NARH SISTEMİ

NARH SİSTEMİ :

 Narh, yiyecek ve diğer tüketim mallarına konulan fiyat sınırı, sınırlandırma ve fiyatı sabit tutmadır. Esnaf ve zanaatkârların kâr oranlarını devlet ve Lonca Teşkilatı birlikte tespit ediyordu. Buna narh vermek denirdi.
 Bu sistem klâsik dönem Osmanlı ekonomisinde fiyat politikasına temel teşkil etmiştir.
 Tarihte narhı birçok ülke uygulamışsa da Osmanlı Devleti, bu sistemi mükemmel olarak uygulamıştır.
 Mal kalitesinin bozulmasını engellemek için, aynı mallardan kaliteli olana kalite hakkı tanımıştır.
Osmanlı üretici ve tüketiciye de icabında narha başvurmak hakkı tanımıştır. Burada amaç esnaf ve tüccar arasındaki doğabilecek haksız rekabeti önlemekti.
 Aynı Lonca’ya bağlı esnaflar arasındaki rekabeti önlemek amacıyla taban fiyatlar tespit edilir ve uygulanırdı. Bazı ürün ve malzemelerde mevsimine göre narh uygulanırdı.
Meselâ odun ve kömüre yaz ve kış ayrı ayrı narh uygulanırdı.
 Esnaf Loncalarının dışında devlette narh tespiti yapabilirdi.
 Ramazan ayı öncesinde de fiyatların artma ihtimalinden dolayı yeniden fiyat tespiti yapılırdı.
 Narh yapılırken ortalama kâr % 10 – 20 olarak belirlenir ve bu durum kadı sicillerine geçirilir, esnaf ve halka ilan olunurdu.

NOT:

Günümüzde de narh uygulamasının benzerlerini görmek mümkün. Meselâ belediyelerin ekmek, ulaşım, su gibi fiyatları belirlemesi veya OPEC ham petrol fiyatlarına sabit fiyat koyması buna örnek olarak verilebilir.

✱ Narh uygulaması şiirlere dahi konu olmuştur. 

“Dönüyor bir dolap çarkı belirsiz
Çağlayan bir su var arkı belirsiz
Veysel neler satar narhı belirsiz
Ne müşteri gördüm ne hesap gördüm.”
“Âşık Veysel”

TANIYALIM

AHİ EVRAN (1171 – 1261) 

Ahi Evran’ın tam adı Şeyh Nasrettin Mahmut el – Hayi’dir. Ahiliğin kurucusu, debbağların (derici) piri ve aynı zamanda ünlü bir filozoftur. İran’ın Hay kasabasında dünyaya gelmiştir. Horasan ve Maveraünnehir bölgesindeki hocalardan ders almıştır. Bağdat’a gelerek Abbasi halifesinin kurduğu Fütüvvet Teşkilâtı’na katılmıştır. Aynı zamanda Bağdat’ta iken bu şehirin ilim ve irfanından yararlanmıştır.
Türkiye Selçukluları Dönemi’nde Anadolu’ya gelerek Kayseri’ye yerleşmiş ve fütüvvet teşkilâtından esinlenerek Ahi Teşkilâtı’nı kurmuştur. 1227 – 1228 yıllarında Sultan Alâaddin Keykubat’ın isteğiyle Konya’ya yerleşmiş ve sanatını bu şehirde icra etmiştir.
Alâaddin Keykubat Ahileri çok ciddi destekliyordu. Fakat Sultan Alaaddin Keykubat, II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından tertiplenen bir suikast sonucu öldürülünce Âhilik ve Âhi Evran hamisiz kalmıştır.
Bu suikast sonrası birçok Ahi ve Türkmen cezalandırılmıştır. Ahi Evran’da hapse atılmıştı. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümü ile 1245’te serbest kalmıştır. Daha sonra Denizli’ye geçmiştir. Burada bir yıl kalmıştır.
Sultan II. İzzeddin Keykavus’un daveti üzerine tekrar Konya’ya gelmiş ve medreselerde  ders vermiştir. Ahi Evran, daha sonraları Kırşehir’e geçmiştir.
Ömrünün son beş yılını Kırşehir’de geçirmiştir. Ahi Evran’ın ölümü konusunda bazı şüpheler bulunsa da son araştırmalara göre Moğollara karşı yapılan direniş sırasında şehit olmuştur. Mezarı Kırşehir’de Ahi Evran Camii bitişiğindeki türbesindedir.



