Cevher

Küçük bir zenci çocuk, şehrin lunaparkında bir satıcının elindeki balonları seyredalmıştı. Her renk ve her biçimde balonlar ışıl ışıl parlıyordu.

Derken, birdenbire kırmızı bir balon kazara bağlandığı yerden kurtularak havada uçtu, uçtu ve nihayet seçilemeyecek kadar yükseldikten sonra gözden kayboldu.

Bu manzarayı seyretmek için öyle bir insan kalabalığı toplanmıştı ki, satıcı, bir tane daha bırakmanın iyi bir reklam olacağını düşünerek havaya parlak bir sarı renkte bir balon daha bıraktı. Arkasından bir tane de beyazını çözdü.

Küçük zenci, büyük bir hayranlık içerisinde, ardı ardına uçan rengarenk balonları seyrettikten sonra,"Baloncu amca,"dedi. "Acaba bir de siyah renkli bir balon bıraksanız, ötekiler kadar yükselir mi?"

Baloncu adam, anlayışlı bir bakışla çocuğa tebessüm ederek, siyah renkli bir balonu da bıraktı ve "Yavrum," dedi. "Bizi yükselten dışımızdaki renk değil, içimizdeki cevherdir."


Etiketler: ağa, Çin, ordu.

Yukarı Git »

Korku

İki taş arasında kalmış bir yosun parçasına benzeyen bu yerde ,korku içinde kaldığıma, hiçbir şey yapamadığıma bilsen ne kadar üzülüyorum.Geceleri geç vakte kadar ağacın önünde oturarak seni düşünüyorum.Sensiz çalışmak benim için bir azap oluyor;sensiz,gözleri olmayan bir zavallı gibi karanlığı ellerimle yoklayarak,her adımda bir tehlikeye düşmekten korkarak yürümeye çalışıyorum.

Şimdiye kadar belki kırk defa Papa Kosta'ya seni söyledim. O, ayaklarını ateşe uzatarak beni dinler ve güler.

Bu sabah erken odama gelerek sana mektup yazarsam gönderebileceğini söylediği vakit ne kadar sevindiğimi görerek o da şaştı.Hemen kaleme sarıldım, benim güzel kardeşim, sana geçen bir ayda başımdan geçenleri yazacağım.

Bir kabahat yaptım mı? Bilmiyorum.Papa Kosta'ya çok defa bu suali sordum. O her vakit benim iyi bir kızcağız olduğumu ve zaman elverirse pek çok çalışabileceğimi söyler.

Fakat bilmem, belki bunlar doğru değildir. Herhalde bunları senden dinlemek lazım, güzel Velika'cığım. Bana derhal göndereceğin bir mektubunda, iyi bir kız olup olmadığımı söyleyeceksin.İnan ki, senin sözlerin gönlümü dolduran kara düşünceleri silecek,beni korkulardan kurtaracak, yolumu açacak, aydınlatacaktır.

Velika'cığım, senden ayrıldığım gün akşama doğru Başef geldi ve artık vaktin geldiğini, beni beraber götüreceğini söyledi. Onları Gospodin Pavin'in dairesinde bulacağımızı sanıyordu. Fakat, gece yarısına kadar beklediğimiz halde, oraya hiç uğrayan olmadı. Bir aralık Başef, tekrar gelip beni, seninle pek iyi tanıdığımız bir yere götürdü.

Hepsi oradaydılar, kadınlar da vardı. Kapıda, o hayvan kadına tesadüf ettim ve onun hakkında söylediğin şeyler için sana pek çok hak verdim. Valisef, Petrof ayrı oturarak benimle konuştular.Petrof, bütün adresleri yazdırarak, bunları ezberlemeye mecbur olduğumu söyledi.

Oradan çıkarken tekrar o kadın yolumu kesti ve sana yaptıklarını orada, başkalarının gözleri önünde bana da yapmak istedi ve seni sordu. Ben, bu tesadüften asla memnun olmadığımı, kendisine söyledim. Hiç darılmayarak, sana selam göndermemi tavsiye ediyordu. Yola çıkmadan evvel eve gitmek, uyumak istedim. Bu düşünceyle Başef'ten ayrıldım. Fakat yolda, hemşireme gitmek daha ziyade hoşuma gittiği için oraya döndüm. Ertesi gün, akşam olduktan sonra Başef tekrar geldi ve bana, Sinver'e kadar arkadaşlık edecek adamı beraber getirdi. Beraber yemek yedik, onun Naper'de oturduğunu, büyük üzüm bağları olduğunu anlattı.

