ENDERUN

                Kul Sistemi ve Enderun

Köleleri özel bir eğitime tabi tutarak devlet ve ordu yönetiminde kullanma usulüne kul sistemi denir. Osmanlı devleti genel olarak iki unsura dayanıyordu: Ulema ve ümera.Diğer bir deyimle ilmiye ve seyfiye. XVI. yüzyıldan itibaren bunlara bir de kalemiye sınıfı (bürokrat) eklenmiştir. Yani ilim adamları ve askerler ve bürokratlar. Ulema, kanun ve şeri'at ile ilgili teşkilatı, ümera ise padişahın siyasi ve askeri otoritesini temsil ediyordu. Çok defa medrese kökenlilerin intisap ettiği kalemiye ise Osmanlı bürokrasisini teşkil ediyordu. Kalemiye erbabı arasında usta çırak ilişkisiyle yetişmiş olanlar da çoktu.

Kölelerin eğitilip devlet kademesinde kullanılma usülü Sasani,Roma ve Bizans ve Abbasiler gibi bütün Ortadoğu ve Akdeniz havzasında kurulmuş devletlerde görülür. Fakat Osmanlılar kul sistemini Anadolu Selçukluları'ndan almışlardır. Bu sistemi daha da geliştirmişler ve etkili bir biçimde kullanmışlardır. Bunun sebebi padişahın devlet otoritesini iyi eğitim görmüş, kendisine son derece sadık kimselere vermek istemesi ve daha merkeziyetçi bir devlet kurmak gayesidir.

Kul sistemi için, savaşlarda alınan esirler, para ile satın alınan köleler ve devşirme usulü ile toplanan Hıristiyan çocukları kullanılırdı. Devşirme usulü, Yıldırım Bayezid zamanından beri uygulanıyordu. Bu usule göre, padişah, zaman zaman özel bir heyet görevlendirerek özellikle Rumeli'ndeki Hıristiyan köy ve· kasabalarından belli sayıda çocuk toplatıyordu. Devşirilen çocukların 8 ila 20 yaşları arasında, bünyece kuvveli ve sağlıklı, iyi ailelere mensup olmaları şarttı.

Devşirilen çocukların iyi görünenleri, özel bir terbiye verilmek üzere padişaha ait Edirne sarayı, Galata sarayı, İshak Paşa sarayı, İbrahim Paşa sarayı gibi saraylara gönderilirdi. Geri kalanları ise, ileride yeniçeri olmak üzere Anadolu'daki Türk köylülerinin yanına, ya da bostancı adıyla İstanbul'daki sarayların bahçelerine verilirdi. Onlar buralarda Türkçe'yi ve Türk adetlerini öğrenirler ve Islamiyeti
kabul ederlerdi.

Enderun kısmı

Yukarıda belirtilen saraylarda 5-7 yıl arasında sıkı bir eğitim gördükten sonra, ikinci bir elemeye tabi tutulurlar ve en seçkinleri Yeni saray denilen, Topkapı Sarayı'na alınırlardı. Burada küçük oda ve büyük oda adı verilen saray kolejinde Türkçe, Arapça, Farsça, edebiyat, tarih, matematik, güzel sanatlar ve musıki dersleri görürlerdi. Ayrıca her birine pratik bir el sanatı öğretilirdi. Bunun yanında ok atmak, cirit oynamak, ata binmek, güreşmek gibi bedeni sporları da öğrenirlerdi. Herkese kabiliyetine göre bir proğram uygulanırdı. Her odanın bir kütüphanesi vardı.

Eğitimin maksadı, hakiki bir Müslüman, bir devlet ve harp adamı yetiştirmek, kibar konuşmasını bilen, edebiyattan ve sanattan anlayan, nezaket sahibi insanlar yetiştirmekti.

Asıl gaye ise, devletin başına geçecek deha çapında, müstesna kabiliyetleri bulmaktı.

Büyük ve küçük oda'da eğitim gören iç oğlanları. tekrar bir elemeye tabi tutularak padişahın şahsi hizmetlerine mahsus daha üst mevkilere terfi ettirilirlerdi. Geri kalanları da kapıkulu süvari bölüklerine ve silahtarlar bölüğüne verilirdi.

Padişahın şahsi hizmetini gören odalar sırasiyle şunlardı:

* Has oda: Fatih tarafından kurulan bu odanın amiri has odabaşı idi. Onun vazifesi padişahın soyunup giyinmesine yardım etmekti. Has oda'da eğitim gören iç oğlanlarının sayısı 40 civarında idi. Görevleri padişahın şahsi hizmetlerini görmek ve sarayda iken muhafazasına bakmaktı. Has odabaşı'ndan ayrı olarak padişahın silahını taşıyan silahdar, padişahın dış elbiselerine bakan çuhadar, ayakkabı ve çizmelerinden sorumlu rikabdar, iç çamaşırlarına bakan dülbend oğlanı da bu odanın mensubudurlar. Bunlar en yüksek rütbeli iç oğlanı idiler. XVII. yüzyıla doğru sayıları 12'ye çıkmıştır.

* Hazine Odası: Padişahın özel hazinesi, mücevherat ve değerli eşyasının muhafaza edildiği bu odada 60 kadar iç oğlanı mevcuttu. Hazinedarbaşı denilen bu odanın amiri sarayın en
nüfuzlu şahsiyetleri arasında gelirdi. Bu oda da Fatih tarafından teşkil olunmuştu.

* Kiler Odası: Fatih zamanında kurulmuş olan ve kilerci koğuşu da denilen bu bölümün amiri kilercibaşı (ser kilari-i hassa) idi. Kilerci koğuşunda 30 civarında iç oğlanı hizmet ve eğitim görüyordu. Bunların görevi padişahın ve harem'in her türlü yiyecek ve içecek ihtiyacını temin etmek, sofra hizmetlerine bakmaktı.

*Seferli Odası: IV. Murad tarafından teşkil edilen bu odanın mensupları musıkişinas, hanende, sazende, kemankeş, pehlivan, berber vs. olarak yetiştirilmiş iç oğlanlarından oluşuyordu. Sarayın dilsiz ve cüceleri de burada eğitim görürlerdi. Bu odanın amiri aynı zamanda büyük oda'nın da amiri olan saray kethüdası idi.

 

İç oğlanları, kendilerine gösterilen görev ve hizmetleri sıkı bir disiplin altında yaparlardı. Bu odalarda da tahsil ve terbiyeye devarn edilirdi. Her odanın muhtelif dersler veren hocaları vardı.

Bu odalar, hadım ağaları'ndan bir ağanın idaresinde idi. Akağalar da denilen bu yüksek dereceli subayların meratibi şu şekilde idi:

* Ba,bü's-sa'a,de ağası (kapı ağası) : Bütün sarayın amiri olan babü's-sa'ade ağası, çok nüfuzlu bir şahsiyet idi. Gazanfer Ağa: gibi bazı ağaların nüfuzu veziriazamları .gölgede bırakabiliyordu.

* Saray Kethüdası: Babü's-sa'ade ağası'dan sonra sarayın yetkili amiridir. Saray Kethüdası, büyük oda'daki iç oğlanları'nın müdiridir.

* Oda Kethüdası: Küçük oda'daki iç oğlanları'nın reisidir.

* Has odabaşı: Has oda'da padişahın şahsi hizmetleriyle görevli en yüksek rütbeli subaydı

* Hazinedô,rbaşı~ Yukarıda bahsedildiği üzere Hazine odası'nın amiri idi.

* Kilercibası: Kiler odası'nın amiri idi.

* Sarayağası:Sarayın temizlik ve intizamından sorumlu idi.


Aşağıda bahsedileceği üzere sarayın harem kısmını bekleyen ve zenci oldukları için kara hadım ağaları veya haremde hizmet gördüklerinden dolayı harem ağaları denilen bir grup daha vardı. Bunların amirine de darü's-sa'ade ağası ya da kızlar ağası denirdi .

Padişahın yakınında, şahsi hizmetlerinde bulunan bu iç oğlanları, her 5-7 senede bir, ya da yeni bir padişahın tahta geçmesi dolayısıyla saray dışındaki vazifelere tayin olunurlardı. Buna çıkma denirdi.

Has oda, hazine ve diğer odalardaki iç oğlanları birun'da müteferrikalık, çeşnigirlik hizmetlerine ya da altı bölük halkı denilen kapıkulu sipahi bölüklerine atanırlardı.

Has odabaşı, silahdar. çuhadar gibi bu odaların subayları olanlar ise taşrada, sancakbeyiiğine atanırlardı. Bu sırada yaşları 40'a yaklaşmış olurdu. Uç sancakları'nda harp usullerini ve devlet idare sanatını öğrenen bu beylerin en kabiliyetlileri daha sonra beylerbeyi ve vezir olurlardı. Vezir rütbesini alanlar divan-ı hümayunüyesi olurlardı. En son rütbe ise veziriazamlık'tı. Veziriazam, padişahın mutlak vekili olarak imparatorluğun ve ordunun başına geçerdi.

İşte kul sistemi ile padişah, sıkı bir elemeden ve uzun bir eğitim döneminden sonra, imparatorluğun idaresine en layık ve kendisine en sadık kişiyi getirebilmekteydi. Kul sistemi içerisinde yetişenlerden 45'i veziriazam olmuştur. Bu sistem sayesinde Gedik Ahmed Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Sokollu Mehmed Paşa gibi deha çapında devlet adamları yetişebilmiştir.

Kul sistemi sadece padişah sarayında değil, devlet adamlarının saraylarında da uygulanmıştır. Hatta bunu tımarlı sipahilere kadar uzatmak mümkündür. Birçok Tımarlı sipahinin kendi hizmetinde kulları vardı ve bunlar sonradan cebelü olurdu. Paşaların ve beylerin konaklarında da kendi çaplarında saraydakine benzer bir enderunve harem teşkilatı vardı. Devlet, buralarda yetişen kulları da tımar ve zeamet gibi görevlere atamayı kanunla kabul etmişti. Öte yandan katledilen devlet adamlarının malları müsadere edildiği gibi, kulları da padişah sarayına alınırdı.

