KÖSEM SULTAN

17.y.y.da Yunan veya Bosna kıyılarında sıradan bir Osmanlı kızı olarak dünyaya gelen Mahpeyker Kösem Sultan da bu insanlardan biri.7 yaşında saraya gireceğini14 yaşında cihan hakimi ile evlenip yaklaşık yarım asır boyunca teşkilatlanmış bir devleti kendi kuralları ile yönetebileceğini ne kadar düşünmüştü acaba.
Bakımlıyız.Com - Mahpeyker Kösem Sultan (Ö.1651)
Topkapı'nın karmaşık hiyerarşisinin en üst basamağına çıkışında sadece doğru
zaman doğru yer faktörü değil keskin zeka ve anlayış kabiliyeti ile şartları en doğru şekilde kullanması şüphesiz rol oynamıştır.Dillere destan güzelliği ise ayırdedici olarak kabul görmemelidir.Zaten Osmanlı Saray Haremi'nde güzelden geçilmez çirkin kadının buraya girmesi düşünülemezdi.

Padişah I.Ahmet öldüğünde arkasında Kösem Sultan'dan doğma üç şehzade ve iki sultan bırakmıştı.Padişahın ölümüne
kadar bu üç şehzadenin rakibi olabilecek üvey kardeşler valideleri tarafından saf dışı bırakılmış durumdaydı.

Büyük şehzade Murad'ın IV.Murad namıyla Osmanlı tahtına oturması Kösem Sultan'a Harem-i Hümayun'un tüm yetkilerini sadece resmen almasını sağlamıştır.

'Aydınlığın Karanlık Yüzü Görülmeye Başlanmıştır Artık.'

Murad Han'ın çocuk yaşta olması siyasi hırslarını tatmin edebilmesi için uygun ortamı sağlamıştı zaten.Devlet erkanının ordu ile denge kurmasını sağlamak onun üstün kabiliyet alanına giriyordu.Osmanlı Tarihi'nin hiç bir döneminde10 Eylül 1623'te Valide Sultan olduğunda başka bir kadın
onun nüfuz ve kudretine erişebilmiş değildi.Çünkü sadece Valide Sultan değil aynı zaman
da naibe-i saltanat da olmuştu.Yani göğsünde taşıdığı saltanat mührü sayesinde devletin karar mekanizmasını avuçlarına almış oluyordu.

IV.Murad'ın delikanlılık ve olgunlukçağları malum: Doğuda Safevi İran'a haddini bildiren Batının elçilerinin verdiği raporlar yüzünden telaşlı tedbirler almasına yolaçan Yavuz'dan sonra en endişe verici Türk sultanı.Bu ulu sultanın anasının da yüksek anlayış kabiliyeti…

İç çekişmeleri dış siyaseti artık sadece büyü
k bir dikkatle izliyor.Ne zaman ki aslan oğlu yüce Han cihan padişahı IV.Murad son nefesini verip 'tahta geçmem' diye tutturan veliaht şehzade oğlu İbrahim'in saltanatı başladı…Kösem de o zaman
rahat nefes aldı.

'Valide Sultan da Hata Yapar.'

Yıllarca Harem'de kendisine ayrılan veliaht dairesinde ölüm
ü bekleyerek heyecanlar içinde yaşayan yeni sultanın devlet yöneticisinden beklenen vasıflara sahip olmadığı düşünülüyordu.Doğrusu kızkardeşlerini kendi kadınlarına hizmet etmeye zorlaması tuhaf alışkanlıkları onları pek de haksız çıkartacak gibi değildi.bu sayede Kösem iktidarı yeniden ele geçirebileceğini ummuş bazı detayları bu heyecan içinde atlamıştı: Küçümsediği oğlunun her zaman ki gelip geçici heveslerinden biri olarak düşündüğü Hatice Tarhan'ı hesap dışı bırakması tarihin başka şekilde yazılmasına ve artık kaderinin onun iplerini ele geçirmesine tanıklık etmemize sebep olmuştur.Herkes hata yapabilir.

Osmanlı Devleti; başarıyı gücü17.yy.da bile fetihle ölçtüğü için Sultan İbrahim'in ilk yılları bu anlamda beklenenin fazlasını vermiştir.Ağabeyi zaman
ından kalan devlet erkanını muhafaza etmesi memnuniyet yarattığı gibi sanıldığı gibi akılsız olmadığını da göstermiştir.Padişah oğlunun herkesçe kabul görmeye başlaması sıradan bir valide gibi köşesinde oturmak zorunda kalan Kösem'i elbette çile
den çıkarıyordu.Üstüne üstlük geleneğe uymayan kendini bilmez bazı hasekilerin türemesi de onun harekete geçmesini zorunlu kılıyordu adeta.

'İktidardan Yoksun Güç Güç Sayılır mı? '

Saraydan ayrılıp sur dışındaki yazlığını karargah olarak kullanmaya başladı.Hedef belli idi: Kendisini yönetimden uzaklaştıran öz oğlunu yönetimden hal etmek.Torunu Mehmet'i başa geçirip yeniden saltanat naibesi olmak.Bu gerçekleşirse bulundukları mevkii ve servetin ötesine geçebilecekleri vaadiyle ordu ulema ve vezirlerin bir kısmını kendi yanına çekmeyi başardı.

Herşey yazılmış gibi okunur gibi oldu.1648'de tahttan indirildikten sonra İbrahim Han'ın tüm ömrü boyunca korktuğu başına geldi.

Öz be öz anasının emri ile hapis tutulduğu odada ibrişimle öldürüldü.

Yeniden saltanat naibesi olup (IV.Mehmet henüz 6 yaşındadır) servetine servet katmaya devam ederken hayır işleri yapmayı da ihmal etmiyordu elbette.Başkentte yükselen minareler şifahaneler onun girişimi ve yatırımlarıyla vücut buluyordu.58 yaşına gelmiş olmasına rağmen 'Valide-i Muazzama' ünvanı ile dahi yetinecek bir kadın
değildi hala.