Velika'cığım, ne olursa olsun, yeni tanınmış bir adamla, yarım aydınlık bir vagon içinde yolculuk etmek insanı düşündüren, mahzun eden bir şeydir. hele benim gibi gönlü henüz pek kuvvetli olmayan bir kız için.

Gece yarısından üç saat sonra katardan indik. Sonbahar... Sabaha karşı acı bir derinlik vardı, titriyordum. İstasyon rıhtımı üzerinde gezinerek, uzun müddet araba bekledik.

Gökte yıldızların bu kadar çok ve parlak olduğuna şimdiye kadar dikkat etmemişolduğumu düşünüyordum ve aklımdan yumuşak, sıcak yatağım geçiyordu. Acaba Sinver 'den nasıl geçiyade yakıştığıneceğiz? Arkadaşlarım Türkiye kaçaklarındandılar, acaba bunlar nasıl adamlardı? Bu sualler bana bir üzüntü veriyordu.

Sabaha karşı, gayet iyi bir karısı olan Aleksi Panof'un evine indik. Sıcak bir çay içtikten sonra yattım ve günün yarısına kadar uyudum. Kalktığım vakit Aleksi, değiştireceğim esvapları getirmişti. Bunlarla pek dilber bir köylü kızı olduğuma inan... Biraz eskicelerden seçilmiş olmakla beraber bana pek ziyade yakıştığını Aleksi'nin küçük kızı itiraf etti.

Bu üst başla kapının önüne getirilen semerli bir beygire bindiğim zaman güneşin batmasına üç saat vardı.

Hiç alışmadığım için, semerin üstünde pek çok zahmet çektim ve günaha girdim Velika'cığım. Çünkü öyle bir şey ki, insanın elinde değil... Ve başka türlü oturmak da olmuyor.

Güneş batıyordu, biz de "Boçkır" a giriyorduk. Köyün kenarında, bir evin önünde beni beygirden indirdikleri zaman yürüyemeyecek kadar rahatsız olduğumu duyuyordum.

Büyük bir ocakta ateş yanıyor,küçük bir kandil bu odayı aydınlatıyordu.

Bir Yüzbaşı, çizmelerini ateşe doğru uzatmış oturuyordu. Benimle beraber gidecek dört arkadaş ve kılavuz da oradaydılar. Biraz oturup konuştuktan ve burada akşam çorbasını ömrümde pek seyrek esadüf edeceğim bir iştahla yedikten sonra, bu dehşetli arkadaşımla yola çıkmaya hazırlandık. Aleksi veda etti. Hepsi kalpaklarını çıkararak onu selamladılar. Karanlıkta uzaklaştık. Arkama baktım. Köyde hiçbir aydınlık görünmüyordu. Yalnız ağaçların, evlerin gölgeleri belli oluyor ve uzakta bir köpek havlıyor, yolun kenarında her çalı bana bir adam gibi görünüyor. Soğuk rüzgar beni boğacak bir haydut gibi kulaklarımda uğuldayarak geçiyordu. Uyku içinde gibi ne kadar yürüdüğümüzü, nereye geldiğimizi asla bilmiyordum.

Bu yolculuk ne kadar sürdü bilmem...Bir köpek sesiyle silkindim. Bir asker uzaktan, görünmeyen bir yerden parola soruyordu. Burası bizim Sinver Kulesi'ymiş.

Köpeği tuttular. Kapının yanında duran zabit beni selamladı. Yolunuz açık olsun, dedi. Beni taşıyan beygiri burada bıraktık. Çünkü bundan sonra yolu bırakacak ve orman içinde işaretlere bakarak Türk toprağına atlayacaktık. Semerden kurtulduğuma sevindim.

Gece karanlıktı. Geçtiğimiz yer ormanlık. Pek güçlükle yürüyebiliyorduk. Keskin bir yaprak kokusu, yosun kokularıyla karışıyordu. Hiçbir şey düşünmüyordum. Yalnız pek yorgun olduğumu duyuyordum.