Kul sistemi, devletin kuruluşundan beri varsa da, son şekliyle Fatih kurmuş ve geliştirmiştir. Kanuni, IV. Murad ve III. Ahmed zamanlarında da esaslı değişiklikler yapılmıştır.

Devşirme sistemine ise XVII. yüzyılın sonlarında nihayet verildi. Fakat bundan sonra kul sistemine rast gele adam alındığı gibi, yükseliş dönemindeki sıkı eğitim-öğretim usulü de ortadan kalktı. XVIII. yüzyıldan itibaren ileri gelen Türk-Müslüman ailelerinin çocukları da kul sistemi içerisine alınmaya başlanmıştır.

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda zaman zaman enderun. ağaları yani enderun'daki subaylar, devlet politikasında oldukça etkili olm uşlardır.



ENVER PAŞA

Enver Paşa Konuşuyor!

Milli Mücadelenin mühim simalarından Ali Fuat (Cebesoy) Paşa (yandaki resim), 1920 yılı sonlarında Garp Cephesi kumandanlığından alınmış ve o yılın 21 Kasım günü Moskova büyükelçiliğine tayin edilmiştir. Ali Fuat Paşa bu vazifede iken, İttihat ve Terakki başındaki firari "üç beyinsiz"den Enver ve Cemal Paşalarla Moskova'da bir görüşme yapmış ve I. Cihan Savaşı'nın mühim bazı meselelerinin iç yüzünü bu iki ittihatçıdan sorup öğrenmiştir. Ki, Ali Fuat Cebesoy'un bu mevzuda anlattıkları, İttihat ve Terakki'nin bu iki meşhur sergerdesinin şahsiyetlerini, daha doğrusu beyinsizliklerini tesbite kafidir!.. Diyor ki, Ali Fuat Paşa hatıratında:
1921 senesinde Moskova'da büyükelçi sıfatıyla bulunurken Enver ve Cemal Paşalarla konuştum. Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı ve başkumandan vekili olan Enver Paşa, Türk harbini başından sonuna kadar en geniş bir salahiyetle idare etmişti. Cemal Paşa'ya gelince, Bahriye Nazırlığını muhafaza etmekle beraber bilfiil Sina cephesinde IV. Ordu Kumandanı olarak bulunmuştu. Meşhur Kanal yürüyüşü onun eseriydi.
Bir akşam her ikisini de yemeğe davet etmiş, yemekten sonra kahvelerimizi içerken Enver Paşa'ya sormuştum:
-Paşam, cüretimi af buyurun, Harb-i Umumi'deki Türk harbinin bizce gizli kalmış bazı mühim noktalarını aydınlatır mısınız?
Böyle bir suale intizar etmiyormuş gibi bir hali vardı, ellerini ovuşturdu;
-Bunları yazmayı çok isterdim. İnşallah bir gün memlekete dönmek kısmet olursa, benim için bir borç olan bu vazifeyi yerine getirmeye çalışacağım.
Maksadımı anlamamış gibi davranıyordu. Israr ettim:
-Bu vazifeyi yine etraflı bir şekilde yaparsınız Paşa'm; öğrenmek istediğim hususlar o kadar geniş olmayacaktır.
Durakladı sonra,
-Peki yalnız bir şartım var. Siz sormak istediğiniz sualleri hazırlarsınız, böyle daha iyi olur, hafızamı kolay işletmek imkanını verirsiniz.
-Ne zaman emredersiniz?
-Bir maniniz yoksa, mesela yarın akşam.
Cemal Paşa da söze karıştı:
-Belki benim söyleyeceklerim de bulunur.
Ertesi akşam tekrar buluştuk, hazırlığım tamamdı. İlk sualim şu oldu:
-Paşa Hazretleri, ben de kabul ediyorum ki, Avrupa merkezi devletleri ile ittifak etmemiz o günlerin şartlarına göre zaruri idi. Fakat, harbin yıllarca uzama ihtimali düşünülerek, harbe girmemiz mümkün olduğu kadar tehir edilemez miydi?
Enver Paşa, bu suali pek kısa bir şekilde cevaplandırdı. Teferruata girmekten çekiniyordu. Dedi ki:
-Alman devletinin kudret-i askeriyyesini yakından biliyordum. Harbin çabuk biteceğini tahmin etmiştim. Tedbirlerimi buna göre almıştım.
-Harbin başlamasından iki ay sonra Marn Meydan Muharebesi'nde Alman kudret-i askeriyyesinin daha fazla ileri gidemeyeceği anlaşılmış olduğuna göre, harbin uzayacağına hükmedemez miydiniz?
-Marn'dan sonra Rusya'ya karşı kazanılan muzafferiyetlerden Alman kudret-i askeriyesinin devam edeceğine bir defa daha kani olmuştum.
Sözü Şarıkamış'a getirdim:
-Alman askeri kudretinin devam edeceğine inandığınız bir sırada ve kara kışın en hüküm sürdüğü aylarda alelacele Sarıkamış taarruzuna neden lüzum görmüştünüz?.. Bu harekatı daha sonralara bırakmak acaba mümkün olamaz mıydı?..
Eski Başkumandan vekilinin gözleri dumanlanmıştı. On binlerce vatan evladının mahvına sebep olan bu felaketli taarruzun bütün mesuliyeti onun üzerinde toplanıyordu. Sağ elinin parmakları ile kır düşmüş saçlarını kararlaştırdı:
-Almanlar netice verecek kat'i meydan muharebelerine doğru yürürken, bizleri ataletle ithama başlamışlardı. Bu sebeple, Sarıkamış taarruzu, tamamen askeri bir lüzum üzerine yapılmıştır.
Devam edelim Ali Fuat Paşa'nın anlattıklarını okumaya... Paşa, Mısır Seferi'ne temasla soruyor:
-İngilizler, Avrupa harp mıntıkalarına Asya'dan takviye göndermeden evvel imparatorluk yollarını ve Hindistan'ı müdafaa etmek için Basra Körfezi'nde ve Süveyş Kanalı'ndabir ileri hareket maksadıyla hazırlanırken çok noksan vasıta, teçhizat ve az bir kuvvetle uzun menzil yollarını aylarca yürüdükten sonra Mısır'ın fethini nasıl düşünebilirdiniz?
Enver Paşa, eski Bahriye Nazırı ve IV. Ordu Kumandanı'nın yüzüne baktı:
-Mısır'ın ve Arabistan'ın salahiyetli ricali, "İngilizlerin devam edecek olan hazırlıkları tamamlanmadan evvel eğer siz süratle tedarik edebileceğiniz kuvvet ve vasıtalarla Süveyş Kanalı önünde görünecek olursanız, Mısır halkının İngilizleri arkadan vuracağına ve bütün hazırlıkları bozabileceğine inanabilirsiniz. Bundan başka, İslam aleminde Mısır'ın kurtarılmasının ne kadar büyük bir intibah uyandıracağını düşünebilirsiniz" dediler. Ben de, bütün bu ihtimalleri göz önünde bulundurarak, az bir riskle Süveyş Kanalı'na birinci taarruzu yaptırdım.
Cemal Paşa'ya döndü:
-Öyle değil mi Paşa'm?
Paşa, kader arkadaşının sözlerini tasdik etti. Şimdi söz sırası onundu. Bana,
-Baalbek mülakatını hatırlıyor musunuz?
Diye sordu.
Aradan sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen bu mülakatı bütün teferruatıyla hatırlıyordum. Hatta, o zaman yanımdan hiç eksik etmediğim not defterime bazı satırlarda yazmıştım. Harbe takaddüm eden günlerde idi. Merkezi Şam'da bulunan dördüncü Ordunun müfettişi Halepli Zeki Paşa, Sekizinci Ordu Kumandanını da Miralay Mersinli Cemal Bey'di. Ben, bu kolordunun erkan-ı harbiye reisi idim. 14 Aralık 1914'te 25'inci Fırka Karargahı ile Şam'dan çöle hareket etmezden bir veya iki gün evvel Cemal Paşa'nın emriyle Baalbek'e gelmiş olan Mısır hidivi Abbas Hilmi Paşa'yı ziyaret etmek maksadıyla Baalbek'e gitmiştik. Muvasalatımızın akşamı yemeğe oturmadan evvel hidiv Abbas Hilmi Paşa, Cemal Paşa ve ben Mısır hareketinin gayeleri hakkında bir müdavele-i efkarda bulunmuştuk. Cemal Paşa, beni cesur bir kumandan olarak takdim ettikten sonra,
-Fakat Mısır'ın feth edileceğine inanmıyor, demişti.
Abbas Hilmi Paşa,
-Babası İsmail Fazıl Paşa'yı tanırım. Oğlunun da iyi bir asker olduğunu işitmiştim.
İltifatında bulunmuş sonra bana dönmüştü:
-Ben Mısır'ın hidivi olmak sıfatıyla size şunu temin edebilirim ki, Osmanlı ordusu Kanal'da görünür görünmez Mısır halkı İngiltere'nin işgal kuvvetleri aleyhine isyan edecekler, onları her taraftan sıkıştıracaklardır. Üç fırka kadar olunan dağınık bir vaziyette bulunan İngilizler arkadan ve yandan Mısırlıların taarruzuna uğrarken, cepheden de Osmanlı fırkalarının hücumuna maruz kalacaktır. Her taraftan çevrilen İngilizlerin silahlarını bırakmakta gecikmeyecekleri muhakkaktır. Bundan sonra Mısır'ın kapıları Osmnalı kuvvetlerine açılmış olacaktır!..
Hidiv hayal peşinde koşuyordu. Fakat bunu yüzüne vurmaya ne terbiyem ve ne de vaziyetim müsaitti. Dedim ki:
-Gerek Cemal Paşa Hazretlerinin ve gerekse zat-ı devletinizin fikirleri ben deniz için pek muhteremdir. Yalnız, mısır halkının yıllardan beri silah taşımak ve kullanmaktan men edildiği malum-i alileridir. Herhangi bir isyan hareketi için evvelden hazırlık yapıldığına dair de en ufak bir malumata bugün için sahip değiliz.
Bu sözlerimle, muhatabıma nazikane bir şekilde anlatmak istemiştim ki, Mısır halkının isyanı hususu mutasaver hareket planımızda bir hakiki amil olamaz.
Cemal Paşa'nın sekiz yıl sonra bana Moskova'da hazırlattığı Baalbek mülakatı işte bu idi. Hidiv'in sözleriyle Enver Paşa'nın sözlerini kuvvetlendirmek için sormuştu.
-Evet hatırlıyorum Paşa Hazretleri, her halde Abbas Hilmi Paşa'nın sözlerini şahit olarak göstereceksiniz!.. Fakat, Mısır Seferinin hakiki amilleri acaba bunlar mıydı?..
Eski bahriye nazırı ile eski başkumandan vekili göz göze gelmişlerdi. Her ikisi acı ve mesuliyeti ağır olan o günleri hatırlamışlardı:
-Başka devletlerle müttefik olarak harbe girildiği zaman en kuvvetlinin veya kendisinden daima yardım beklenenin diğerleri üzerinde tesirleri çok olur. Ve hatta bu tesir, bir mıknatısın zayıf maddeleri çekmesi kuvvetini tanzir eder.
Cemal Paşa, Almanlar'ı kastediyordu. Fakat bunu kapalı bir şekilde söylemişti. Enver Paşa, arkadaşının sözlerini daha açık bir şekle soktu:
-Heniz harbe girmediğimiz bir zamanda Alman orduları erkan-ı harbiye-i umumiye reisi Fon Moltke bir çok ihtiyaç ve taleplerimize cevap vermediği halde, bizim, Avusturya'nın yükünü hafifletmek için askeri harekete geçmemizi ve buna erken başlamamızı istemişti. Rus ve İngiliz kuvvetlerini Osmanlı hudutlarında bağlamak gayesiyle Kafkasya ve Mısır'a karşı harekete derhal girmemizi talep etmişti.