ÖŞÜR VERGİSİ

                                               ÖŞÜR VERGİSİ

Öşür, kelime olarak onda bir (1/10) anlamına gelen Arapça kökenli bir kelime olup, ıstılah olarak Osmanlı devletinde umumiyetle halkın ürettiği mahsüllerderı, bilhassa hububattan alınan vergiye verilen isimdir. Ziraı ürünlerin dışında bal'dan da öşür alındığı görülür.

Öşür, orta çağdan beri Müslüman ve Hıristiyan alemlerinin tanıdığı bir vergidir. İslamiyetin ilk zamanlarından itibaren bütün İslam devletlerinde alındığı için şer'i bir vergi olarak mütalaa edilmiştir. Osmanlı hukukçuları öşür'ü harac-ı mukaseme saymışlardır . Mukaseme, bölüşme manasına gelmektedir. Re'aya, ektiği toprağın sahibi olmayıp bir nevi kiracısı durumundadır. Toprağın gerçek sahibi devlettir. Bu durumda öşür de re'ayanın ziraat ettiği arazinin icar bedeli olmaktadır. Yani devletin aldığı öşür, toprakların mülkiyetine sahip olmaktan doğan bölüşme hakkıdır.

Öşür onda bir demek olmakla beraber, vergi nisbeti olarak çok defa 1/5, 1/6, 1/8 gibi farklı oranlarda tatbik edilmiş, hatta bazı hallerde ürünün yarısı alınmıştır. Bunun sebebi, arazinin verimliliğinin, sulama ve iklim şartlarının, ziraatı yapılan ürünün cinsinin ve mahalli örfve adetlerin farklılığıdır.

Öşür, aynı ve nakdi olmak üzere iki şekilde tahsil edilebilirdi. Arpa, buğday, nohut gibi dayanıklı hububat çeşidinde ve pamuk vs'de ayni olarak alınması kanundu.Buna mukabil, sebze ve meyve gibi bağ, bağçe ve bostan mahsullerinden nakdi ve maktil olarak resim alımrdı. Fakat sıpahiler çok defa hububattan da o günkü narh (narh-ı ruzi) üzerinden nakdi olarak öşür almak isterlerdi. Çünkü sipôhi için elindeki mahsülü satıp nakde çevirmek başlı başına bir mesele idi. Bu sebeple yasaklanmasına rağmen sipahilerin, re'ayadan öşür'ü nakid olarak alma eğilimi gösterdikleri anlaşılmaktadır. Ancak para ekonomisinin çok gelişmediği, ulaşım ve pazarlama şartlarının re’ayaiçin de önemli bir mesele teşkil ettiği bir dönemde hububattan nakid olarak öşür alınması, çiftçiler açısından oldukça zordu. Bu durumu nazar-ı itibara alan Osmanlı idaresi, sıpahileri ve eminleri, nakdi olarak öşür almamaları hususunda uyarmış; bu tür davramşlara tevessül eden olduğu takdirde, engel olunması konusunda hakimü'l-vakt olanların da dikkati çekilmiştir. Fakat öşürün aynı olarak alınmasımn baştan beri uygulana gelen bir usul olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü 1540 yılından önceki kanunnamelerde bu konuya temas edilmemiştir. Muhtemelen sipahilerin şartları kendi lehlerine istismar etmeleri üzerine
re'ayarıın şikayetleri Dolayısıyla 1540 yılından sonra yapılan tahrirlerde durum dikkate alınarak kanunnarnelere hububattan alınan öşürün ayni olarak tahsili emrolunmuştur.

Hububatın haricindeki bağ, bağçe ve bostan mahsullerinden öşürün aynı olarak alınması ise imkansız dı. Çünkü sebze ve meyve hububat gibi dayanıklı ürünler değildi. Bundan dolayı nakdi olarak vergilendirilmeleri zaruri idi. Tahrir defterlerinde bu vergiler umumiyetle "ber-uech-i maktu" şeklinde kaydedilmiştir. Maktu verginin mahzurlu tarafı, re'ayanın ürününün az olduğu kıtlık zamanlarında da defterde yazılı olan miktarı nakden ödemek zorunda olmasıydı. Bu yüzden bazı sancaklarda maktu öşür alınmasına son verildiği de olmuştur .