Küçümsediği Valide Sultan Hatice Tarhan İbrahim Han'ın Kösem tarafından öldürtüldüğü gerçeğiyle yeniçeri ağalarını yanına çekmeyi başarmıştı.Çocuk padişahı zehirletme girişimi de öğrenilince sonun başlangıcı için bütün düzen hazırlanmış oluyordu.1651 yılının 2 Eylül'ünü 3 Eylül'e bağlayan gece
Kösem bir perde kordonuyla boğularak öldürüldü.61 yaşındaydı.

Kösem Türk Tarihi'nin en büyük
kadın
larından değildi belki ama en ünlülerindendi.Yaşamı Osmanlı taht sisteminde facialara yol açsa da Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar onun soyundan gelen padişahların yönetime geçmesini sağlamıştır.

O sadece Bosnalı bir kadın
olarak aile kütüğünde isim olarak kalmamış insanlığın hafızasının bir parçası haline de gelmiştir.



KÖSEM SULTAN ve TURHAN SULTAN

Kaynana Kösem Sultan gelini Turhan Sultan'a karşı

Kaynana Kösem Sultan gelini Turhan Sultan'a karşı
 

 

Kösem Sultan, Osmanlı’da kadınlar Saltanatı denilen dönemin en etkili saray kadınıdır. IV. Murad’ın annesi. Aynı dönemde etkinliği artan diğer bir Padişahiçe’de Turhan Sultan’dır. Turhan Sultan, Kösem Sultan’ın gelini olup, diğer oğlu Sultan İbrahim’in eşidir. Osmanlı Devleti, üzerinden Kösem Sultan etkisini atamadan bir de Turhan Sultan’ın dönemini yaşamıştır.

Osmanlıda Padişah anneleri yaşıyorsa “ Valide Sultan” ünvanı ile protokolde ikincidir. Kösem Sultan’ın oğulları IV. Murad ve İbrahim dönemlerinde Valide Sultanlığı elinde bulundurmuştur. Torunu 6 yaşındaki IV. Mehmed tahta çıktığında normalde Valide Sultanlık Turhan Sultan’a verilmesi gerekirken Padişah küçük olduğu için devlet işlerini onun adına yürütmesi gereken kurum olan “Saltanat Naibliği” tekrar ninesi Kösem Sultan’a verilmiştir. Kösem Sultan böylelikle Valide Sultanlığı’da elinde bulundurmuş oluyordu, bu durum tabiî ki gelinini çok memnun etmiyordu.

Gelin Turhan Sultan, kaynanası Kösem Sultan yüzünden bir türlü yükselemiyordu. Kösem Sultan'ın, IV. Mehmed’in yaşı büyüdükçe naibliği asıl sahibi Turhan Sultan’a kaptırma tehlikesine karşı, gelinini saf dışı bırakması gerekiyordu. Bunun tek yolu onun oğlunu yani torununu tahttan indirmesiydi. Ve torunu IV. Mehmed’i öldürtmeye karar verdi.

İki Sultan arasındaki güç mücadelesi artık ayyuka çıkmıştı. Kösem korkusu birçok Turhan Sultan yanlısını sindirmişti. Ocak Ağaları, muhaliflerin Turhan Sultan’ı kışkırttığını öğrenince, gelinini ve adamlarını öldürtmesi için Kösem Sultan’a baskı yapıyorlardı. Ama Kösem Sultan buna yanaşmadı. Onları öldürtmek muhalifleri arttırabilirdi. Ona göre bu işi halletmenin tek yolu, torunu Padişah IV. Mehmed’i öldürmekti.

Kösem Sultan iki kavanoz zehirli şerbet hazırlattı. Sadık adamlarından Üveys Ağa’ya bu şerbetleri Padişahın içecekleri arasına koyması talimatını verdi. Ancak yüksek rütbeli cariyelerden Meleki Kalfa, bu olaya şahit oldu ve bu cinayet girişimini Turhan Sultan’a haber verdi. Turhan Sultan 18 yüksek rütbeli Ağasını topladı. Bazıları Padişahın hocaları idi. Bu Ağalar, Padişahı korumak için Kösem Sultan’ı öldürmeye yemin ettiler.

3 Eylül 1651 gecesi 62 yaşındaki Kösem Sultan’ın dairesi basıldı. Ve bir kordonla boğuldu. Turhan Sultan, Saltanat Naibi olarak Padişahın vekili oldu. Ertesi gün tüm Kösem sultan yanlıları idam edildi.

Bir gelin kaynana mücadelesi daha tarihin sayfalarında sona ermişti. Valide Sultanlığı sonunda ele geçiren Turhan Sultan, danışmanlarını ilim-irfan sahibi ama politikacı olmayan kişilerden seçti. Bunlarla gizlice görüşüyor, çoğu zaman bu danışmanların kim olduğunu kimse bilmiyordu.

Turhan Sultan, tüm görevlere uygun adamlar bulmuş fakat Sadrazamlığa bir türlü iyi birini bulamamıştı. 5 yıl içinde, Damad Siyavuş Paşa, Gürcü Mehmed Paşa, Tarhuncu Ahmed Paşa, Derviş Mehmed Paşa, Damat İbşir Mustafa Paşa, Kara Murad Paşa, Damad Süleyman Paşa, Deli Hüseyin Paşa, Zurnazen Mustafa Paşa, Boynueğri Mehmed Paşa Sadrazamlığa getirildi.

En sonunda Mimar Kasım Ağa’nın önerisiyle ancak bazı şartlarla bu görevi kabul eden ve Osmanlıyı biraz toparlayan Köprülü Mehmed Paşa Sadrazam olarak, bu görevdeki boşluğu doldurmuş oldu.

Köprülü sayesinde, Turhan Sultan sevmediği devlet işlerinden elini eteğini çekti. Naibliği de 15 yaşına gelen oğlunu “reşid” ilan ederek bıraktı. Yine de gizli danışmanları sayesinde devleti kollamaya devam ediyordu. Edirne sarayında oturuyor, ilim adamaları ile sohbet ederek vakit geçiriyordu.

Tarihçiler, Turhan Sultan’ın en önemli hizmeti olarak kadınların Osmanlı yönetimindeki saltanatına son vermesini gösterirler. 1683 Temmuzunda 56 yaşında ölen Turhan Sultan, 34 yıl, 10 ay, 28 gün süre ile en uzun Valide Sultanlık yapmış Padişah annesidir.