Vakit ilerliyordu, paşaları daha fazla yormak istemedim. Selametlerken, Enver Paşa,
-Konuşmalarımız faydalı oluyor. Adeta Harb-i Umumi'nin bir muhasebesini yaptık. Mütebaki kısımlarına isterseniz devam edebiliriz.
Vaadinde bulunmuştu. Bu fırsatı kaçırmadım, iki gün sonra tekrar karşı karşıya gelmiş ve kaldığımız yerden başlamıştık. Sordum:
-Çanakkale'de muzaffer olmuştuk. Bu muzafferiyet Şark'ta ve İslam aleminde çok iyi karşılanmıştı. Avrupa'da harp uzadıkça Avusturya İmparatorluğunun yalnız İtalyanlara karşı durabildiği, fakak Ruslar önünde daima mağlup oldukları görülüyordu. Almanların, bunları takviye etmek yüzünden artık inisiyatifi ele alamadıkları anlaşılıyordu. Harp, merkezi devletler için bir müdafaa şekli almış sayılabilirdi. Biz neden evvela Gaçilya'ya ve sonraları da Romanya ve Makedonya'ya en güzide zabit ve askerlerimizden müteşekkil üç kolordumuzu gönderdik?..
Enver Paşa, bu sualime şu cevabı vermişti:
-Almanya bizi iknaya çalışıyordu ve diyordu ki: "Alman kıtalarını büyük mikyasta Avusturya'da, Romanya'da ve Makedonya'da kullanmaya mecbur olursam artık bir daha inisiyatifi ele alıp Fransız cephesinde kat'i neticeli bir muharebe veremem. Mümkün olduğu kadar Avusturya ve Bulgarlara yardım etmeniz lazımdır ki, ben Fransız cephesinde inisiyatifi ele alacak kadar kuvvet toplayabileyim".
-Paşa Hazretleri, "Sina ve Irak cephelerindeki muvaffakiyetsizliğimiz Arapları aleyhimize çevirtmeye başlamıştı. Avusturya ve Bulgarlara yardım etmek mecburiyetinde kaldık ve bu yüzden harice kuvvet gönderdim" buyurmuştunuz. İngilizler Sina ve Irak'ta büyük ordularla taarruza kalkarken Ruslar Erzurum'u zapt etmiş, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan'ı almış, Çapakçur Boğazını tehdide başlamıştı. Her taraftan taarruza uğradığımız bu sırada, neden bir taraftan harice kuvvet yollarken diğer taraftan Medine'de, Gazze'de, Tellü'ş-Şeria'da ve bilahare Nablus'ta ve Bağdad'ın cenubunda zayıf birlikler toplanıp takviye edilerek daha emin mevzilerde muhasımlarımızı karşılamak münasip olmaz mıydı?..
-Bu cephelerde Alman generalleri zaruri olarak kumandanlığa kabul edilmiş ve kendilerine geniş salahiyetler verilmişti. Binaenaleyh, hareketlerine fazla müdahale edemiyorduk.
Devam edelim, Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın Enver Paşa'ya sorduğu sualleri ve aldığı cevapları okumaya:
-Irak cephesinde Von der Golç'tan sonra Türk kumandanları kumandayı ele almışlardı. Bunlara, faik kuvvetler karşısında gerilere, düşmanı derli toplu mevzilerde karşılamaları için emir verilemez miydi?..
Enver Paşa'nın bu sefer de Almanlar'ı itham edeceğini tahmin etmiştim. Nitekim tahminimde yanılmadığım anlaşıldı:
-Filistin cephesindeki Alman kumandanları Irak'taki kuvvetlerimizin daha gerilere çekilmesine rıza göstermiyorlardı, cenahların tehlikeye gireceğini iddia ediyorlardı.
-Ruslar harp sahnesinden çekilmeyip de harbe devam etselerdi, şarkta büyük Rus ve cenupta İngiliz orduları Maazallah Anadolu içerilerine kadar yürümüş olsalardı, Anadolu'nun bir istiladan kurtarılması mümkün olabilir miydi?.. İngilizlerle Ruslar, Osmanlı Devletinin tasfiyesi ve taksimi hususnda anlaşmışlardı. Hisselerine düşecek kısımları almak maksadıyla en büyük ordularını şark ve cenuptan Anadolu'ya sürmeleri ihtimali karşısında 120 bin kişilik bir ordumuzu memleket dışına çıkarmayı ihtiyatlı bir hareket olarak kabul eder misiniz?..
-Müttefik devletlerin harplerinde hangi devletin daha kuvvetli ve hangi devletin harp sanayii daha kuvvetli ve zengin olan müttefiklerine ram olmaya mecbur kalıyor. Bir de, vaziyet ve şartlar da harbin devamı esnasında bu derece vazıh olamıyor. Rusların 1917'de harp sahnesinden çekilmesi ve sulh yapması bizim için hiç şüphesiz büyük bir kazanç olmuştur.
Eski kumandan vekili biraz durmuş ve sonra şu samimi itiraf ile cevabını tamamlamıştır:
-Ne çare ki, müttefiklerimizle beraber bu yeni vaziyetten kafi derecede istifade edemedik. Buna ben de kaniyim.
-Yoruldunuz sa burada keselim Paşa'm!..
Mütevazi bir tavırla,
-Yok!. Yorulmadım, bilakis açılıyorum. Hem bir daha birbirimizi nereden bulacağız?
Bunları söylerken adeta sesi titriyordu. Cemal Paşa'nın gözleri de uzaklara takılıp kalmıştı. Kim bilir neler düşünüyordu?. Gurbet çok acı şey. Bu manzara karşısında susmuştum.
-Neden sormuyorsunuz?..
-Son bir sualim var Paşa'm. Bu suretle Harb-i Umumi'nin bence müphem gibi görünen bazı noktaları aydınlanmış olacak. 9 Haziran 1918'de Batum, Kars ve Bayezid mıntıkalarında süratle ve mükemmelen dört fırkalı Üçüncü Ordu'yu ve altı fırkalı Dokuzuncu Ordu'yu teşkile muvaffak oldunuz. Bunları Batum şimaline gönderecek ve Kafkas Azerbaycanı ile Acemistan Azerbaycanı'nın işgaline memur edecek yerde, şark hudutlarınıza o zamanın şartlarına göre kafi derecede bir kuvvet bıraktıktan sonra, umumi bir ihtiyat olarak Anadolu'nun içlerine çekemez miydiniz? Ruslardan kalmış olan bir çok silah, cephane, harp malzemesi ve teçhizatı Anadolu'nun emin mahallerinde yığdıramaz mıydınız?..
-Harbin, 1918'de aleyhimize olarak nihayet bulacağını tahmin etmemiştim. Bizden ve Almanya'dan evvel Bulgarların ve Avusturyalıların çökeceğini ve memleketimizin bundan sonra garptan bir yardım beklemeyeceğini düşünmüştüm. Bu sebeple şarkta memleketimiz için bir dayanak bir kuvvet menbaı aramaya mecbur oldum. Bu maksadı temin edebilmek için de iki ordu kurarak Kafkaslara ve Acemistan'a doğru sevketmiştim. Eğer cephemizin çökmesi felaketi Birkaç ay daha sonraya kalmış olsaydı, hem şarkta temine çalıştığım ikmal menbalarını temin ve hem de Anadolu'nun ortalarında kuvvetli ihtiyatlar yığmayı vücuda getirecektim. Birincisini temin ederken, hem müttefiklerimiz hem de biz mağlup olmuştuk.
Ali Fuat (Cebesoy) Paşa'nın, Enver ve Cemal Paşalarla yaptığı Harb-i Umumi mevzuundaki mülakat burada bitiyor... Ancak, Ali Fuat Paşa'nın bu mülakatı noksandır!.. Enver Paşa'ya neden, niçin "Bey" iken "Paşa" oluverdiği, Harbiye Nezareti başına nasıl geçtiği, devleti Harb-i Umumi badiresi içine atan iki Alman zırhlısının Çanakkale boğazından yurdumuza girmesine niçin müsaade ettiği ve böylece devleti harbe sürüklerken, başta devrin padişahı olmak üzere neden kimseye haber vermediği, yapılan bu harekete ne ad verilmesi gerektiği sorulmalı idi!..
Ali Fuat Paşa'nın sorduğu suallere Enver Paşa'nın verdiği cevaplara dikkat ediniz. Bu suallerin hemen hepsinde Enver Paşa'nın cevabı, "Tahmin edememiştim", "Düşünememiştim" gibi hep acz ifade eden cümlelerdir!. Enver Paşa'nın bu çeşit cümlelerinden sonra ona şunu sormak gerekti: Madem bu derece acizdin, her kurmay subayının bilmesi gereken askeri meseleleri anlayamayacak derecede beyinsiz idin, o halde Harbiye Nezareti koltuğuna niçin oturdun ve başkumandan vekilliğini omuzlayacak, Napolyonluğuna inanıp yüz binlerce vatan evladını kuş beynince ne diye heba ettin?!..
Napolyon'a özenen Enver Paşa çılgınına bu sual sorulmalı ve o çılgın çekeceği vicdan azabı ile başbaşa bırakılmalı idi!..
Enver Paşa, "Harp sanayiinden mahrum devlet, harp sanayii daha kuvvetli ve zengin olan müttefikine ram olmaya mecbur kalıyor" diyor. Doğrudur ve cevapları içinde gerçek olanı da budur.. Ancak, şahsi iktidarı uğruna etrafındaki fedailerle ve tabanca kuvvetiyle, "Bey" iken "Paşa" oluveren ve sonra Harbiye Nezareti koltuğuna oturup, devrin devlet başkanına haber vermeden devleti harbe sürükleyen, kendisinde bu derece iktidar ve salahiyet gören bu nevzuhur başkumandan vekili, sahip olduğu böylesine iktidar ve salahiyete rağmen, harp sanayii mevzuunda neden bir tedbir almamış, niçin harp sanayii kuvvetli müttefiklerine ram olmuştur?!.. Bir anda babasını ve kardeşini "Paşa" yapıveren, orduyu ve devletin istihbarat teşkilatını Almanlar eline teslim eden, etrafındaki fedaileri şahsi iktidarı uğruna kullanan, Sultan Reşad'ın saltanatına itibar etmeyip keyfi hareketlerini sürdüren ve daha neleri irtikap eden bu Harbiye Nazırı, acaba harp sanayii mevzuunda neden bir tedbir almamış, vakit mi bulamamıştır, yoksa "askeri kudretini yakından bildiği ve bu kudretin devam edeceğine inandığı" Alman dostları mı, onun harp sanayii yolunda atacağı adıma mani olmuşlardır?!.. Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın, Enver Paşa ile yaptığı pek ibra-temiz mülakata böylece kısaca temas ederken, Enver Paşa'nın hatıratını elinde bulunduran Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş gayesini hatırlayarak, bu hatıratı sahih bir şekilde bir an evvel yayınlamasını temenni eder, bir beyinsizin çılgınlıklarını ve o çılgınlıkla Osmanlı İmparatorluğunun neden, niçin, nasıl batırıldığını o beyinsizin kaleminden okumayı arzuladığımızı Türk Tarih Kurumu yetkililerine hatırlatırız!..*