Burada Türklerin pususuna düşünceye kadar çektiğim zahmeti sana anlatamam Velika'cığım. Çamlıkları yarıyoruz, ağaçların kütüklerinden atlıyoruz, ne bir köy, ne bir ses var. Bitmez, tükenmez bir orman, bir çalılık içinde gidiyorduk. Bir aralık bir dereden, suların içinden geçtik ve bir ormana girdik. Biraz sonra orman bitti ve yol güzelleşti. İşte tam burada da pusuya düşmüş bulunduk. Türkler yerlerini pek güzel bulmuşlar. Birbirimizden ayrı yürüyorduk. Ormanın kenarında ufak bir karaltıya dikkat ediyordum. Birdenbire bir ses duydum. Bir dakika içinde arkadaşlarım kendilerini saklayabilmek için yan tarafa, ağaçlığa doğru koştular.

Aynı zamanda arkamdan, ta kafamın içinden iki silah patladı ve birisi bağırdı. Ben şaşırmış, donmuştum. Soğuk bir el, demir bir pençe ensemden yakalamıştı. Yanımda, bir ağaç gölgesi gibi bir adamın gölgesini gördüm. İnan ki Velika'cığım, bu adam isteseydi kafamı bir piliç kafası gibi koparabilirdi. Beni sürükledi, bir ağacın altına götürdü. Yaklaşınca, kendimi bir diğer adam gölgesinin karşısında buldum. Bir kibrit parladı. Bir dakika içinde genç, parlak gözlü bir Türk zabitiyle göz göze geldik. Kibrit söndüğü vakit gözlerimin önünde iki yeşil yuvarlak dönüyor ve gönlümde o zamana kadar duyduğum nefret yerine büyük bir korku titriyordu. Diz çöküp af istemeye hazırdım. Arkadaşlarım ne oldu bilmiyordum, sonradan öğrendim. Yalnız bir tanesi kurtulmuş, hepsi ölmüşler.

İnce bir patikadan yürürken bütün duygularım susmuş,aklım durmuştu.

Düşün Velika'm! Karanlık bir ormanın içinde dağ kadar, kırk senelik bir ağaç kadar iri bir Türk neferiyle beraber gidiyorduk.

Şimdi sen bunları okurken benim ziyan olduğumu, bütün dünyanın nefret edeceği bir hakaret gördüğümü düşünürsün değil mi? Hayır Velika'm! Bu adam bana elini bile sürmek istemiyordu.

Bu, ne tuhaf, ne düşünmediğim bir şeydir. İşte bunları görgüğüm için bugün, bu adamların karşısında korkuyorum. Onlar; kuvvetlerinden o kadar emin görünüyorlar ki, bunu görüp korkmamak kabil değildir.

Biraz sonra, Türk kulesine girdik. Toprak içine yazılmış, sazla örtülmüş uzun bir koğuşta, sıra sıra askerler yatmışlardı. Bizi görünce hepsi kalktılar. Burada ağır bir koku, uyku kokusu vardı.

Omzumdaki küçük torbayı ocağın yanına koyarak durdum. Bana çevrilen bütün gözler, avda tutulan bir karacaya bakar gibi bakıyorlardı. Bana bir işkence edip etmeyeceklerini bilmiyordum. Fakat herhalde üzücü birçok sual karşısında kalacağımı sanıyordum.

Biraz sonra dışarıdan gelen birisi beni kaldırarak zabitin odasına götürdü. Esiri olduğum bu zabit, itiraf edeyim ki, Velika'cığım, pek yakışıklı bir erkekti.

Sen, Sinver'i bekleyen bir Türk zabitini nasıl düşünürsün? Bir zebani, değil mi? Esmer, iri ve kaba...

Yok, güzel kardeşim, s enin kadar nazik, bizim Yavin'den tesirli, hele hiç inkar edemem ki, pek mert, pek erkek...

Ancak, yirmi üç, yirmi beş yaşında kadar sanırım. Onun gibi bir insanın böyle dağ kadar neferler arasında oturmaya katlanıp kendi vatanını, kendi yurdunu beklediğini düşündüğüm zaman Velika'cığım günah da olsa itiraf ederim ki, kalbimde bir acı...