Osmanlı ve Imarethane

önemi

 

İmarethaneler ve imarethanelerin amacı ve önemi

Osmanlı’da sosyal bir müessese, bir hayır kurumu olan imarethane kelime anlamı olarak, “imar edilmiş”, “inşa edilmiş”, anlamında olup cami, mescid, medrese, darüşşifa, kervansaray, türbe gibi birimlerin tamamı için kullanıldığı gibi bu yapılardan biri olan aşhane içinde kullanılmıştır. Aslen Arapça bir kelime olan imara, yerleşim ve toprağı işleme yada bina yapma, oturulacak hale getirme anlamlarına gelir.

Buna rağmen imaretlerin anlamı hususunda kesin bir sonuca varılmamış ve bilim adamlarının birbirinden farklı görüşleri tartışmaya sebep olmuştur. Osman Nuri Ergin imaretleri sadece, aşhane olarak değil, geniş anlamda eğitim, sağlık, dini vb. hizmetlerin verildiği bir kurum olarak görmektedir. Semavi Eyice gibi düşünen bilim adamları ise imaret kavramının, Selçuklularda geniş anlamda kullanıldığını, Osmanlıların ilk dönemlerinden itibaren bu anlamın daralarak, sadece aşhaneleri (mutfak) ifade ettiğini söylemektedirler. İmarethaneler, Avrupa sözlüklerinde ise daha çok geniş anlamda kullanılmıştır. Öyle ki bir Alman gezgini imarethanelerden, han veya saray türü bir kurum olarak bahsetmiştir.

Osmanlı Türkçe’sinde genel anlamda cami, mescid, medrese gibi yapılar topluluğunu da kapsayan imaret kelimesi, öğrenci ve yoksullara yiyecek dağıtmak işlevini gören aşhaneleri ifade etmek için kullanılmıştır. Bu aşhanelerde, medrese talebelerine, misafirlere, cami ve hayrat hademesi ve yoksullara, öğle ve akşam olmak üzere günde iki öğün yemek dağıtılmıştır. Osmanlı, sosyal yardımlaşma kurumlarının başında gelen bu imaretlerden ilki Orhan Bey döneminde kurulmuş olup, varlığını etkin bir şekilde II. Meşrutiyet’e kadar devam etmiştir. Bu tarihte pek çok imarethane kapatılmış, kalanlar ise daha önceki fonksiyonlarını kaybetmiştir. Buna rağmen Osmanlı imarethane geleneği, aşevi, aşhane ismi altında günümüze kadar devam etmiştir.

Osmanlı’da ilk imaret Orhan Bey döneminde İznik’te kurulmuş olup, bundan sonra çeşitli şehirlerde pek çok imarethane tesis edilmiştir. İmaretleri daha çok sultanlar, onların annesi, eşleri, kızları kurdurmuşlardır. Vezirler, Paşalarda  şan, şereflerinin devamı için, servetlerini imaretlere bağışlamışlardı. Devlet erkanının, imaretler hususundaki bu davranışı, Osmanlı tebaasındaki zenginleri de etkilemiş ve onlarda, imaretlerin kuruluş ve devamı için çaba sarf etmişlerdir. Bu durum, Osmanlı insanlarının, İslam dininin yardımlaşma ve dayanışma anlayışına verdiği önemin bir sonucudur.

 

A) OSMANLI ÖNCESİ İMARETHANE BENZERİ UYGULAMALAR

 Osmanlı öncesi imarethane benzeri uygulamalar, Osmanlılardaki imarethane sistemine  temel teşkil etmiştir. Orta Asya Türkleri de dahil olmak üzere, bütün Türk Devletlerinde  ve İslam dünyasında benzer uygulamalar mevcuttu. Orta Asya Türk Devletlerindeki toy ve şölen geleneği bu sistemin ilk örneklerini oluşturmuştur. Yine Karahanlı ve Gazneli gibi ilk Müslüman Türk Devletlerinde de sofra kurarak halka yemek dağıtma geleneği bulunmaktaydı. Bu gelenek, Türk Hükümdarları tarafından, Tanrı tarafından kendilerine verilen bir görev olarak kabul edilmekteydi. Bu sofra kurma geleneği Mısır’da kurulmuş olan Fatimilerde de vardı ve bu sofralara “Simat” adı verilmekteydi.

Türklerde bu sofra kurma geleneği, benzer bir şekilde İslam’ın ortaya çıkışından sonra İslam topraklarında da görülmüştür.Medineli Ensar ve Muhacirlerin fakir olanlarının ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuştur. İlk Müslüman zenginleri tarafından başlatılan bu uygulama daha sonra Dört Halife, Emeviler, Abbasiler devrinde de devam etmiştir.

İlk kez eski Türk Devletlerinde görülen bu uygulama, İslam’ın ortaya çıkışından sonra yaygın olarak, İslam Devletlerinde de görülmüştür. Selçuklular ve Türk Beyliklerinde de var olan imarethaneler, gelişmiş bir şekilde Osmanlılara intikal etmiştir.

Osmanlılardan önce Anadolu dışındaki coğrafyalarda görülen imarethane benzeri kurumlar, Türkler sayesinde Anadolu’da da kurulmaya başlamıştır. Selçuklular döneminde var olan fityan ve Ahi teşkilatları, Anadolu’da imarethanelerin kurulmasına yardımcı olmuştur. Yine ticaret yolları üzerindeki yolculara hizmet vermek amacıyla kurulan hanlar da, imarethanelerin kurulmasında pay sahibidir. Bizans Devletindeki imarethanelere benzeyen eksenon adı verilen kurumlar bulunmaktaydı. Bu kurumlar Selçuklular zamanındaki han ve saraylara benziyordu ve eksononlar Türklerin hanları ve sarayları kurmasında etkili olmuştur.

 

B) OSMANLI İMARET SİSTEMİ

 İhtiyaç sahiplerine yemek dağıtmak amacıyla kurulan bu sosyal yardımlaşma müessesi, Osmanlılardan önceki devletlerde farklı şekillerde varlığını sürdürmüştür. Osmanlı Devleti döneminde ise daha gelişmiş bir şekilde devam etmiştir. Şüphesiz bu durum Osmanlı Sultanlarının yönetim anlayışı ile tam bir uyum içerisindeydi ki bu yüzden geniş bir kitlenin hizmetine sunulmuştur.