İLGİNÇ BİLGİLER

Eski zamanlarda Fatih ve Bayezid Camilerinin avlusunda sergi kurulur ve bu avlular yiyecek v.s. satan küçük dükkanlarlar dolardı.
Maxicep.com - Tarihte Bilinmeyen Küçük ve İlginç Olaylar- Topkapı Sarayı bu ismini Eski Sarayın sahilindeki toplu kapısından almıştır. Bu sarayın, Fatih zamanındaki adı Yeni Saray idi.
- Çadıri Osmanlıların ilk hanesi, ilk sarayı, ilk taht evidir. Osmanlı sarayı, pek muhteşem ve öok odalı idi. Hele havaya dayanıklılığı ve ihtişamı pek meşhurdu.
- II. Sğleyman kadınlarla meşgul olmazdı. Saraylılar harem ağalarıyla rezalete başladılar. Bu yüzden hizmeti olmayan ağaların içeri girmesi men edildi.
- Sultan Orhan zamanında Bizans'ta taht kavgaları oluyordu. Kantakuzinus'un yardımına giden Türkler, Bizans'ta büyük bir itibar kazanmışlardı. Saraya serbestçe girip çıkabiliyor, Bizanslılara hakim sıfatını takınıyorlardı.
- Osmanlı şehzadeleri babaları ile beraber harbe giderlerse ihtiyat kuvvetlerini kumanda ederlerdi.
- Osmanlılarda, yeniçerilere silah yapan ve tedarik eden ve bunları nakil vasıtasıyla orduya yetiştiren askeri sınıfa "cebeci" denirdi.
- Eski İstanbul sandal ve kayıklarının cidden nefis biçimli birçok nevileri vardı. Hele "Hanım İğnesi" denen ince uzun kayıkları birer sanat bediası idi.
- Osmanlıların kemal devrinde şehzadeler sancaklara gönderilerek oraların başında yetirştirilir ve divana da riyaset ettirilirdi. Eğer şehzadeler pek gençse bu divana onların mürebbileri olan lalaları vekaleten riyaset ederdi.
- Kanuni, Cerbe zaferinden dönen Piyale Paşa kumandasındaki donanmanın muhteşem alayını Yalı Köşkünden seyrederken, yanındaki Avusturya sefirine şöyle demişti: "İnsan bütün bu muzafferiyetlerin Allah'ın inayetiyle kazanıldığını düşünmeli de asla gurura kapılmamalı."
- Osmanlılar, Venediklilerle İspanyollar gibi gemilerini çektirmek için "forsa" denilen ve gemilere zincirle çakılı esirler kullanırlardı. Bunlar daha ziyade, Karadeniz sahillerini vururken tutulan Dinyeper Kazakları ile Akdeniz korsanları idi. Kürek cezası bu adetten kalmadır.
- Mürevvih İbni Batuta, Orhan Gazi zamanındaki Tütk kadınlarından bahsederken şöyle demektedir: " Türk kadınları yüzlerini örtmezler. Erkekleri onlara hürmet gösterir ki, görenler onların hüddamı sanır."
- Türk ünlülerinin hayatlarını anlatan "Sicilli Osmani" yazarı Süreyya Bey, ömrünü kitaplıklarda ve mezarlıklarda dolaşarak not almakla geçirmiştir. Torbalara attığı bu dağınık kağıt parçacıklarından büyük eserini ortaya koyduğu zaman herkes hayret etmiştir.
- Padişahların mutlak vekaletlerine delalet eden "möhri hümayun" geleneği Abbasi halifeleri zamanından kalmadır. Önceleri möhri hümaun yüzükte olup sadrazamlar parmaklarına takarlardı. Sonraları inci zincire bağlı altın keseler içinde boyunlara takılıp cepte taşımak adet olmuştu. Sadrıazamlar, mührü yatakta bile yanlarından ayırmazlardı. Hatta Ali Paşa hamama giderken bile yanında bulundururmuş.
- Sokollu Mehmet Paşa'nın oğlu Hasan Paşa, Osmanlı tarihinin kaydettiği en zengin vezirlerden bir arşı milyarder idi. 1601'de Diyarbekir'den gelirken Tokat civarında ağırlığı ünlü eşkıyalardan Deli Hasan tarafından basıldı. Hazinesi yağma edildi. Öyle ki, çete efradı kıymetli kumaşları arşınlayarak ve mücevherleri kalkanlarıyla ölçerek paylaştılar. Paşa'nın "cennet bağı" adını verdiği altın kaplama ve murassa taht gibi bir sediri vardı. Onun da altın mücevherli çiçeklerini bozarak yağma ettiler.
- Evliya Çelebi'ye göre; Süleymaniye Camisi yapılırken İran Şahı, Kanuni'ye, parası yetmezse satıp tamamlasın diye, bir çekmece elmaz yollamış. Padişah ise o elmasları küçük minarelerden sağdakinin taşları arasına koydurtmuş. BUna da cevahir minaresi denmiştir.
- At kestanesi ağaçları Fransa'ya 1615'te İstanbul'dan götürülmüştür. Paris bulvarları bunlarla süslüdür.
- Üniversite kütüpanesinde bulunan Fatma Sultan'ın murassa ciltli Kur'an'ının sayfaları gümüştendir.
- 19. y.y. başlarında İstanbul kibar gençleri başlarına üç arşın şal sararlar, fakat göğüs, kol ve bacaklar açık, çıplak gezer, ayaklarına da yalnız altı bulunan kırmızı yemeni giyerlerdi.
- Sokollu'nun, şehit edildiği zamanki kanlı gömleğini ailesi iki buçuk asır sakladı. Her sene mevlüdü okunup ziyaret edildi. Sonra Karaağaç'taki yalılarıyla birlikte andı.
- Pehlivan Kara Ahmet, Yeşiltulumbada bir kahvede ansızın ölmüştü. Ölürken sarıldığı demir parmaklığın dokuz çubuğu birbirine geçmiştir.
- İlk satın aldığımız buharlı geminin adı "Svift" idi. Bu zat, "Gülliver Seyahatnameleri"nde yazan meşhur İngiliz muharrirdir.



