından Bulgarları kimse geçemez. Bu tarihlerde mezalimden bahseden yerli ve yabancı kaynaklarda en çok geçen Bulgar zulmüdür. 93 Harbi' nde Bulgarların en büyük yardımcısı ve teşvikçisi ise Ruslardı.

1877-78 Harbi ile Rusların Tuna Nehrini geçerek Bulgaristan' a girmesi üzerine işgal ettikleri bölgelerde yaptıkları katliam yanında buradaki müslüman ahalinin Rusya' ya sürülmesi kararına varmışlardı. Ancak daha sonra Rusya Harbiye Nazırı Milyutin' in karşı çıkması üzerine bu tehcir hareketinden vazgeçilerek Panslavistlerin doğrultusunda üzerine genel bir yok etme fikrinde birleşmişlerdir. Bundan sonra yok etme siyaseti, Rus ordularının girdikleri yerde Türkleri silahsızlandırıp, Bulgarları silahlandırmak ve böylece Bulgarlarla birlikte gayet rahat katliam yapmak şeklinde gerçekleşiyordu.

Bu zamanda gerçekleşen ve tarihlere Harmanlı Katliamı olarak geçen olay, bir anda öldürülen insan sayısı bakımından en büyük ve korkunç olanıdır. Ocak 1878' de Rus ve Don Kazak askeri birliklerinden oluşan askeri birlikler Harmanlı' da 20.000 arabada çoğu kadın ve çocuk olmak üzere çeşitli eserlerde miktarı 40 ile 100 bin arasında değişen bir muhacir kitlesine saldırarak katlederler. Bu katliamdan kurtulmayı başaranlar ise Meriç kıyılarında ve dağlar arasında soğuktan ve açlıktan kırıldılar.

Balkan Harbi' nde de Bulgarlar Ruslardan öğrendikleri zulüm tekniklerini geliştirerek uyguladılar. Çatalca' ya kadar ilerleyen Bulgar Orduları ve onlara yardım eden Bulgar komitecileri Trakya' da ve ayrıca Makedonya' da katliamlar yapmışlardı. Bu katliamda ölenlerin sayısı kesin olarak bilinememekle birlikte Anap adlı Macar gazetesinin 7 Şubat 1913 tarihli sayısında yayınlanan rapora göre sadece Makedonya' da 60.000 Arnavut, 40.000 Türk kılıçtan geçirilmişti. Doğu ve Batı Trakya' da da en az o kadar Türk ve Müslüman öldürülmüş olabileceği düşünülerek toplam 200.000 Müslüman ve Türk' ün sadece Bulgarlarca öldürüldüğü tahmin edilebilir. Çünkü Bulgar orduları Trakya' da nüfus oranı açısından Türklerin çok yoğun oldukları bölgeleri çiğneyip geçmişlerdi ve harp hukuku kurallarına uymamışlardı.

GÖÇ SIRASINDA YAŞANAN SIKINTILAR

Göç esnasında muhacirler yaşadığı sıkıntılara dair birçok eserde bilgiler mevcuttur. Yaşanan sıkıntılar hayale gelmeyecek kadar büyüktü. Özellikle savaşın 1912 sonbaharında başlamasıyla, Balkanlara özgü soğuğun ve yağmurun meydana getirdiği çamurlu yollarda ilerlemek neredeyse imkansızdı. İnsanlar aceleyle ve ancak bir iki parça eşyasını alarak çıkabilmiş, çoğunun ayağı ya da üstü yarı çıplaktı. Ölüm korkusu bütün mal ve mülkten önde geliyordu.

Balkan Harbi' ni yakından izleyen bir Fransız gazeteci olan Stephane Lauzanne, bu göçmen kafilelerini şöyle anlatmaktadır.

" İlk kafileye İstanbul' a 20 km. ötesinde rastladım. Ondan sonra ardı arkası kesilmedi. Bazı fakirler, ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar ufuktan bize doğru, kendilerini kovalayan görünmeyen güçten korkarak, suskun ve telaşlı kaçıyor, kaçışıyorlardı... Hepsinin yüzünde korku izleri, hepsinin hallerinde şaşkınlık vardı. Köyler hemen hemen boştu.