Vakıf sisteminin de bir parçası olarak görebileceğimiz imarethaneler, bir şeyhin (imaret yöneticisi) idaresinde vakıf kurallarına göre yönetilmekteydi. Her imaretin kendine has bir işletme kurları olmasına rağmen, aynı amaç doğrultusunda hareket etmekteydi. Hizmetin en iyi şekilde verilmesine ve kaliteli yemek sunumuna dikkat edilirdi. Yine yemek dağıtımının yanı sıra bazı kimsesiz çocuklara belli bir maaş da bağlanabilirdi. Belirtilmesi gereken bir husus da arta kalan yemeklerin, kuşların doyurulmasında kullanılmasıdır ki bu durum Osmanlı insanının yardımlaşma konusunda ne kadar duyarlı olduğunun bir göstergesidir.

 

1) İMARETHANELERİN KURULUŞU VE GELİŞİMİ

 Kültürel yönde toplumu geliştirmek, bireyler arasındaki sosyal yardımlaşmayı arttırmak, öğrencilere, yoksullara, kimsesizlere ve yolculara yardımda bulunmak gerekliliği Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde imarethanelerin kurumsallaşmasına vesile olmuştur. Bütün bu amaçlar doğrultusunda hanedan üyeleri başta olmak üzere, devlet adamlarının da desteği ile imarethaneler kurulmaya başlanmıştır.

Osmanlı Devleti’nde ilk imarethane, daha devletin kuruluş devrinde Orhan Bey tarafından 1336’da İznik’te kurulmuştur. Osmanlı sultanlarının sosyal yardımlaşmaya verdiği önem böylece kendini göstermiştir. Hatta Orhan Bey bu ilk imarethanenin açılışında bizzat kendi yemek dağıtmıştır. Orhan Bey, İznik’te kurdurduğu bu ilk imarethanenin idareciliğini şeyh Edebali’nin müridi Hacı Hasan’a vermiştir. Orhan Bey’den sonra oğlu Murad Hüdevendigar’da Kaplıca Nahiyesi’nde bir imarethane açmıştır. Ayrıca bu imarethanenin devamlılığını sağlayabilmek için pek çok arazi vakfetmiştir.

 

I. Murad’dan sonra, Yıldırım Beyazıd, Çelebi Mehmet ve II. Murad tarafından da başta Bursa olmak üzere çeşitli şehirlerde imarethaneler açılmıştır. Ayrıca XV. Yüzyılda Balayır, Edirne, Uzunköprü, Gelibolu, Serez, Gümülcine, Manisa, Mihaliç, Turhal, Filibe, Yenice-i, Vardar gibi yerlerde çeşitli kişiler tarafından imarethaneler kurulmuştur. XVI. Yüzyıla gelindiğinde Anadolu Eyaleti’nin çeşitli şehirlerinde 45, Rumeli Eyaleti’nde 35, İstanbul da ise 20 imarethane bulunmaktaydı. İstanbul’daki imarethanelerin en önemlisi Fatih tarafından Şahn-ı Seman Medreselerinin yanına kurulmuş olan imarethanedir. Fatih, bu imarethaneyi yaşatmak için İstanbul’un çeşitli semtlerinde 2466 dükkân, 1130 ev, 54 değirmen, 14 hamam, 9 bahçe, 3 han gelirini Fatih Camiini ve imarethanesi vakfetmiştir.

İstanbul’da Fatih İmarethanesinin dışında Yeni Valide, Beyazıd, Mihrişah Sultan, Süleymaniye, Laleli Atik Valide Sultan, Haseki Sultan, Şehzade gibi külliyelerinde içinde imarethaneler bulunmaktaydı. Bunların dışında Anadolu’da Afyonkarahisar’ın Sincanlı kazasında Sinan Paşa İmarethanesi Anadolu’daki en önemli imarethanelerdendi. Bundan başka Anadolu’da Erzurum, Ankara, Amasya, Manisa, Kayseri gibi şehirlerde de imarethaneler mevcuttu. Anadolu dışında Balkan Yarımadasında da pek çok imarethane vardı. Bunlardan Edirne’deki Sultan II. Murad imarethanesi oldukça önemlidir.

Osmanlı Sultanları Anadolu ve Balkanlardan başka fethettiği Arap topraklarında da imarethaneler tesis etmişlerdir. Bunlardan ilki Kanuni Sultan Süleyman tarafından, Hürrem Sultan adına Haremeyn’de kurulmuştur. Yine II. Selim Mekke ve Medine’de, III. Murad ise Medine’de birer imarethane tesis etmişlerdir. III. Murad Medine’deki imarethanenin ihtiyaçlarının karşılanması için Mısır’da, geliri 2100 erdep hububat olan 20 köy vakfetmiştir. Bundan başka Medine’de Üsküdarlı Mahmud Efza Efendi tarafından Mekke’de ise IV. Mehmed’in hasekisi Gülnuş valide Sultan tarafından birer imarethane tesis edilmiştir. Gülnuş Valide Sultan İmarethanesi bunların en önemlisidir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde başlayan imarethane inşası, Osmanlı fetihlerine paralel olarak sayıca artış göstermiştir. 1530’lar da Osmanlı topraklarında 83 imarethane faaliyet gösteriyordu. XVII. Yüzyılda ise bu sayı 100den fazladır. XVIII ve XIX. Yüzyılda da imarethane yapımına devam edilerek bu sayı arttırılmıştır. Ancak imarethane inşası devletin kuruluş ve yükselme döneminde olduğu kadar hızlı değildir.