İLK TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET ANLAYIŞI

A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET TEŞKİLATI
1. İlk Türk Devletlerinde Devlet Anlayışı
Türklerde devlete İl (el) adı verilirdi. İl aynı zamanda barış anlamında kullanılmıştır. Devleti yöneten hükümdar yönetme yetkisini Gök tanrı dan alır ve yaptığı tüm işlerden de Gök Tanrı ya karşı sorumludur. Ancak Hükümdar devleti keyfi yönetemez, hükümdarın yetkilerini Töre ve Gök tanrı dini kısıtlardı. Türkler Devlete baba, Vatana (ülke) ana demişlerdir.
Türk Cihan Hâkimiyeti Anlayışı: Türklerin dünyayı yönetme ve dünyaya hâkim olma fikridir.
Türklerde Devleti Oluşturan Unsurlar: a- Bağımsızlık(Oksızlık) b- Halk(Millet)
c-Ülke(Vatan-Toprak) d- Teşkilatlanma

2. Türklerde Ordu
Türklerin tarih boyunca birçok büyük devlet kurmalarının temel etkenlerinden birisi güçlü ordulara sahip olmalarıdır. Bozkır göçebe hayatının zorlukları Türklerin mücadeleci ve disiplinli bir yapıya sahip olmalarına neden olmuştur.
Türk Ordusunun genel özellikleri şunlardır.
a- Türk ordusunda ücretli askerlik yoktur. Halk kadın erkek ayırt edilmeksizin her an savaşa hazır durumda olduğu için Türk milleti için ordu-millet deyimi kullanılmıştır.
b- Sürekli ordunun bulunduğu Türk devletlerinde ordunun temeli atlı askerlere dayanır.
c- İlk düzenli orduyu Hun hükümdarı Mete 10 luk askeri sisteme göre oluşturmuştur.
d- Ordunun başında savaşlara kağan gider, diğer hanedan üyeleri komutan olarak orduya Komuta ederlerdi.
e- Türk ordusunun temel silahları ok-yay ve kılıçtır.
f- Savaşlarda Turan taktiği (Hilal Taktiği' Kurt kapanı-Sahte Ricat) tekniği kullanılır.
NOT: İlk Türk devletlerinde Kağanı koruyan seçme muhafız birliklerine Böri, Keşifler yapan akıncı birliklerine de Yelme denir.

3. Devlet Yönetimi
a- Kağan: Türk devletlerinde devletin başı, hakimiyeti Tanrıdan alan hükümdardı. Hükümdar kutsal sayılır ve ona tanrı tarafından bazı güçler verildiğine inanılırdı. Tanrı tarafından verilen bu güçler
Kut ( Siyasi iktidar-Yönetme gücü, becerisi)
Ülüg-Ülüş(İktisadi güç-Hükümdarın ülkeyi zenginleştirmesi ve halka bu bolluğu adil şekilde üleştirme paylaştırma gücü)
Küç( savaş Yeteneği- Savaş kazanma becerisi) tür.
Kağan olabilmek için hükümdar ailesinden gelmek ve erkek olmak şartı vardı.
Töreye göre hükümdar 2 şekilde tespit edilirdi.
1- Kurultay tarafından seçilen 2- Baş hatunun en büyük oğlu.
İlk Türk devletlerinde hükümdarın unvanları; Kağan, Han, Yabgu, İl-teber, Şanyü ve İdikut
Hükümdarlık Sembolleri; Otağ, Taht, Sancak, Davul, Sorguç, Kemer, Kılıç ve Kamçı
Kağanın görevleri: 1- Ülkeyi düşmanlardan korumak 2- Ülkede birlik be barışı sağlayıp boyları bir arada toplamak 3- Töre kurallarını uygulamak 4- halkı adaletli ve eşit yönetmek 5- Halkı giydirip doyurmak, refah seviyesini artırmak 6- ordunu başında sefere gitmek 7- Devlet görevlilerini atamak 8-Savaşa ve barışa karar vermek 9- Elçileri göndermek ve kabul etmektir.
Kağanın eşine hatun ya da katun denirdi. Hatunlar kendine has tahtına oturur, kurultay katılır, elçileri kabul eder, savaşa katılır ve hükümdar öldüğünde çocuklar küçük ise bir müddet devleti hatun yönetirdi.
Kağanın erkek çocuklarına Tigin denirdi. Tiginler küçük yaştan itibaren Ataman(İnal-İnanç) adı verilen öğretmenler gözetiminde şehirlere yönetici olurlardı.
Hunlar Orta-Doğu-Batı olmak üzere üç kısma ayrılmış olup buna üçlü sistem denirdi. Ortayı hükümdar doğuyu veliaht Tiginler batıyı ise hanedan üyeleri yönetirdi. Göktürk ve Uygurlar da ise ülke doğu-batı olarak ikili teşkilatla yönetilirdi. Doğuda kağan batıda ise hanedan üyeleri vardı.

b- Hükümet: İlk Türk devletlerinde hükümete ayukı denirdi. Ayukının başında aygucı ve üge adı verilen vezir vardı. Ayukı halk arasında sevilen ve hanedan üyesi olmayan kişilerden seçilirdi. Hükümette birçok görevliler vardı. Bu görevlilere buyruk(Bakan) adı verilirdi. Bu görevliler; Erkin(İlteber devlet memuru) ' buyruk (bakan) - Tudun(Vergi memurları) - Tutuk(Vali) Bitikçi(kâtip)-Otacı(Hekim)-subaşı-(ordu komutanı9- Agıçı (Hazine görevlisi) - Tamgacı(Mühürdar)

c- Kurultay: İlk Türk devletlerinde devleti ilgilendiren konuların görüşülüp karar bağlandığı meclislere Kurultay yada Toy denirdi. Kurultay üyelerine Toygun denilmekte olup Kağan-Hatun-Vezirler-Devlet memurları-Boy Beyleri-Komutanlar ve halkın ileri gelenleri kurultaya katılırdı. Hunlarda Kurultay yılda 3 defa toplanırdı. I. Kurultay; Kışın toplanır ve Dini mahiyette konular görüşülür. II. Kurultay; İlkbaharda toplanır ve kağana bağlılık kurultayıdır. II. Kurultay; Sonbaharda toplanır Savaş ve sayım kurultayı da denir. Halk ve hayvanlar sayılırdı. Ayrıca Kağanı da genellikle Kurultay tespit ederdi. Kurultayın bulunması Türklerde demokratik bir devlet yapısı olduğunu gösterir. Her boyun küçük kurultayları da vardı. Kurultay sonrası Toy denilen şenlikler tertip edilirdi.
B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE DEVLET TEŞKİLATI

1- Türk-İslam Devletlerinde Devlet Anlayışı
Orta Asya da kurulan ilk Türk-İslam devleti Karahanlılar dır. İlk Türk devletlerindeki anlayışlar Türk-İslam devletlerinde de devam etti. Türk-İslam devletlerinde Devlet anlayışının dayandığı temel esaslar ; a- Töre b-İslam dini c- Türk-Cihan hakimiyeti d- Cihat anlayışı şeklindedir. Ancak Türk-İslam devletlerinde Din ve devlet işlerinin ayrıldığı Laiklik ilkesi görülür.

2- Merkez teşkilatı
a-Hükümdar: İlk Türk devletlerindeki Kut inancı (Tanrı tarafından Kutsanma-Tanrı tarafından verilen güçler) İslamiyetin kabulüyle İslami anlam kazanarak Allahın takdiri ve nasibi olarak değiştirildi. Tahta geçme konusunda aynı şartlar devam etti. Bu da taht kavgalarına ve iç karışıklıklara neden oldu. İlk Türk-İslam devletlerinde Kurultay benzeri yapılar olmadığı için hükümdarın yetkileri çok genişti. Hükümdar Saray-hükümet-ordu ve adaletin başı olduğundan tüm güçleri (Yasama-Yürütme-Yargı) elinde toplamıştı.
Türk-İslam Devletlerinde hükümdarın kullandığı unvanlar; İlig , Hakan , Han , Sultan dır. Gazneli Mahmut sultan ünvanını kullanan ilk Türk hükümdarıdır.
Türk-İslam devletlerinde hükümdarlık sembolleri, İlk Türk devletlerindeki sembollere ilave olarak Hutbe ve Hilat te eklendi.
Sultanın erkek çocuklarına melik yada şehzade denilmekte olup Selçuklularda hükümdarın erkek çocukları şehirlere vali olarak gönderilirdi. Buna Atabeylik sistemi denir. Melik-Şehzade öğretmenlerine Atabey denir.

b-Saray : Türk-İslam devletlerinde saray 3 kısımdan oluşurdu. 1- Harem (Hükümdar ve ailesinin oturduğu bölüm)
2- Selamlık (devletin idare edildiği bölüm) 3- Enderun(Memurların yetiştirildiği okul bölümü)
Karahanlılarda saraya Kapu, Selçuklularda Dergâh ya da Bargâh denirdi. Sarayda birçok görevli bulunurdu. Bunların başında ise Hacip bulunurdu. Hacip Sultan ve Vezirden sonra en yetkili üçüncü görevli idi. Sarayda diğer görevliler ise
Hares Emiri (saray güvenlikçisi) , silahtar (Hükümdarın silahlarını korur) , Abdar(Hükümdarın Temizlik işleri) , Çaşnigir(Hükümdarın Yiyecek işleri) , Şarabdar(Hükümdarın içecekleri) , Camedar (Hükümdarın Elbiseleri) Candar (sarayı dışarıdan gelen sadırlara karşı korur) , Alemdar(Bayrak ve sancakları korur savaşa götürür.) , Emir-i Ahur(Sarayın atlarına bakar) , emir-i Şikar(Hükümdarın av işleri)

c-Hükümet: Hükümetin başında Karahanlılarda Yuğruş Gaznelilerde Hace-i Buzurg Selçuklularda ise Vezir vardı. Vezir Sultan dan sonra en yetkili kişidir. Karahanlı, Gazneli ve Selçuklularda hükümet işleri Divan adı verilen dairelerde görülürdü. Türk-İslam devletlerinde belli başlı divanlar, görevleri ve en büyük görevlileri şunlardır.
1- Divan-ı Saltanat (Karahanlılarda Divan-ı Ali, Gaznelilerde Divan-ı Vezaret): Başkanı vezir olup devletle ilgili tüm işler burada görüşülür. Diğer divanların başkanları katılır.
2- Divan-ı Tuğra (Karahanlılarda Divan-ı Tuğra- Gaznelilerde Divan-ı Risalet) : Başkanı Tuğrai olup devletin tüm iç ve dış yazışmalarını yapar.
3- Divan-ı İstifa (Karahanlılarda Divan-ı İstifa- Gaznelilerde Divan-ı Vekâlet) : Başında Müstevfi olup Devletin her türlü mali işleriyle ilgilenir.
4- Divan-ı İşraf (Karahanlılarda Divan- ı İşraf ' Gaznelilerde Divan-ı İşraf) Başında Müşrif olup Teftiş divanıdır.
5- Divan-ı Arz ( Karahanlı-Gazneli de aynı): Başında Emir-i Arız olup Askeri işlerle ilgilenir.