Bu ilk izlenimlerinden sonra gördüklerinden daha fazla etkilenen yazar 1912 Kasım' ında İstanbul' un manzarasını adeta resmeder gibi anlatıyordu.

" Demiryolu yaralıları getirirken göçmenler de yolları dolduruyordu. Yavaş yavaş İstanbul kapılarında acayip bir kalabalık göründü. Bütün mülteciler toplanmıştı. Bir müddet sonra İstanbul' un yolları geçilmez bir hal aldı. Kaba bir örtü ile örtünmüş öküz arabası konvoyu göz alabildiğine uzanıyordu. Her arabada sandıklar arasında bir saman yığını üzerine kadınlar ve çocuklar uzanmış yatıyorlardı. Bütün bu zavallılar savaştan kaçmışlar köylerini terkederek İstanbul' a canlarını zor atmışlar sokaklarda meydanlarda ve cami civarlarında açıkta uyuyorlardı... İşte bunlar askeri yenilginin göçe zorladığı insanlardı."

İstanbul, Selanik, Kavala gibi şehirlere ulaşanlar izdiham yüzünden sağlıklı ortamlarda barındırılamıyor soğuk, hastalık ve yetersiz beslenmeden de insanların birçoğu hayatlarını kaybediyorlardı. Her nasılsa uzun süre savunulabilen Edirne, Yanya ve İşkodra kalelerine sığınan muhacirler ise, diğerlerinin yaşadıkları yanında bir de kuşatma altında bulunmanın güçlüğünü çekmişlerdi.

GÖÇÜN BİLANÇOSU:

Verilere göre 1.445.179 kişiden Türkiye'ye göç edenlerin sayısı olan 812.771 kişi, çıkarılınca Balkan Harbi esnasında katliam sonucu öldürülen Müslümanların sayısı 632.408 kişi olarak çıkmaktadır. Bu sayı zapt edilmiş Osmanlı Rumelisi' nin toplam nüfusunun % 27' sine tekabül etmektedir.

İttihat ve Terakki' nin önde gelenlerinden Bahriye Nazırı Cemal Paşa' nın anılarında Balkan Harbi neticesinde Sırp, Yunan ve Bulgarlar tarafından çoğunluğu kadın çoluk, çocuk olmak üzere katledilenlerin sayısının 500.000 civarında olduğunu belirtmektedir



Deli İbrahim Paşa'nın Hayatı

İbrahim Paşa, ilk iş olarak sefer görevi bahanesiyle yol azığı adı altında halktan vergi toplamaya başladı. Aslında seferin Topkapı Sarayı' na yapıldığı ve fethedilecek olanın sultanın kalbi olduğu herkesçe malumdu. Ama korkudan kimse sesini çıkaramıyordu. Parmaklarını çıtlatsalar emirleri altına en az dört- beş bin kişilik kuvvetler toplayabilecek aşiret reisleri dahi boyun eğmiş, değerli hediyeler ve yüklü haraçlar yollayarak paşanın gönlünü kazanmaya çalışıyorlardı. Sultana layık seçme mücevherler, kese kese altınlar, murassa hançer ve kılıçlar, altın ve sim işlemeli seraser kumaşlar, ipek halılar ve sair eşyadan, her biri iki yıllık Mısır hazinesine bedel, asumana ser çeker pesendi de cariyelerden mürekkep hediye kervanını hazırlayan İbrahim Paşa, Mart ayının sonlarında Diyarbekir' den ayrılarak mutad seferine başladı.