 

2) İMARETHANELERİN İŞLEYİŞİ VE HİZMETLERİ

 İmarethaneler, bir külliyenin parçası veya tek başına bir kurum olarak ait olduğu vakfın nizamnamesine göre işletilirdi. İmarethane personelinin ücretleri, imarethanenin işleyiş tarzı, dağıtılacak yemeklerin miktarı ve çeşidi de bu nizamnameye göre düzenlenirdi. Bu nizamnamede ihtiyaç sahiplerinin ne kadar yemek alacağı, nerede ve nasıl oturacağı gibi genel kurallar belirtilmekteydi. Yine bu nizamnamelerde, imarethanelerden kimlerin ne derecede yararlanacağı da belliydi. Bu kurumlardan daha çok medrese talebeleri, cami ve hayrat görevlileri, fakirler, yolcu misafirler yaralanmaktaydı. Bunun yanı sıra bazı imarethaneler kimlerin yemek yiyeceği hususunda bir sınırlama getirmeksizin herkese açıktı. İmarethanelerden yaralanma konusunda belirtilmesi gereken önemli bir nokta da bazı imarethanelerin yemek vermesinin yanı sıra, kimsesiz çocuklara belli bir yaşa kadar maaş bağlanmasıdır. Daha çok günlük 3-5 akçe olan bu maaşlar, imarethane vakfının gelir durumuna göre değişebiliyordu.

Vakıf nizamnameleri, imarethanede dağıtılacak yemeklerin çeşitlerini ve miktarını belirttiği gibi bu yemeklerin kaliteli olmasını da bildirmekteydi. Özellikle yemeklerin kaliteli olmasına dikkat edilmekte ve yemeklerin denetim yapılması öngörülmekteydi. İmarethanelerde genellikle fodla (imaret ekmeği), çorba, pilav, aşure, zirve gibi yemekler verilmekteydi. Ramazan ayı hariç günde iki öğün verilen bu yemekler, kısıtlı imkânlarla hizmet veren imarethanelerde çorba ve pilavdan ibaretti. Bunun yanı sıra bazı özel günlerde (Perşembe ve Cuma günü, mübarek günler, bayramlar) daha çeşitli özellikle de etli yemekler verilmekteydi. Geliri iyi olan imarethanelerde ise sürekli etli yemekler dağıtılmaktaydı. Başta İstanbul’daki imarethaneler olmak üzere çeşitli şehirlerdeki sürekli çalışan imarethanelerde, her gün 1000’in üzerinde insan istifade ederdi. İstanbul’daki büyük imarethanelerde yaklaşık 5000 kişiye yemek dağıtılırdı. İstanbul’daki bütün imarethaneler düşünüldüğünde bu sayı 30000’e ulaşmaktadır. Ülke geneli düşünüldüğünde bu sayının birkaç kat artacağı varsayılırsa, imarethane sisteminin kapsamı ve işlevi daha iyi anlaşılacaktır.

 

3) İMARETHANELERİN PERSONELİ

 Vakıf nizamnamesine göre imarethane personelinin seçimi ve nasıl davranması gerektiği de belli kurallara bağlanmıştır. Özellikle personel seçimine önem verilmiş ve personel olarak alınacaklar imtihana tabi tutulmuştur. Bir komisyon tarafından yapılan imtihanlarda, meslek bilgisi, teknik beceri ve uygulama da yeterlilik aranmaktaydı. Örneğin ekmekçi olarak alınacak bir kişi, ekmekçibaşılardan meydana gelecek bir komisyon tarafından imtihan edilirdi. Bu imtihanda yoğurma, pişirme, fırın yakma, ısı ayarlama gibi konularda adayın becerisi ölçülürdü. Eğer aday başarı kazanırsa görev alabilirdi.

İmarethaneler kapasitesine göre personel çalıştırırdı. İmarethanenin genelinde sorumlu olan şeyh adı verilen bir görevli bütün işlerin idaresinin kontrolünü üstlenmişti. Şeyhin idaresinde olan, çeşitli mesleklerden pek çok görevli imarethane hizmetinde çalışmaktaydı ki bunları şöyle sıralayabiliriz.

Aşpez veya tabbağ: İmarethanelerde yemek pişiren aşçıya verilen isimdir. Aşçılarda aranan en önemli özellik bütün yemek çeşitlerini mevsimine göre en lezzetli şekilde pişirebilmesidir.

Reis-i Aşpez: Özellikle büyük imarethanelerde birden fazla aşçı bulunduğunda bunların başkanlarına denir.

Kaşe-şuyan: Bulaşıkçılara verilen isim

Kaşe-keşan: Yıkanan tabakları servise hazır hale getirip, yemek sonrasında da bunları toplayıp bulaşıkçılara teslim eden kişi.

Nakib-i Nan: Pişirilen yemekleri dağıtan kişi.

Nekkad-ı Gendüm: Buğdayı ayıklayıp temizleyen kişi

Nekkad-ı Ürz: Pirinci ayıklayıp temizleyen kişi

Gendüm Küb: Buğdayı dövüp yemek pişirilecek hale getiren kişi

Hapbaz: Ekmek yapan kişi

Vekil-i Harç: İmarethaneler için gerekli malzemelerin satın alınmasından sorumlu kişi

Katib-i  Kilar: Vekil-i Harc’ın yaptığı işlerde yanında bulunmakla görevli kişi

Keyyal: Ölçme ve tartma işlerinden sorumlu kişi

Hamal-ı Güşt: İmarethane için gerekli olan etin alınmasından sorumlu kişi

Emin-i Sarf, Kilardar, Kilari ya da Kilerci: İmarethanelerdeki malzemelerin günlük sarfiyatını düzenleyen kişi

Mühürdar: İmarethanelerdeki mahsen ve kiler gibi yerlerin kapı kilitlerini mühürleyip açmakla görevli kişi

Anbar-i Dakik: Un taşımaktan sorumlu kişi

Arpa Emini: Misafirlere ait hayvanların ihtiyacı olan arpayı temin eden kişi

Anbari: Hayvanın yiyeceklerinin konulduğu anbarın sorumlusu

Bağban veya bahçevan: İmarethanelerin bahçelerinden sorumlu kişi

Kâtip: Gelir gider kayıtlarını tutan kişi

Ferraş, Kayyım veya Çerağdar: İmarethanenin bakım ve temizliğini yapan kişi

 

C) İMARETHANELERİN KAPATILMASI

 Osmanlı Devletinde sosyal yardımlaşmanın, kültürel gelişmenin, iktisadi hayatın koruyucularından olan imarethaneler, Osmanlı’nın son dönemlerinde vazifelerini hakkıyla yerine getiremez olmuşlardır. Bunun en önemli nedeni de Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılardı. Bunun sonucunda II. Meşrutiyet döneminde 20 Mart 1911’de çıkarılan bir kanunla Laleli ve Üsküdar’daki iki imarethane dışında bütün imarethaneler kapatılmıştır. Daha sonra bu iki imarethanenin yerine daha modern kurumlar açılması için kapatılması düşünülmüş, ancak başarılı olunamamıştır. Bu başarısızlık sonucu imarethanelerin kapatılmasının bir hata olduğu kanaatine varılmış ve İstanbul’daki Fatih, Süleymaniye, Nurosmaniye ve Valide-i Atik imarethaneleri 30 Eylül 1913 de yeniden açılmıştır.