3- Taşra Teşkilatı
Karahanlılarda eski Türk ikili idare sistemi bir müddet devam etmiştir. Ancak Karahanlı, Gazneli ve Selçuklularda ülke Eyalet-Şehir-kasaba-Köy olarak idari birimlere ayrılmıştır. Eyaletleri Şıhne denilen askeri vali ile Melik adı verilen Hanedan üyeleri valiler yönetirdi. Askeri işlerden ise subaşı, Mali işlerden Amil yada imga, Adli işlerden Kadı yada Kadil Kudat, belediye işlerinden ise muhtesipler sorumlu idi. Şehirleri Amid adı verilen askeri valiler yönetirdi. Diğer yöneticiler Eyaletler ile aynı idi. Türk-İslam devletlerinde posta teşkilatına da önem verilmiş, ayrıca Berid adı verilen görevliler Taşradaki görevlileri kontrol eder, raporları merkeze gönderirdi.

4- Ordu Teşkilatı
Türk-İslam Ordusunun genel özelikleri
a- İlk Türk devletlerinde onlu askeri sistem uygulanmamıştır. b-Ordunun aslı yine Türklerden oluşmasına rağmen Türk İslam devletlerinde başka unsurlarda orduya alınmaya başlamıştır. c-Atlı birliklerin yanı sıra yayalarda kullanılmaya başlanmıştır.
d-Ok yay kılıç önemli silahlardır. e-Hükümdarlar ordu komutanıdır. F-Turan taktiği uygulanmıştır.
Karahanlılarda Ordu; a-Saray Muhafızları(Hükümdarı koruyan maaşlı askerler) b-Hassa ordusu (Asıl savaşan ordu olup maaşlıdırlar) c-Eyalet ordusu(Şehzade ve valilerin orduları) d-Gönüllü Türkmenlerden oluşurdu.
Gaznelilerde ordu; a-Gulaman-ı saray (Sarayı ve sultanı koruyan maaşlı askerler) b- Hassa ordusu (Türklerden oluşan asıl savaşan ordu olup maaşlıdır.) c- Eyalet Ordusu (Şehzade ve valilerin orduları) d- Ücretli askerler e-Gönüllülerden oluşurdu.
Selçuklularda Ordu ; a-Gulaman-ı Saray(Sarayı ve sultanı koruyan maaşlı askerler) b- Hassa ordusu(Süvari olup asıl savaşan ordudur.) c- İkta askerleri(İkta sistemiyle yetiştirilen askerler) d-Türkmenler(Akıncı birlikleridir) e-Bağlı devletlerin askerleri
f- Yardımcı Hizmet sınıfı(Mancınıkçı-Neftçi-lağımcı) oluşur.



C- OSMANLI KLASİK DÖNEM DEVLET TEŞKİLATI
1. Osmanlı Devlet Anlayışı
Osmanlı devlet anlayışı genel olarak Selçukluları örnek alarak oluşturulmuştur. Osmanlı devlet anlayışı 3 esas üzerine kurulmuştur. Bunlar ; a- Devlet-i Ebed Müddet (Devletin sonsuza kadar yaşatılması) b- Nizam-ı Alem(Dünya düzeninin sağlanması adalet ve barışın sağlanması) c- kanun-ı Kadim (Kamu hukuk kurallarının üstünlüğü , büyük kanunlar) dir.
Osmanlı devletinde tüm yönetim ve kanunlar Töre ve İslam dinine uygun olarak düzenlenmiştir. Bunun yanında bazı hükümdarlar kanunlarda yapmışlardır. Fatih Sultan Mehmet (Fatih kanunnameleri ya da kanunname-i Ali Osman) ve kanuni Sultan Süleyman buna örnektir.

2. Merkez Teşkilatı
Osmanlı merkez teşkilatı Hükümdar-Saray ve Divan-ı Hümayun olarak sıralanmıştır.
a- Hükümdar: Osmanlı hükümdarları bey , Gazi , Hüdavendigar , Sultan, Han ve padişah unvanlarını kullanmışlardır. Osmanlı sülalesine Ali Osman denilmiştir. Ancak tahta çıkarken belli bir kural olmadığı için taht kavgaları yaşanmıştır. Bunu önlemek için Osmanlı Hükümdarları Veraset sistemine bazı yenilikler getirmişlerdir. Bunlar
1- I. Murat ''Ülke hanedanın ortak malıdır'' anlayışının yerine ''Ülke padişahın oğullarının malıdır'' anlayışını getirdi.
2- Fatih Kardeş Katli ilkesini getirdi.
3- I. Ahmet Kardeş Katli ilkesini kaldırarak Ekber ve Erşet(yaşı en büyük hanedan üyesinin tahta geçmesi) getirdi.
Padişahlar Cülus töreni ile tahta çıkar, Eyüp Sultan da kılıç kuşanırdı. Padişah Yasama-Yürütme-Yargı güçlerini elinde toplamıştır.
Padişahın erkek çocuklarına Şehzade denirdi. Şehzadeler 12 yaşlarında Lala(Padişah öğretmeni) adı verilen öğretmenler gözetiminde devlet tecrübesi kazanmak için illere(Sancak) vali olarak gönderilirdi. Bu sisteme Sancağa çıkma denir. Sancağa çıkma III. Mehmet döneminde kaldırılınca devlet yönetimi tecrübesi olmayan padişahlar başa geçti.

b- Saray: Saray hem padişahın devleti yönettiği hem de devlet işlerini yürüttüğü merkezdir. Osmanlı sarayı 1- Birun(Dış saray) 2-Enderun(İç saray ve devşirmelerin yetiştirildiği okul) ve 3-Harem(Hükümdarın özel hayatını geçirdiği bölüm)
Enderun da devşirmelerin yetiştirildiği Enderun mektebi bulunur. Devşirme; Hristiyan kökenli çocukların Türkleştirilip Müslümanlaştırılması demektir. Küçük yaşta alınan Hıristiyan kökenli çocuklar Anadolu da Türk ailelerin yanına verilir orada bir Müddet kaldıktan sonra çok zeki olanları Enderun mektebine alınırdı. Burada padişahın özel hizmetinde bulunan çocuklar daha sonra çeşitli görevler alarak saraydan çıkarlardı. Devşirmeler Vezir-i azamlığa kadar yükselmişlerdir. Özellikle Fatih devrinden itibaren devşirme kökenli devlet görevlisi sayısı artmış ve Türk kökenli devlet adamları ile devşirme kökenli devlet adamları arasında çekişmeler yaşanmıştır.
Enderun ayrıca her türlü devlet işlerinin görüşüldüğü yerdir. Hükümdar elçileri kabul eder, Divan toplantıları burada (Babüssaade) yapılırdı. Osmanlıda saraylar Topkapı , Edirne ve İbrahim Paşa sarayları önemli saraylardır.

c- Divan-ı Hümayun: Osmanlıda her türlü devlet işlerinin görüşüldüğü meclise divan-ı Hümayun denir. Osmanlılarda diğer Türk-İslam devletlerinden farklı olarak tek divan vardır. Divan-ı Hümayun Orhan Bey döneminde kurulmuştur. Fatih dönemine kadar Divana Padişah başkanlık ederken fatihten sonra Vezir-i azamlar başkanlık etmeye başladılar. Divan-ı Hümayun a en yüksek devlet görevlileri katılırdı. Divanda İlmiye, Kalemiye ve Seyfiye sınıfına mensup görevliler vardı.
1- Seyfiye: Asker kökenli Divan üyeleri olup Vezir-i Azam (Padişahın mutlak vekili, Padişahtan sonra en yetkili kişi günümüz başbakan benzeri) Vezirler (Veziri azamın verdiği görevleri yerine getirir. Günümüz Bakan benzeri) Yeniçeri Ağası (Yeniçeri askerinin komutanı, günümüz Kara kuvvetleri komutanı benzeri) kaptan-ı Derya (Donama komutanı günümüz Deniz kuvvetleri komutanı)
2- İlmiye: Medrese kökenli Divan üyeleri olup Yargı ,İfta(Fetva verme) ve Eğitim işleri ile uğraşırlardı. Kazasker (Yargı işerinden sorumlu en büyük hakim-yargıç idi günümüz Adalet Bakanı) Şeyhülislam (fetva verir , medreseleri yönetirdi.)
3- Kalemiye : Bürokrasi yani memur kökenli devlet adamları olup devletin mali ve yazışma işerlini yürütürdü. Defterdar (Tüm ekonomik-mali işlerden sorumlu idi. Günümüz Maliye bakanı) Nişancı (Devletin tüm yazışmalarını hazırlar padişahın Tuğrasını çekerdi.)