Ramazan ayının hemen öncesinde İstanbul' a ulaşan İbrahim Paşa, vakit kaybetmeksizin sultanın huzuruna çıktı.Etek öpüp el kavuşturarak hediyelerini takdim etti. Cömert hediyelerden ziyadesiyle memnun olan Sultan 3. Murat, İbrahim Paşa' nın sadakatinden artık hiçbir şüphe duymuyordu. Kendi eliyle hilat donatarak paşayı taltif etti. Büyük bir mansıbı garantilemenin gönül rahatlığı ile saraydan ayrılan İbrahim Paşa, günlerini hangi görevi isteyeceğini düşünmekle geçiriyordu. Hodpesentliği öyle artmıştı ki, hiçbir sefere iştirak etmediği, hiçbir devlet görevini layıkıyla yerine getiremediği halde sadrazamlık hayalleri bile kurmaya başlamıştı. Bir yandan da ablasını teşvik ederek daha üst düzey bir görev için zemin hazırlamaya çalışıyordu. Ama kardeşinin Diyarbekir ve Sivas' ta sergilediği dalalet ve başınabuyruk tavırlar, Canfeda Kadın' ı, bile canından bezdirmişti. Bu doğrultuda ocak ağaları da, kan davası güttükleri paşaya komplo hazırlığı içine girmiş, en az İbrahim Paşa kadar fitneci olan ve onun kendi makamına göz koyduğunu öğrenen Sadrazam Koca Sinan Paşa' dan da destur almışlardı. Haris dimağını kimbilir hangi hayallerle eğlendiren İbrahim Paşa ise, düştüğü kibir bataklığı içinde bu tertibi görecek durumda değildi. Ama kanlı bir komploya gerek kalmadan, sadrazamın ve ocaklıların tazyiki ile harekete geçen şeyhü' l- islam ve kazasker efendilerinin telkinleri ile ipliği pazara çıkarılan İbrahim Paşa için, Kasım ayında sultanın emri ile yeniden tutuklama kararı çıkarıldı.

Ancak adamları vasıtasıyla bunu haber alan Canfeda Kadın, kardeşini uyarmak için bir kethüdasını süratle yola koydu.Sadrazamlık hayalleri kurarken, birdenbire zanlı durumuna düşen İbrahim Paşa, gece karanlığında apar topar konağından çıkıp kapıcısından sandalcısına yüklü bahşişler verip Üsküdar'a can attı. Ama karaya bastığı anda kendini yeniçerilerin kucağında buldu. Yeniçeriler, üzerindeki değerli eşyayı talan ettikten sonra hakaretler ve küfürler ederek yaptıklarının hesabını ve katledilen arkadaşlarının diyetini sordular. Ellerine ayaklarına bukağılar bağlayıp Üsküdar Çarşısı'nda alay ettiler.Sonra yetişen bostancılara teslim edilen İbrahim Paşa, bir sandala konup Beşiktaş'a geçirildi. Buradan Rumeli Hisarı'na kadar, baş açık, yalın ayak yürütülüp teşhir edilmekle, dalaletinin ve yaptığı zulmün kat be kat fazlasını yine halktan buldu.

Ancak halkın zevk aldığı bu alay etme olayından sonra Rumeli Hisarı'na kapatılan paşanın hemen oracıktaidam edilmemesi yeni şüphelerin oluşmasına vesile oldu. Canfeda Kadın'ın araya girerek kardeşini kurtardığı, serbest kaldığında kendisine yapılan zulmün hesabını sormaya and içtiği söylentileri ayyuka çıkmıştı. Ancak kısa süre sonra, sultanın hasta olduğu haberinin yarattığı tedirginlik ortamı içinde Deli İbrahim Paşa unutuldu.Ama babasının ölümünden on bir gün sonra tahtı devralan Sultan 3. Mehmet, bu sapkın devletliyi unutmadı. İlk icraat olarak taht varisi kardeşlerinden kurtulan ve babasının haremini Eski Saray'a göç ettiren sultan, yaklaşık yirmi yıldır haremin kontrolünü elinde tutan Canfeda Kadın' ı da kafileye katarak tasfiye etti. Bu gelişme ile İbrahim Paşa' yı cellatlardan ayıran tüm engeller ortadan kalkmıştı. Nihayet ferman-ı padişahi yazılıp Çavuşbaşı Çoban Süleyman Ağa'ya verildi. Subaşı Rıdvan Ağa ve dört nefer dilaver celladı yanına alarak Rumeli Hisarı'na varan çavuşbaşı, rıhletine vasıta olup yaptığı onca zulmün hakkını verdi. Sonra cesedini kaldırıp Narlıkapı'dan deryaya bıraktılar.



Sayfaya Git: [1/6] 1 2 3 4 5 Sonraki