Bu tarihten günümüze kadar gelen süreçte bazı imarethaneler görevlerini sürdürse de sayıları gün geçtikçe azalmıştır. Bunlardan Mihrişah ve Haseki imarethaneleri 1972 de günlük 500 kişiye verirken 1983 de Haseki imarethanesi kapanmıştır. Mihrişah ise 1993’ e kadar hizmet vermeye devam etmiştir. Günümüzde ise Mihrişah imarethanesi, Eyüp Belediyesi’nin nezaretinde yemek dağıtımına devam etmektedir. Amasya’daki II. Bayezıd İmarethanesi de tekrar faaliyet gösterebilmesi için düzenlenmektedir. Diğer imarethane binaları ise varlığını sürdürmekle beraber başka başka amaçlar için kullanılmaktadır. Örneğin Süleymaniye imarethanesi önceleri Türk ve İslam eserleri müzesi olarak kullanılırken, şimdi Darüzziyafet adı altında bir Türk restoran olarak kullanılmaktadır. Şehzade imarethane binası ise İstanbul Vakıflar Müdürlüğü’nün deposu ve İstanbul Üniversitesinin basım evi olarak hizmet vermektedir.

 

SONUÇ

 Orta Asya’daki toy ve şölen geleneği ile başladığını söyleyebileceğimiz, bu sosyal yardımlaşma kurumu, aynı amaç doğrultusunda, farklı şekillerde hemen hemen bütün Türk ve İslam devletlerinde var olmuştur. Osmanlılar ise bu kurumu daha kuruluş devrinden itibaren tesis etmiş ve son dönemlere kadar devamlılığını sağlamıştır. İlk kez Orhan Bey tarafından İznik’te kurulan imarethaneler, sonraki padişahlar ve hanedan üyeleri tarafından İstanbul ve diğer Osmanlı şehirlerinde kurulmuştur. Özellikle kuruluş ve yükselme dönemlerinde hemen hemen her şehirde açılan imarethaneler daha sonraki dönemlerde önemini yitirmiş ve sınırlı bir şekilde faaliyet gösterebilmişlerdir. II . Meşrutiyet’in ilanından sonra ise İstanbul dışındaki birkaç imarethane dışında çoğu kapatılmıştır. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise yeni imarethaneler açılmadığı gibi mevcut imarethaneler, farklı bir anlayış içinde faaliyet göstermişlerdir.

Özetle Osmanlı’daki bu yardımlaşma kurumu pek çok insanın ihtiyaçlarına cevap verdiği gibi toplumsal hayatın düzene sokulmasında birinci dereceden amil olmuştur. Bu kurum toplum düzenini bozan hırsızlık, dilencilik gibi faaliyetlerinde engellenmesini sağlamıştır.Bütün bunlara rağmen ecdadımızın tesis edip geliştirdiği bu kurumlar Osmanlı’nın son dönemlerinde varlığını muhafaza edememiştir. Cumhuriyet Türkiye’sinde ise bu kurumlara hiç önem verilmemiş ve kültürel hayatımızdan silinmişlerdir.

 

 KAYNAKÇA

 1. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, C. XI , Hürriyet Yay., İstanbul 1995

  1. 2. Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, C. V, Çağ Yay., İstanbul 1993
  2. 3. ERTUĞ, Zeynep Tarım; “İmaret” , Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi,        C. VII, Diyanet Vakfı Neşriyat, İstanbul 2000
  3. 4. GÜLER, Mustafa; “Osmanlı Devleti’nde Haremeyn Vakıfları”, Türkler, C. X, Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002
  4. 5. HUART, CI; “İmaret”, İslam Ansiklopedisi, C. V/ II, Milli Eğitim Bakanlığı Yay., Eskişehir 2001
  5. 6. KAZICI, Ziya; “ Osmanlı Devleti’nde İmaret”, Osmanlı, C. V, Yeni Türkiye Yay., Ankara 1999
  6. 7. PAY, Salih; “Klasik Dönem Osmanlı Külliyelerinde Personel Sistemi”, Türkler,   C. X, Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002
  7. 8. SINGER, Amy; “İmarethaneler”, çev. Alim Yılmaz, Türkler, C. X, Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002
  8. 9. http:// www. gbg.bonet.se/osmanlı /teskilat/ imaret.htm


OSMANLI'DA HAREM HAYATI

HAREM

Harem, Arapça "yasak" anlamındadır. Mahrem bundan türer; çoğumuzun avami bîr yanlış olarak düşündüğümüz "selamlık" karşıtı "haremlik" sözü de bu anlamda doğrudur; hatta Yemen gibi ülkelerde de kullanılmaktadır.
 
Topkapı Sarayı'nın en çok sözü edilen ama en yanlış bilinen yeri, Harem'dir. Sarayın ve bütün devlet protokolünün en başta gelen bölümüdür, çünkü padişahın evidir ve padişah evinin başında da valide sultan yer alır. Sarayın haremi iki yazımızın konusunu teşkil edecek.
 
Çok kişinin sandığının aksine Harem, Şark Müslümanlarına has bir kurum değildir, üniverseldir. Yani zamanlara ve mekânlara yayılmıştır. Harem gibi uygulamaların görülmediği mîlletlerin ve hükümdarların da kadına daha saygılı oldukları söylenemez. Versailles Sarayı'ndaki XIV Louis, çağdaşı II. Mustafa ve III. Ahmed'i kıskandıracak kadar bol hatunlu, bol masraflı bir hayata sahipti.
 
Eski Çin'de, Hint'te, İran'da ve Bizans'ta, hatta Floransa senyörlerinin saraylarında harem ağası da, cariye de vardır. Osmanlı bu kurumun en son bilinen örneğidir. Bugün belki bazı petrol zenginlerinin saraylarında kadın kalabalığı olabilir; ama bu gelenekle ilgisi olmayan bir bidattir, yani sapmadır.
 
15. yüzyıl sonuna kadar Osmanlı padişahları çokeşli evlilik yapsalar da, komşu hükümdarların kızları tercih edilirdi. Orhan Gazi, Kantakuzenos'un kızı Prenses Karlofene, I.Murad ise imparator Bulgar Kralı İvan Aleksandr'ın kızı ile evlendi. Yıldırım Bayezid Han ise Kütahya Germiyan hükümdarı Süleyman Şah'ın kızı, sonra bir Bizans prensesi ve sonra Sırp despotunun kızlarından biri ve nihayet Aydınoğlu İsa Bey'in kızı Hafsa Hatun ile evlendi. II. Bayezid Han'ın annesi Dulkadiroğlu hanedanından Sitti Hatun'dur.
 
Son yıllarda şeceresi tartışılmakla birlikte, hanedandaki en son mavi kanlı prenses; Yavuz Sultan Selim Han'ın eşi ve Kanuni Sultan Süleyman Han'ın validesi, Kırım Hanı Mengli Giray Han'ın kızı Hafsa Hatun'dur.
 
Osmanlı hanedanın büyükannesi Hürrem Sultan, çocukları tahta çıkmadan vefat ettiği halde Kanuni Sultan Süleyman tarafından sultan unvanı verilen, Avrupalıların Roksolana dediği Ukraynalı zekî ve güzel bir kızdı. Diğer büyükanne de gene Ukraynalı olan Hatice Turhan Sultan'dır. I.İbrahim'in eşi, IV. Mehmed'in annesidir. Anlaşılan hanedanımız Türk-Ukrayna karışımıdır.
 
Saraya gelen cariyeler, ya Kırım Hanlığı atlılarının Ukrayna ve Polonya ovalarından toplayıp getirdiği esireler ya da Azak ve Kefe sancak beyi gibi görevlilerin satın alıp hediye ettikleri veya Akdeniz'deki Cezayir korsanlarının ele geçirdikleri güzellerdir. Venedik soylusu Bafo ailesinin kızı Safiye Sultan da bunlardandır. Bunlardan başka Kafkasya veya Akdeniz adalarındaki, Balkan dağlarındaki fakir fukaranın canları kurtulsun diye saraya gönderdiği veya esirciye verdiği genç kızlar hareme gelirdi.
 
Harem
 
19. yüzyılda durum çok değişti. Daha çok hanedana ve halifeye bağlılık duygusu ile Çerkez veya Dağıstan aileleri, hem de soylu kesimi, hanedana gelin verircesine kızlarını saraya gönderirlerdi. Örnek vermek gerekirse II. Abdülhamid Han'ın dördüncü kadını ve Ayşe Sultan'ın annesi Müşfika Kadınefendi, Abhaz beylerinden Ağır Mustafa Han'ın kızıydı.

Her topluluk gibi Harem'de de eşitsizlik vardı. Bu doğaldır. Güzelliği ve zekâsıyla temayüz edenler padişah gözdesi, ikbal ve giderek şehzade veya sultan annesi haseki olur, hatta günün birinde valide sultanlığa ulaşırdı. Hiç belli olmaz, kocası padişah ölünce Eski Saray'a gönderilmiş bir hasekinin, günün birinde oğlu padişah olunca Beyazıt'tan Topkapı'ya her karakol menzilinde ihtiramla selamlanıp, sarayda padişah tarafından eli öpülerek valide makamına ulaşması da mümkündü. Bu raddeye çıkamayanlar dışarıdan evlilik yapar, yani çirağ edilirlerdi. Asıl olan da buydu.
 
 
Sarayın enderundaki gençlerinin biruna çıkması, yani idarede görevlendirilmeleri gibi Harem halkı da kimi zaman padişahın gözdesi dahi olsa saraylılarla veya diğer görevlilerle evlendirilirlerdi. Harem'in kapısındaki "Hayırlı kapılar açan Allah'ım bize de hayırlı kapılar aç" ibaresi bunu gösterir.
 
Enderun ve Harem birlikte yönetici bir sınıf yaratan iki kurum, iki topluluktu. Talihi o kadar yaver gitmeyenler sarayda kalır, zekâ ve sadakati ölçüsünde harem kethüdalıklarına, hazinedar usta gibi bir memuriyete kadar yükselebilirlerdi. Nihayet bunu da yapamayanların basit hizmetçilikte kaldıkları da bir gerçekti. Geçmiş asırların korkunç hastalığı verem de haremdeki güzelleri tehdit edenbelalardandı.
 
Bununla beraber karamsar manzaraların yanında ilginç görünümler de vardır. Harem halkına yılda üç kat elbise verilir, makul bir yevmiye de buna ilavedir.
 
Sarayın yemekleri malum, bundan başka Osmanlı sarayı okuma yazma oranının hayli yüksek olduğu bir yerdir. Hatta bazı cariyelerin, hizmetinde bulundukları şehzadeler kadar düzgün imlası vardı. Hürrem Sultan gibi şiir yazacak dil ve edebiyat öğrenimini başarıyla tamamlayanları unutmayalım. Harem kadınları Osmanlı kültürünü, dil ve musikisini kapardı. Evlenip dışarıya çıkanlar halkın arasında saraylı hanım olarak bu kültürü etrafa yayarlardı.
 
Topkapı Sarayı Harem bölümünün, bugüne kadar ciddi bir rölövesi ve mimari değerlendirmesi yapılmış değildir. 1960'larda bir bölümü restore eden Yüksek Mimar Mualla Eyüboğlu'nun eserinden ve yaptıklarından anlaşılıyor ki, Harem'e 19. yüzyıla kadar ilaveler yapılmış, bazı koğuş ve odalar da ahşap yapılarla ikiye bölünmüştür. Esasen Harem'in Topkapı Sarayı'na nakli de 17. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman devrine ait bir olaydır. Bu vakte kadar bugünkü Topkapı Sarayı, padişahların günlük hayatlarını geçirdikleri ve daha çok resmî büroların bulunduğu bir yerdi. Beyazıt'ta üniversitenin bulunduğu bölgedeki saray, padişahın evi ve haremiydi.
 
16. yüzyıldan sonra da sarayın mimarisi ile pek uyum teşkil etmeyen bu bölüm genişlemiş, hatta padişah evini teşkil eden birtakım bina ve köşkler sahile doğru yayılmıştır. Bugün bunların çoğu elimizde yok. Sepetçiler Kasrı ise padişah pavyonlarından sayılmaz. Sultan Abdülaziz döneminde bu bölgeden geçen demiryolu her şeyi altüst etmiştir. Demiryolu hattının kaldırılmasıyla, Sirkeci-Ahırkapı bölgesinin yeniden bir gezi ve restorasyon bölgesi olarak ağaçlandırılması düşünülmelidir.
 
Osmanlı Saray Haremi'ni uçsuz bucaksız koridorlar, sayısız odalar, çıplak cariyelerin yüzdüğü havuzlu sofalardan oluşan büyük bir mimari kompleks olarak düşünmek abestir. Harem bölümü aslında 16. yüzyılda oluşan yeni idari anlayışın mühim bîr aygıtı, bir önemli kurumudur. Ama aynı zamanda trajik bir mekândır.
 
Bugünkü Harem, sarayın Gülhane Parkı'na doğru eğimli arazisi üzerinde Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir. Şurası muhakkak ki, bütün saray gibi Harem bölümü de gayet sıkışık yaşanılan, ölçünün ve sert kuralların hükmettiği bir yerdi.
 
Harem aslında iki bölümden oluşur: Üst ve alt bölümler. Gözdelerin, yani ikballerin, hasekilerin oturduğu üst bölüme sarayın "Kuşhane Kapısı" denen orta avludaki kapıdan girilir. Burada Altın Yol üstünde ilk olarak darüssaade ağası ve ona bağlı harem ağalarının odaları yer alır. Esirciler tarafından Habeşistan'ın güneyinde avlanan zenci çocuklar ne gariptir ki Yukarı Mısır'daki Hıristiyan Kıptî manastırlarındaki rahipler tarafından ameliyatla hadım edilir ve haremlere sevk edilirdi. Sarayın bu kesimi onların muhafazasındaydı.
 
Yine üst katta, yani Harem'in saray avluları hizasındaki bu bölücünde I. Abdülhamid, III. Osman, III. Ahmed gibi padişahların odaları bulunur. Çinileriyle meşhur bu bölümde Veliahd Dairesi de yer alır. Harem'in derin katına, Cariyeler Avlusu'ndan aşağıya "Kırk Merdiven" denen basamaklarla inilir. Burada iki tarafta koğuşlar bulunur. En alt sofada ise Cariyeler Hastanesi, Gasılhane ve Meyyid Kapısı denen -isminden de anlaşılacağı üzere cenazenin çıktığı- kapı yer alır. Harem, Gülhane Parkı'na doğru eğimli bir arazi üzerinde kurulduğundan Kuşhane Kapısı ile bu kapı arasında dik bir merdivenin bağlantı kurduğunu ve havalandırma deliklerinin de buna paralel olduğunu belirtelim.
 
Yetenekli veya yeteneksiz, güzel veya az güzel, sağlıklı veya sağlıksız olarak doğmuş olmanın ve zekâ farklılığının insan hayatını harem kadar etkilediği bir başka mekân yoktur. Enderunlular kadar olmasa da Harem halkının da eğitimi vardır; okuma yazma başta olmak üzere musiki, dikiş nakış ve adap erkân olmak üzere dışarıdakilere göre iyi eğitim görebileceği açıktır. Hiç kuşkusuz entrika düzeni kendine göre zengindir. Haremin sürekli politika ve entrika üretilen bir yer olduğu ise tartışılır.
 
Bu özellik, yani Harem'in politik entrika merkezi olması bizim tarihimizde bir asrı kapsar. Yani Hürrem Sultan ile Kösem Sultan'ın büyük valide olduğu iki devir arası dışında; saray hareminin herhangi bir mahfelden daha politik olduğunu söylemek zordur.
 
Harem halkı yani cariyeler, ikbal denen gözdeler, hasekiler ve valide sultan, nihayet kalfalar ve ustalar gibi görevliler sınıfı dışında; hanedan üyesi olan sultanlar, şehzadeler, IV. Mehmed ve III. Selim gibi şimşirlik denen hapishaneye kapatılan eski padişahlar Harem halkını oluştururdu. 15. ve 16. yüzyılda Harem'de hiç de kalabalık bir nüfus yoktu. Vakıa ki şehzadelerin sancaklara gönderilmesinden vazgeçildi, kafes ve şimşirlikteki cariye sayısı da arttı.
 
Tarihçilerin verdiği rakamların mekânla uyuştuğu şüphelidir. Üstelik bunlar başka kaynaklarla da pek kontrol edilmişe benzemiyor. 18. yüzyıl için verilen 400 küsur rakamı fazla görünüyor. 19. yüzyıl için tekrarlanan Dolmabahçe ve Yıldız Sarayı'nın 600 küsur kişilik nüfusu da haremin konumu açısından yeniden gözden geçirilmelidir.
 
Harem bahtsız genç hayatların başladığı bir mekândır, talihi yaver giden kızlar en üst noktaya kadar tırmanır. Harem'de yaşam hiç de kolay değildi; halk arasında ağzını yaya yaya Harem'den bahseden insanların gerek burada yaşanan çetin hayatı, ama aynı zamanda buradaki yetenekli ve zeki kadınların yarattığı kültürel ortamı tanıyıp anlamadıkları ve tarihteki bir topluluğa bilir bilmez saygısızlık ettikleri çok açıktır.
 
Harem eğlencelik bir yer değildir, her şeyden önce bir evdir. Hiç değilse her ailenin evi kadar saygı gösterilmesi gerekir. Topkapı Sarayı'nın Harem dairesi önceden öğrenerek sessizce ve edeple gezilecek bir yer olmalıdır.