3- Taşra Teşkilatı
Osmanlı devletinde ülke Eyaletler(İllerin birleşmesi ile oluşur) sancak (il) Kaza (İlçe) ve köy şeklinde idari birimlere ayrılmıştır. Eyaletler; Saliyaneli(Yıllıklı olup Tımar sistemi uygulanmayan fakir Arap eyaletleridir.) saliyanesiz(Tımar sisteminin uygulandığı eyaletler) Bağlı hükümetler(Kırım-Eflak-Boğdan) ve Özel yönetimli eyaletler diye 4 ana gruba ayrılırdı. Eyaletlerin başında Beylerbeyi vardı. Eyaletlere bağlı Sancakları Sancak beyi, Kazaları kadılar Köyleri de Kethüda yönetirdi.
Tımar sistemi: Osmanlı devletinde bazı asker ve memurlar maaş verilmez, bunun yerine kişinin rütbesine göre toprak verilirdi. Sahib-i Arz denilen bu kimse toprakları çiftçiye kiralar elde edilen gelirler ile kendi ve yanında çalışanların maaşlarının ayırdıktan sonra geri kalanı ile asker beslerdi. Bu sisteme tımar veya Dirlik sistemi denir. Dirlik sistemi 3 gruba ayrılır. 1-Has: gelirleri 100000 akçeden fazla olan topraklar olup yüksek dereceli memur ve askerlere verilir. 2-Zeamet: Gelirleri 20000 ila 100000 akçe arası olan topraklar olup orta dereceli memur ve askerlere verilir. 3- Tımar: gelirleri 20000 akçeden az olan topraklardır. Düşük dereceli memur ve askerlere verilir.

4- Ordu teşkilatı
Osmanlı Ordusu 3 ana kısma ayrılır. a- Kapıkulu askerleri b- Eyalet askerleri c- Donanma
a-Kapıkulu askerleri . bunlar devşirme kökenli olup saray da yaşarlar 3 ayda bir Ulufe adı verilen maaş ve cülus bahşişi alırlar evlenmezler askerlik dışına başka meslekle uğraşmazlardı. Yayalar ve Süvariler olarak 2 kısımdırlar. Yaya ocakları şunlardır. 1- acemi Ocağı (devşirmelerin ilk geldiği ve diğer ocaklara asker yetiştiren ocaktır.) 2- yeniçeri Ocağı(Savaşlarda padişahı diğer zamanlarda sarayı koruyan askerlerdir.) 3-cebeci Ocağı(Silahların yapım ve onarımıyla görevli ocaktır.) 4- topçu Ocağı (Top döken ve savaşlarda kullanan ocaktır.) 5- Top arabacıları ocağı(Topları cepheye taşıyan ocaktır.) 6- Humbaracı Ocağı(El bombası havan topu yapan ocaktır.) 7-Lağımcı Ocağı (kale kuşatmalarında kalenin altına tüneller kazan ocaktır.) Süvariler ise şunlardır. Sipahiler-Silahtarlar-Sağ Garipler-Sol Garipler-Sağ Ulufeciler-Sol Ulufeciler
b-Eyalet askerleri: Osmanlı ordusunun en kalabalık ve en savaşçı bölümüdür. Taşlarda otururlar. Meslekle uğraşabilirler evlenebilirler kendi evlerinde yaşarlar. Eyalet askerleri, tımarlı sipahiler-Akıncılar-Gönüllüler-Beşliler-Azaplar-Yayalar-Müsellemler-Deliler şeklinde teşkilatlanmıştır.
c-Donanma:Deniz kuvvetleridir. Başında Kaptan-ı derya ulunur. Deniz askerlerine levent denir. Barbaros-Piri reis-Turgut reis-Kılıç Ali Paşa-Seydi Ali reis-Burak reis önemli denizcilerdir. İstanbul-Süveyş-Rusçuk-Gelibolu-Sinop-İzmit-Basra önemli tersanelerdir.

Ç- 17. ve 18. YÜZYIL OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI

1- XVIII. Yüzyılda Osmanlı Devletinde meydana gelen değişmeler
Bu yüzyıllarda meydana gelen önemli değişmeler şunlardır.
a-Osmanlı devletinde 18. yüzyılda sadrazamın güçlenmesiyle Divan Toplantıları Bab-ıali de(sadrazam konağı) toplanmaya başladı.
b-Kalemiye sınıfı ve Reisülküttab önem kazandı. Önceki dönemlerde Nişancı ya bağlı bir memur olan Reisülküttab zamanla Hariciye(Dışişleri bakanı) haline geldi.
c- Lale devrinde ilk önemli ıslahatlar yapıldı.
d- 18. yy ıslahatları asıl III. Selim döneminde hız kazandı. Bu dönemde ilk daimi dış elçilikler açıldı. Nizam-ı Cedit ıslahatları adı verilen III. Selim ıslahatları, III. Selim in tahttan indirilmesi ile son buldu.

2-XIX. yy Islahatları
a- Bu dönemde en çok ıslahat yapan hükümdar II. Mahmut tur. II. Mahmut 1808 de Anadolu ve Rumeli ayanları ile Sened-i İttifak ı imzaladı. Böylece ilk kez Osmanlı padişahının yetkileri kısıtlandı.
b- II. Mahmut Yeniçeri ocağını kaldırarak yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli Batı tarzında bir ordu kurdu.
c- İlk kez Seraskerlik makamı(Genelkurmay başkanlığı)kuruldu.
d- En önemli devlet görevlileri Sadrazam-Serasker-Şeyhülislam oldu.
e- Divan-ı Hümayun kaldırılarak yerine heyeti vükela (Bakanlıklar) kuruldu. Vezirlere Nazır, Kazaskere Adliye Nazırı, Reisülküttaba Hariciye Nazırı(Dış işleri bakanı) , Defterdara maliye Nazırı denilmeye başlandı.
f- Devlet memurlarının maaşları aylık olarak hazineden ödenmeye başlandı.

II. MAHMUT DÖNEMİ ISLAHATLARI
1-Sened-i İttifak: 1808 de II. Mahmut döneminde Vezir-i azam Alemdar Mustafa paşa nın katkıları ile Anadolu ve Rumeli ayanları ile Padişah II. Mahmut un imzaladığı bir anlaşma olup bu anlaşma ile Osmanlı da padişahın yetkileri ilk defa sınırlandırılmıştır.

2-II. Mahmut 1826 yılında Yeniçeri Ocağını kaldırarak yerine Batı tarzında Asakir-i Mansure-i Muhammediye adında bir ordu kurdu. Tarihte Yeniçeri ocağının kaldırılması olayına Vakay-ı Hayriye denir.

3- Günümüz genelkurmay Başkanlığı yetkileri sahip Seraskerlik makamı kuruldu.

4- Divan-ı Hümayun ve Bab-ı ali kaldırılarak yerine Heyet-i Vükela yada Nezaretler(nazırlık yani günümüz manasında bakanlıklar) kuruldu. Kubbealtı vezirliği tamamen kaldırıldı.Divan üyeleri; Sadrazama başvekil(başbakan) Kazasker (adliye nezreti=Adalet bakanı) , Reisülküttab (Hariciye nezareti=Dışişleri bakanı) Yeniçeri ağası(yeniçeri ocağı kaldırıldığı için yerine seraskerlik=Genelkurmay) , Sadaret Kethüdası(Dahiliye Nazırı=İçişleri Bakanı) , Defterdar (Maliye nazırı=Maliye Bakanı) oldu.Vezirlere (Nazır=Bakan) ,Kaptan-ı Derya (Bahriye Nazırı-Deniz Kuvvetleri komutanı) , Şeyhülislam ise Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar aynı adla devam etmiştir.

5-Devlet işlerinin kolaylaştırılması için yeni meclisler kuruldu. Askeri işler için Dar-ı Şuray-ı Askeri, Adalet işleri ve kanun yapmak için Meclis-i Ahkâmı Adliye ve yönetim işleri için Dar-ı Şuray-ı Bab-ı Ali meclisleri oluşturuldu.

6- Taşra teşkilatında ise tımar sistemi kaldırıldı ve tüm asker ve memurlara maaş bağlandı. Mahalle ve köy muhtarlıkları kuruldu. İç güvenliği sağlamak için redif adı verilen ordu kuruldu.
TANZİMAT DÖNEMİ ISLAHATLARI
1- Tanzimat Fermanı: 1839 da Abdülmecit in hükümdarlığı döneminde sadrazam Mustafa reşit Paşa nın katkıları ile ilan edilen bir fermandır. Gülhane Parkına okunup ilan edildiği için Gülhane Hatt-ı Hümayun da denir. Bu fermanla Osmanlı halkına bazı haklar verilmiştir. Tüm Osmanlı tebaası(Halk) eşit sayılmıştır. Tanzimat fermanı ile Osmanlı hızlı bir batılılaşma sürecine girmiş ve bu dönemde yapılan ıslahatlara Tanzimat ıslahatları denir.

2- Islahat Fermanı: 1856 da Kırım savaşı sonrası Batılı ülkelerin Azınlıkları bahane ederek içişlerimize karışmalarını engellemek için Abdülmecit in hükümdarlığı döneminde yayımlanan bir fermandır. Bu fermanla azınlıklar geniş haklara kavuşmuştur.

3-Tanzimat döneminde Padişahtan sonra en yetkili devlet görevlileri Serasker, Sadrazam ve şeyhülislam olmuşlardır.

4- 1868 de Şura-yı Devlet (Danıştay) ve Divan-ı Ahkâm-ı adliye(Yargıtay kuruldu.)

5- Taşra teşkilatında 1840 Nizamnamesi çıkarıldı. Bu nizamname ile ülke Eyalet (yöneticisi Müşir) , Sancak(yöneticisi kaymakam) , Kaza(yöneticisi seçimle Kaza Müdürü) ve köy(Yöneticisi Muhtar) olarak bölümlere ayrıldı. İlk kez Eyalet ve sancak genel meclisleri açıldı. Daha sonra 1867 ve 1871 Nizamnameleri çıkarıldı. Nahiye(Bucak) adı verilen yeni bir taşra yönetim birimi Oluşturuldu

MEŞRUTİYET DÖNEMİ YENİLİKLERİ
1- Meşrutiyet: Hükümdarın yanında meclis açılarak halkın kısmen yönetime katıldığı devlet idare şekline meşrutiyet denir. Osmanlı devletinde 1876 da II. Abdülhamit in hükümdarlığı döneminde Mithat paşa nın katkıları ile I. Meşrutiyet ilan edildi. Meşrutiyetle birlikte Kanun-ı Esasi (ilk Anayasamız) ilan edildi ve 1877 de seçimler yapılarak Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan adında 2 meclis açıldı. Mebusan ve Ayan Meclisleri Şuray-ı Devlet tarafından hazırlanan kanunları görüşür ve padişahın onayı ile kanunlar yürürlüğe girerdi. Hükümeti ve Bakanları da bu iki meclis seçer, padişahın onayı ile de hükümet kurulurdu.
KANUN-I ESASİ
1876 de ilan edilen anayasadır. Bu anayasanın amacı özgürlükleri artırarak Osmanlı devletinin dağılmasının önlenmek istenmesidir. Kanun-ı Esasi yi Mithat Paşa önderliğinde Şura-yı Devlet hazırlamıştır. Toplam 119 maddeden oluşmuştur.

MECLİS-İ MEBUSAN
Üyeleri halk tarafından seçilen meclistir.4 yıllığına seçilir. Çalışmalarını açık oturumlarla yapar. Padişah meclisi kapatabilirdi. Toplam 115 mebus(vekil vardır.)

MECLİS-İ AYAN
Üyeleri Padişah tarafından ömür boyu seçilir. Asker, bürokrat ve ulema sınıfından oluşur. Çalışmalarını kapalı oturumda yapardı. Toplam 26 ayan vardır.






ŞURA-YI DEVLET
Padişahın ataması ile oluşan 28 Kişilik bir kurul olup Meclislerin teklifi ile kanun-ı Esasiye aykırı olmamak kaydıyla Kanun hazırlar, kanunlar önce Meclis-i Mebusan daha sonra Meclis-i Ayan da görüşülür ve Padişahın onayı ile yürürlüğe girerdi.

2- 1877'78 Osmanlı-Rus savaşı (93 Harbi) sebebiyle II. Abdülhamit Kanun-ı Esasinin kendisine verdiği yetki ile 1878 de Kanun-ı esasi yi
Yürürlükten kaldırdı ve Meclis-i Ayan ve Meclis-i mebusanı kapattı.
Meşrutiyet isteyen Osmanlı aydınlar Genç Osmanlılar (Jön Türkler) adı
Verilen bir örgüt kurarak II. Abdülhamit e karşı muhalefete geçtiler. Bu
Örgüt zamanla İttihat ve Terakki Partisi adını aldı.

3- 1908 yılına kadar II. Abdülhamit ülkeyi saltanatla yönetti. Ancak İttihat ve
Terakkinin başlattığı muhalefet zamanla isyana dönüştü. 1908 de Niyazi
Bey ve arkadaşları meşrutiyet isteyerek ayaklandı ve 1908 de II. Abdülhamit
Kanun-ı esasiyi tekrar yürürlüğe koydu. Meclisler tekrar açıldı. 1908 de
İttihat ve Terakki partisi yapılan seçimleri kazanarak mecliste çoğunluğu elde etti. Ancak II. Abdülhamit 1909 da tarihimizde 31 Marta olayı denilen bir isyan hareketiyle tahttan indirildi ve yerine Mehmet Reşat Padişah yapıldı. 1913 te Enver Paşa önderliğinde İttihatçılar Bab-ı ali Baskını adı verilen olayla Meclis-i Mebusan ı basarak muhalefeti yok ederek idareyi ele aldı. Bab-ı Ali Baskınından sonra Padişahların hiçbir yetkisi kalmadı. Talat Paşa-Enver Paşa ve Cemal Paşa devleti 1918 I. Dünya savaşı sonrasına kadar yönetti. Savaştan sonra İttihatçılar öldürüldü ya da sürüldü. 1918'1922 arası Hürriyet ve İtilaf Fırkası ülkeyi yönetti. (En meşhur Hürriyet ve İtilaf partili Damat Ferit Paşa dır.). II. Meşrutiyet döneminde 1908'1912'1914 ve 1919 da olmak üzere 4 tane seçim yapılmıştır.

CUMHURİYET DÖNEMİ

I. Dünya savaşı sonrası Osmanlı Devleti 1918 de İmzalanan Mondros Ateşkes anlaşması ile fiilen tarihi karışmıştır. Ancak Osmanlı devletinin resmen yıkıldığı tarih 1 kasım 1922 de saltanatın Kaldırılması iledir.
19 Mayıs 1919 da Atatürk ün Samsun a çıkmasıyla Türkiye Devletinin temelleri atıldı. Amasya genelgesi, Erzurum ve Sivas kongreleri ile bu gidişat hızlandı. Cumhuriyet döneminde başlıca gelişmeler şunlardır.

1- 23 Nisan 1920 de TBMM açılarak Milli Egemenliğe ilk adım atıldı.

2- 1921 de Teşkilatı Esasiye (1921 anayasası ) kabul edildi. (Türkiye devletinin ilk anayasası olup, sırasıyla 1921'1924'1961 ve 1982 anayasalarını kullandık). 1921 Anayasasının genel özellikleri şunlardır.
A- savaş dönemi anayasasıdır. B- 24 maddelik kısa bir anayasadır. C-Meclis hükümeti sistemi vardır. Yani hükümet üyelerini meclis seçer herhangi bir parti yoktur. (Ancak Mustafa Kemal in önderliğindeki Müdafaa-i Hukuk grubu vardır.) D- Güçler Birliği esası vardır. Yani devletin temelini oluşturan Yasama(Kanunları yapma)-Yürütme(Yapılan Kanunları uygulama) ve yargı(Yasalara uymayanların cezalandırılması) gücünün tek elde toplanması TBMM de toplanması demektir. Güçler Ayrılığı ise Yasama-Yürütme ve Yargının ayrı kurumlarda toplanmasıdır. Güçler birliği sadece 1921 Anayasasında vardı. 1924'1961'1982 anayasalarında ise Güçler ayrılığı esası vardır. Günümüzde Yasama-Yürütme ve yargı birbirinden ayrıdır. Yasamayı TBMM, Yürütmeyi Cumhurbaşkanı-Başbakan-Bakanlar Kurulu ver tüm bürokrasi, Yargıyı ise bağımsız mahkemeler yerine getirir.

3- 1924 Anayasası kabul edildi.(Bu anayasada Güçler ayrılığı esası var , İlke ve İnkılap anayasasıdır.)

4- 1928 de Anayasamızda bulunan ''Türkiye nin dini İslam'dır.'' Maddesi anayasadan çıkarıldı.

5'1937 de Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, İnkılapçılık ve Laiklik temel Atatürk ilkeleri anayasamıza girmiştir.

6- Cumhuriyet döneminde ilk siyasi partilerde kuruldu. TBMM de Atatürk başkanlığındaki Müdafaa-i Hukuk grubu Cumhuriyet Halk Fırkası adını alarak Türkiye nin ilk siyasi partisi oldu. Daha sonra 1924 te Kazım Karabekir ve arkadaşları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular ancak bu parti Şeyh Sait İsyanı ile kapatıldı. 1930 da Ali Fethi Okyar tarafından kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası da Menemen Olayı Dolayısıyla kapatıldı. Bundan sonra 1945 ya kadar Türkiye de tek parti CHP iktidarı yaşandı. 1945 den sonra tekrar çok partili rejime geçildi.
7- 1934 te kadınlara da Seçme ve seçilme hakkı verilerek kadınlarında siyasal hayata katılmaları sağlandı.



İşçi Hakları, Grevler ve Osmanlı

İŞÇİ HAKLARI, GREVLER VE OSMANLI ÖRNEĞİ

Alınteri kurumadan işçinin hakkının verilmesini savunan bir dinin bayraktarı olarak, Osmanlılarda işçi haklarının durumu nasıldı?

Dünyada ilk " toplu sözleşme" nin Kütahya' da imzalandığı, bu sözleşme ile çini işlerinin haklarının teminat altına alındığı ileri sürülmektedir. Yine incelenildiği taktirde görülmektedir ki, toplu sözleşme ve grev hakkı, sanıldığı gibi bizim Avrupa' dan model aldığımız bir uygulama değildir. Birçok padişahın fermanlarından anlaşıldığına göre, işçiler tarih boyunca ücretlerinin artırılması isteğiyle zaman zaman "grev" yapmışlar ve taleplerine çoğu zaman ulaşmışlardır.

Sultan 3. Murad' ın, Mimar Sinan' a hitaben yazdığı fermanında, işçi gündeliklerinin on iki akçeden on altı akçeye çıkarıldığı ve işçinin bundan memnun olmadığı şöyle anlatılıyor:

" Mehmet Paşa, bina eylediği camide, işçi ve ustalara ferman-ı şerifim üzerine gündelik on altışar akçe ücretlerini verirken, ziyade talep edip ücretimiz arttırılmazsa işi bırakırız anlamında konuşurlarmış. Gereği gibi tembih edesin kim, ferman-ı şerifim üzere on altışar akçe ücretlerini aldıktan sonra taallül ve niza etmeyeler"...

Yine Sultan 1. Ahmed devrinde yaşanan bir olaya bakalım:

Edirne' de inşa edilen handa çalışan işçilerin gündelikleri artırılmış ( ustalar için 24 akçe, amelelere 20 akçe ve çıraklara 18 akçe yevmiye verilmeye başlanmış), fakat çalışanlar yeni ücretleri de beğenmeyerek işi bırakmışlar, herhangi bir şekilde zorlanmaktan çekinmeleri sebebiyle de Edirne civarında bulunan Enez kasabasına gitmişler. Bunun üzerine padişah, Edirne Kadısı' na bir ferman göndermiş.

" Han- ı mebzur bina olunmayıp muattal kalmıştır. ( Han inşaatı yarım kalmıştır)" diye yakınan padişah, ustalarla işçilerin derhal getirtilmesini, ücretlerin yeterli olduğunun anlatılmasını, şayet " bina emini" ve " bina katibi" tarafından ücretlerde keyfi kısıntılar yapılmışsa, bunun mutlak surette engellenmesini emrediyor.

Sonuçta pek çok insani ve vicdani hak gibi, işçi haklarının da başlangıç noktası bu topraklardır.



Sayfaya Git: [2/5] Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki